1918-1920 arasındaki ilk dönemden sonra Can Azerbaycan'ın ilk Cumhurbaşkanı Mehmed Emin Resulzade'nin dediği gibi "bir kere yükselen Azerbaycan bayrağının inmediğini ve bir daha yükseldiğini" gösteren Azerbaycan Bağımsızlık Günü münasebetiyle bir hususun altını çizmek isterim.
1991'de yeniden bağımsızlığını kazanan, uluslararası hukuk açısından tam egemen ve tam yetkili bir devlet niteliği taşıyan Azerbaycan, yine uluslararası hukukun en temel ilkelerinden biri olan "içişlerine karışma yasağı" bağlamında, kendi iç hukukunu kendi tesis eder.
Ayrıca Azerbaycan, her devlet gibi siyasî bağımsızlığına saygı gösterilmesini bekleme hakkına sahiptir ki bu husus, uluslararası hukuka göre egemen vasfa sahip her devlet için doğal bir haktır ve yukarıda işaret ettiğimiz çerçevenin olağan bir sonucudur.
Son dönemde, gerek Türkiye'de gerekse Azerbaycan'da bazı çevrelerce ısrarla koparılan ve köpürtülmek istenen tartışmalarda, konuların içeriğinden ve tarafların tutumundan bağımsız olarak söz konusu ilkelerin dikkate alınması bir mecburiyettir.
Görülüyor ki zaman zaman KKTC ile de yaşanan ve hiçbir faydası olmayan bu tip tartışmalardan ders çıkarmama alışkanlığı devam et(tiril)mektedir. 1983'e kadar yeryüzündeki tek bağımsız Türk devleti olan Türkiye'nin yanına, 1983'te KKTC'nin ve 1991'den itibaren de beş yeni Türk devletinin katılması, jeopolitiğin lehimize değişmesi anlamına gelmektedir.
Bu durumu, bir fırsat görerek strateji geliştirmek ve Matematik'teki "Ortak Katların En Küçüğü (OKEK)" yaklaşımı ile politika yürüterek "Ortak Katları Büyütmek", Türk Dünyası içinde gerek ikili gerekse çoklu ve toplu ilişkilerde en akılcı yoldur.
Elbette Türkiye'nin konumu ve gücü ile diğer devletlerin durumu ve şartları karşılaştırıldığında, aradaki fark açıktır. Dolayısıyla Türkiye'nin liderliği de Türk Dünyası için doğal kabul edilmelidir. Bununla birlikte, söz konusu durum ile diğer altı devletin de egemen bir hukuk kişisi olduğu gerçeğini göz ardı etmemek esastır ve bu çerçeve, tartışmaya kapalıdır. KKTC de dahil olmak üzere, Türkiye ile bu devletler arasında bir hiyerarşi yoktur ve olması da beklenmemelidir. Aksi durumda, yani Matematik'teki ifadesiyle "Ortak Bölenlerin En Büyüğü (OBEB)" yaklaşımı esas alındığında, zamanla "Ortak Bölen"lerin sayısı aratacak ve Türk devletleri hiç bir şey kazan(a)mayacaktır. Kazanan(lar)ın ise kim olacağı bellidir ve en önemlisi de oluşmaya başlayan "Türk jeopolitiği" için ağır hasar oluşur.
Rahmetli Tarık Buğra'nın "Osmancık" romanında Şeyh Edebali'nin ağzından ifade ettiği şekliyle "Beylik, bölmek değil bütünlemektir."
Türk'e, "Bey gibi hareket etmek" yaraşır. Hele muhatap(lar) da Türk ise "Bey"lere yaraşan, "Türk gibi bütünlemek"tir.
1 Ekim 2026 itibarıyla ABD'nin Irak'taki askerî varlığı sona ermiştir. Diplomatik birimleri dışında, resmî bir gücü kalmayan ABD'nin bu hamlesi muhtelif sonuçlara yol açacaktır. Bu çerçevede, 35 yıldır Amerikan gücüne dayanarak pozisyon elde eden ya da varlığını güçlendiren grupların durumu, dikkat çekicidir.
1. Körfez Savaşı ile birlikte Irak, uluslararası hukuk açısından aciz devlet (failed state) durumuna düş(ürül)müştür. Devlet ülkesinin sınırları içinde tamamen egemen olamayan ve kendisine rakip birden çok otoritenin varlığına karşı fiilen etkisiz kalan Irak, 2. Körfez Savaşı sonrasında kabul edilen 2005 Anayasası ile fiilî durumu kabullenmek ve kuzeyde, Irak Bölgesel Yönetimi'ne (IBY) rıza göstermek zorunda kalmıştır. Oluş(turul)an bölgesel özerklikle Barzani ve Talabani ailelerinin fiilî egemenliği tescil edilmiştir. Bu durumun ortaya çıkmasında, hiç şüphesiz Coni baskısı başat etkendir. Irak'ın işgali sırasında Coni'ye gösterdikleri sadakat ve yaptıkları kulluk karşılığında bu gruplar, ödüllerini almışlardır.
Geçen süre boyunca, elde ettikleri gücü sadece kendi elit çevrelerine ve taşeronlarına dağıtarak halka yansıtmayan IBY, idarî kurumlaşma yolunda hiçbir adım atmayarak günübirlik yönetim anlayışıyla keyif çatmıştır. Bağdat ile ilişkilerinde de cüretkâr davranmış ve Amerikan şemsiyesi altında fiilen bağımsız hareket etmeye alışmıştır. Bu yaklaşımın zirvesi ise 2017'de, bağımsızlık amacıyla yapılan halk oylamasıdır. Irak Anayasası'na aykırı olan bu girişim, her ne kadar başarısız olsa da IBY'nin Irak içinde elde ettiği gücü anlamak bakımından önemli bir göstergedir.
Irak, Suriye ve bölge üzerinde sıkça değişen jeopolitik, Arap Baharı sürecinde yeni bir rotaya girmiş ve ortaya çık(arıl)an yeni aktörler, Güneybatı Asya'da (Ortadoğu) oluşan denklemde değişikliklere yol açmıştır. Bu süre zarfında da IBY, ABD eliyle oyunda kalmaya devam etmiş ancak yönetim modelinde ve yönteminde değişikliğe gerek görmemiş; kurduğu kapalı devre düzenin devamına odaklanmıştır.
ABD'nin kademeli olarak Irak'ta yürüttüğü çekiliş süreci, ABD'nin ve İsrail'in İran'a karşı başlattığı savaş sürecinde hızlanmış ve son 1 yıldır IBY'de de panik havasına yol açmıştır. Kendilerini Bağdat merkezî yönetimine denk görüp "Kuzey bizim, gerisine de ortağız." şımarıklığının sona ermeye başladığını anlayan Peşmerge, Coni'ye yalvarmaya başlamış ve çekiliş sürecini durdurmasını talep etmiştir. Buna rağmen dikkate alınmayan Peşmerge, bir kere daha atalarının akıbetini yaşayarak "Büyük Güçler"in aparatı olmaktan öteye gidemeyeceği gerçeğiyle ve yalnız kalmanın bedeliyle yüzleşecektir. Öte yandan, kurduğu zulüm düzeninin mazlumları da kendisi için ayrı bir korku çemberi olacaktır.
Başta Türkiye olmak üzere bölge devletlerinin ve savaş altındaki İran'ın tutumundan da çekinen IBY için çanlar çalmaya başlamıştır. Bu panik havası ile gerek Bağdat yönetimi gerekse bölge devletleri ile ilişkilerinde yeni yol arayan IBY, ne yapacağını bilmez bir haldedir. Daha denize düşmeden, yılana sarılmaya razıdır.
"Bir (1) olan gücünü, bin (1000) gibi gösterme"nin sonuna gelen IBY, Bağdat ile Irak Anayasası'na uygun ilişki kurmak yerine feodal gelenekleri devam ettirerek başına buyruk yaşamanın ve kendi kesesini doldurarak halkı dikkate almamanın ceremesiyle karşı karşıyadır. "Yandım Allah!" diyerek aman dileyen IBY, sonu belirsiz bir yolda olduğunu fark etmeye başlamıştır ve çıkış yolu aramaktadır.
IBY'nin macerası ve düştüğü durum, bölgedeki her sergüzeşt grup için ibretliktir. Vatandaşı olduğu devlet yerine, efendilerine bağlanmayı seçenler için bir acı akıbet daha belirmiştir. Örneklerin nesilller boyu aynı ailelerden ve gruplardan çıkması da balık hafızasıyla bu coğrafyada yaşanamayacağını göstermektedir.
Bu durum karşısında, muhatabı sadece Türkiye olması gerekenler için de çıkarılması gereken dersler vardır. Kendilerine pek çok şey söylenebilir ama sadece bir tavsiye verilecek ise o da "Türk'ün/Bütün'ün parçası olma"ya heves etmeleridir. Zira sel gider, kum kalır.
Kuruluşunun 17. yıldönümü münasebetiyle Türk Devletleri Teşkilatı'nın kurucu belgesi olan Nahçıvan Anlaşması'na dair önerilerimizin yer aldığı, "Bir Kurucu Antlaşma Örneği Olarak Nahçıvan Anlaşması'nın Değerlendirilmesi" başlıklı makalemize aşağıdaki bağlantıdan ulaşılabilir.
Var olsun Türk Dünyası, var olsun Türk Birliği...
https://t.co/Ke2xGYKaqj
Malûm süreçle ilgili olarak son dönemde yapılan tartışmalar, ilginç bir hâl almaya başladı.
Dikkat edilirse terör örgütü KCK'nın elebaşıları ile DEM Parti yetkililerinin bazı açıklamaları ve bunlarla aynı ya da benzer çizgide yer alan zevatın konuya ilişkin yaklaşımları, birbirini tamamlayan bir mahiyet teşkil etmektedir.
Özellikle "Devlet acele etmeli, yasa bir an önce uygulanmalı." şeklindeki açıklamalar öne çıkmaktadır. Bu minvalde birkaç söz söylemek iyi olacaktır.
Her şeyden önce 10.08.2026 tarihinde TBMM'de kabul edilen ve 18.08.2026 tarihinde Resmî Gazete'de yayımlanan 7595 sayılı Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun (MDTBG Kanunu), içeriği itibarıyla yoruma ihtiyaç göstermeyen, oldukça açık hükümler barındırmaktadır.
MDTBG Kanunu'nun ilk maddesinden başlayarak kanunun bir çok yerinde "PKK-KCK terör örgütü" tabiri kullanılmıştır.
Bu kanunu teklif eden ve söz konusu kanuna "kabul oyu" verenler arasında, DEM Parti de bulunmaktadır.
Bu durumda, bugüne kadar PKK'ya ve diğer adları ile kolları da dâhil olmak üzere, KCK'ya terör örgütü demeyen DEM Parti, teklife imza attğı günden itibaren dar anlamda PKK'yı, geniş anlamda KCK'yı bütünüyle bir terör örgütü olarak kabul etmiştir.
İkinci olarak kanunda, "KCK" ifadesi kullanılmıştır. Aşağıdaki tablodan da anlaşılacağı üzere KCK, iç örgütlenmesi bakımından birden çok zeminde ve dört devletin sınırları içinde faal olan bir terör örgütüdür.
Dolayısıyla kanuna göre KCK, faal olduğu Türkiye, Suriye, Irak ve İran içindeki fiilî varlığını, bütün alanlarda sona erdirmek zorundadır.
Üçüncü olarak kanunda, KCK'ya ait her türlü silahın ve mühimmatın teslim edilip kayıt altına alınacağı belirtilmiştir.
Bu işlemlerin dört devletin tamamında gerçekleşmesi gerektiği de açıktır.
Kısacası KCK, sadece Türkiye'de değil Suriye, Irak ve İran sınırları içindeki bütün envanterini teslim etmek ve kayıt altına aldırmak zorundadır.
Dördüncü olarak, kanunda ertelemeye tâbi tutulacak teröristlerle ilgili işlemlerin başlayabilmesi için KCK'nın dört devlet sınırları içinde fiilî varlığını sona erdirmesi ve teslim işlemlerini tamamlaması yetmemekte; bahsi geçen işlerin tamamen gerçekleştiğinin tespiti ve teyidi koşulu da Millî Güvenlik Kurulu (MGK) kararıyla aranmaktadır. Bu tespit ve teyit MGK tarafından yapılmadıkça ertelemeye ilişkin hükümlerin yürürlüğe girmesi için aranan 6 aylık başvuru süreci başlamayacaktır.
Sözün özü, acele etmesi gereken biri varsa o da KCK ve onun uzantısı olan DEM Parti'dir.
Aksi takdirde yani dört devlet sınırları içinde faal olan terör örgütü KCK, fiilî varlığına son vermedikçe, teslim ve kayıt işlemlerini tamamlamadıkça, MGK tarafından yapılacak tespit ve teyit aşaması başlamayacaktır.
Öte yandan, MDTBG Kanunu'nda bahsi geçen erteleme hükümleri dışında herhangi bir talebin karşılanması da kanun çerçevesinde söz konusu olamaz.
Özetle KCK, resmen kabul ettiği teslimiyeti fiilen hayata geçirmedikçe MDTBG Kanunu'ndaki erteleme hükümleri yürürlüğe girmeyecektir.
Bu durumu gayet iyi bilen KCK elebaşıları ile DEM Parti yetkilileri, dönüp aynaya bakmalı ve gereğini yapma gayreti içine girmelidir.
Hele hele Türk Devleti'ni tehdit edip Türk Milleti'ne parmak sallamak gibi bir yola heveslenmeleri, kabul edilebilir değildir.
Öte yandan, işaret ettiğimiz hususları yeri geldikçe hatırlatmak ve başka bazı hayalî heveslerin önüne set çekmek ise her sorumluya düşen bir görevdir.
Dalkavukluk, özüyle ve sözüyle bölünmez bir bütündür. Cinsiyet ve statü gözetmez. Sırası olmaz. Kapanın elinde kalır.
Alışanda, huy hâline gelir.
Yapmadığında rahatsız olur.
Az yaptığında, diğerlerinden geri kaldığını düşünür.
Çok yaptığında ise bağımlılık yaratır. Yaptıkça daha fazlasını yapma isteği kabarır.
Dalkavukluk, susadıkça deniz suyu içmeye benzer. Susadıkça içilir, içtikçe susanır. Sınırı olmaz, dibi bulunmaz.
Tedavisi de maalesef henüz keşfedilmemiştir. Bu sebeple dalkavukluğa ve benzeri virüslere yakalanlara şifa dilemek, boş bir temennidir.
Yeri geldiğinde yani yükseklerden (!) düşüldüğünde ise sadece şu Atalar sözünü hatırlatmak icap eder: Kendi düşen ağlamaz.
Son dönemde, Türkiye'de Türk kimliğini kaldırmaya veya önemsizleştirmeye yönelik faaliyetlere yeniden hız kazandırılmaya çalışıldığı dikkat çekmektedir.
Böyle bir çaba içine girmek demek, sadece Türklüğün hukukî boyutu olan vatandaşlığı yok saymak anlamına gelmez. Aynı zamanda, siyasî kimlik olarak "Türk halkı"nın yanına başka bir siyasî kimlik eklemeye çalışarak yeni bir halk yaratmak ve o halka, kendi kaderini tayin etme hakkını tanımaya teşebbüs etmek demektir. Bir başka deyişle ucu, uluslararası hukuk açısından ayrılma hakkına kadar varması istenen bir statü elde etme gayreti söz konusudur.
Dolayısıyla "Türk yoktur, Türk ifadesi kaldırılsın, Türk kimliği tek kimlik olamaz, Türklük herkesi temsil etmez." şeklindeki iddialar yersiz, dayanaksız ve çürük olmalarının çok ötesinde, art niyetli bir bölünme projesinin taşlarını döşemek anlamına gelir.
Bahsi geçen iddiaları ileri sürenler, sadece konjonktürel şımarıklık içinde olmayıp fırsattan istifade etmek isteyen ve kurnazlık peşinde koşan, kökeni ve kaynağı belli kişiler ve gruplardır. Geçmişteki denemelerin de içinde olan bu zevatın, yakın dönemdeki gelişmelerden ders çıkarmak yerine alışkanlıklarını hayata geçirmeye çalışmaları beyhudedir.
Türkiye coğrafyasında Türk kimliği, vatandaşlık olarak hukukî boyutuyla ve bir halk olarak siyasî boyutuyla anayasal bir kimlik olarak "Tek"tir ve ortak kabul etmez. Aksine bir düşünce ya da deneme, ülkesiyle ve milletiyle bölünmez bütünlüğe yönelik doğrudan bir tehdittir. Ayrıca bu durum, başta Anayasamız olmak üzere, ilgili mevzuatımıza da açıkça aykırıdır.
Türklük, adı geçen ve benzeri tehditlere yüzyıllar boyunca pabuç bırakmamış; tarihî ve evrensel derinliğe sahip nadir bir kimlik olarak varlığını korumuştur. Bundan sonra da doğal bir refleks olarak, bu tip tehlikelere karşı kendini korumasını bilecektir. Aksini bekleyenler yani yanılmaktan bıkmayanlar için yine bir hazan mevsimi sıradadır.
Türk İstiklâl Marşı'nı okumayanlar ve okumayanlara ses çıkarmayanlar, şu koca yürekli kızımıza baksınlar ve bilmezler ama utansınlar.
Şu gözlerden akan yaş, Türklüğün sadece doğuştan gelmediğini gösteren çok güzel bir nişane.
Türklük, öyle bir kimliktir ki ırk-soy-etnisite gibi kıstasları aşabilen nadir bir iradî bilinçtir.
Sağ ol, var ol Jack Kısal. İçimizdeki hainlere ve umursamazlık yapan gafillere verdiğin bu ders yeter.
Türk önde, Türk ileri...
Türk'ün, tarih boyunca tüm zamanlara rehber olan tutumunun bir kere daha tescillendiğı Sivas Kongresi'nin 107. yılı kutlu olsun.
4 Eylül 1919'da, o zor şartlar altında bile yine, millî sınırlar içinde vatanın bölünmez bir bütün olduğu ve parçalanamayacağı; mandanın ve himayenin de kabul edilemeyeceği ilân edildi.
Türkoğlu, unutma ve unutturma!
#SivasKongresi
30 Ağustos, "Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz'dir." diyen bir Türk Başbuğu'nun ve arkasındaki tek güç olan Türk Milleti'nin zaferidir.
30 Ağustos'u önemli kılan, SON değil İLK hedefin belirlendiği tarih olmasıdır. Son hedef ise Türklüğün kadim hedefi, KIZILELMA'dır.
30 Ağustos, yaklaşıldıkça heyecanlandıran, ulaşıldıkça yenilenen, yenilendikçe kökleşen KIZILELMA'nın 20. yüzyıldaki ilk müjdecisidir.
Kutlu olsun, tez gelsin...
#30Ağustos
26 AĞUSTOS VESİLESİYLE...
1071'in ve 1922'nin 26 Ağustos'u, pek çok yönüyle önem taşıyan iki önemli tarihtir. Türklüğün mevcut coğrafyamızdaki kaderini tayin eden bu iki tarih, aynı zamanda Türklüğün değerini ve cazibesini göstermesi bakımından da önem taşımaktadır ki bu yönü, genellikle ihmâl edilir.
Dolayısıyla 26 Ağustos'un, günümüzde dikkate alınması gereken "Türklüğün değeri ve cazibesi" bağlamında da önemli ve hassas bir boyutu vardır.
Türkiye'de yani Türklerin ülkesinde "Türk" demekten kaçınan, Türk dışında bütün grupların isimlerini sıralayan ve/veya öne çıkaran herkesin, öncelikle şunu anlaması lazımdır:
Türkiye'de cazip kimlik, doğal olarak "Türklük"tür zira bu kimlik, yüzyıllar boyunca bedel ödenerek korunmuş; geliştirilmiş ve bugüne kadar gelmiştir.
Kıyamete kadar devam etmesi de şaşırtıcı olmayacaktır zira arkasında kadim bir birikim bulunmaktadır.
Bu sebeple normal şartlar altında, Türklüğün "cazibe tekeli"ne sahip olması gerekir ve en önemlisi, Türklüğe ortak aranması abes teşkil eder çünkü Türklük ile rekabet edebilecek bir kimlik, bu coğrafyada yoktur.
Türklüğü, ister etnik kimlik ister hukukî kimlik isterse siyasî özne (halk) olarak kabul edin, fark etmez. Herhangi bir boyutuyla Türk kimliği, kendisine paralel bir kimlik yaratma girişimini, er ya da geç ve genellikle kendiliğinden, doğal akış içinde emer.
Diğer kimliklere cazibe kazandırmaya çalışabilirsiniz, başarılı olduğunuzu da düşünebilirsiniz ama orta ve uzun vadede hiçbir şey elde edemezsiniz.
Başarı şansınız yoktur. Zaten Tarih de böyle bir kayda yer vermemektedir. Öte yandan Tarih, "kelebek ömürlü başarı"ların üzerinde çok durmaz; çoğunlukla kayda bile geçmez.
Meselenin özü, aslında şurada odaklanmaktadır. Fransa'da Fransız, İngiltere'de İngiliz, Almanya'da Alman, İtalya'da İtalyan, ABD'de Amerikan, Rusya'da Rus kimliği, hukukî kimlik ve siyasî özne (halk) olarak tek ve doğal cazibe merkezidir.
Söz konusu kimliklerin kendi ülkelerinde cazip olduğu gibi ve aynı oranda, Türkiye'de de hukukî kimlik ve siyasî özne (halk) olarak Türk kimliği, en az o kadar cazip hâle getirilmelidir. Doğal olarak gerçekleşmesi gereken bu durum, maalesef muhtelif sebeplerle açık ya da örtülü bir şekilde zaman zaman engellenmektedir. Bu ise Türklüğü, hak ettiği cazibenin çok altında bıraktığı gibi yapay ya da ayarlı başka kimliklere zemin sağlamaktadır.
Türk kimliğinin hak ettiği seviyenin altında itibar görmesi, çoğulculuk maskesi altında kimlik anarşisinin devam et(tiril)mesine yol açmaktadır.
Ayrıca farklı hukukî kimliklerin ve siyasî öznelerin (halkların) oluşturulması da teşvik edilmektedir.
Bu durumda, kısır tartışmaların sonu gelmez.
Böylesi bir toplum da ayağındaki prangalardan kurtulamaz.
Her seferinde, yeni bir belayla uğraşmaya devam eder.
Türklük, hak ettiği değeri görmeye başladığı gün, herkesin koşa koşa kabul ettiği bir cazibe merkezi olur ve önünde hiçbir güç duramaz.
Tarihî misyonuna uygun hedeflere de daha kolay yürür.
Hem 1071'in hem de 1922'nin 26 Ağustos'u, Türklüğün tek başına bir güç olduğunu ve bunu görüp Türk kimliğinin çatısı altına girenlerin kazandığını açıkça gösteren pek çok örnekten sadece ikisidir.
Kutlu olsun, kulaklara küpe olsun...
#26Ağustos
"Bir şey yapacağım çünkü ben yapmazsam kimse yapmayacak." diyen ve yapan Ata'mız gibi Azerbaycan Türklüğü için bir şey yapan ve yolbaşçılık eden,
İftiharla "Atatürk'ün askeriyim" diyerek Türklüğü sınırlarla ayırmayan ve bir bütün olarak gören,
Demokrasiye gönülden bağlı ve bu yolda ölümüne mücadele etmeyi göze alan, ilk Ülkücü Cumhurbaşkanı Elçibey'e rahmetle...
Olağan şartlar altında kabul görmeyecek herhangi bir davranış, "Siyasette/Bürokraside/Akademide/Hayatta olur böyle şeyler." gerekçesiyle normalleştirilirse ölçü kaybolur ve hiç kimsenin aklına gelmeyecek işler gerçekleşir. Bir süre sonra söz konusu işler kanıksanır ve sıklaşır.
Temel mesele, ortalama zekâ seviyesindeki bir insanın asgarî ahlak ölçülerinin kabul görmesidir. Asgarî ahlak askıya alınırsa toplum, toptan bir çürümeye maruz kalır ve tedavisi, her geçen gün zorlaşır. Asgarî ahlak, hayatın her zemininde korunmadıkça duyarsız davranan hiç kimsenin şikayet etme hakkı yoktur.
Türk'ün devlet aklını oluşturan Türklüğün mazisini ve derinliğini hafife alanların kulağına küpe olması gereken,
"Ayşe'yi tatile çıkararak" KKTC'nin kuruluşunun temellerini atan,
"Kıbrıs Türklüğü'nün Millî Mücadelesi"ni taçlandıran "İkinci Kıbrıs Barış Harekâtı"nın 52. yılı kutlu olsun.
Kıbrıs Türklüğü, sonsuza dek var olsun...
İnandıkları ve hedefleri ile yaşadıkları ve yaptıkları arasında tutarlı olmayı büyük oranda başarabilmiş birine, ancak böylesine bir ölüm yakışırdı.
Tam da bu yüzden, Türk Dünyası'nın ve özellikle Türkistan'ın her köşesinde, adı bugün de yaşıyor. 100 yıldan uzun bir süredir, hâlâ doğan çocuklara O'nun adı veriliyor.
Enver'ler her gün çoğalırken "Turan Soylu Ülkü"sü de zihinlerde her geçen gün yerleşiyor, büyüyor ve yakınlaşıyor.
Rahmetle, minnetle, mücadeleci ruhuna sadakatle...
Bir devleti anlamlı yapan, yüce bir amaca hizmet etme iradesi ve bu iradeye uygun bir dünya inşa etme çabasıdır. Bu çaba, eyleme dönüşebiliyorsa o devlet, kendi geleneğini oluşturmuş demektir.
Türk devleti, Kıbrıs'a yaptığı harekât ile en zor şartlar altında bile iradeyi eyleme dönüştürebileceğini göstererek geleneklerini unutmadığını da göstermiştir.
Şehitlerimize, Gazilerimize ve emeği geçen herkese şükranla...
#20TemmuzKıbrısBarışHarekatı
@bbbozarslan Her zamanki gibi olaylara bakış açın, değerlendirmelerin, tespitlerin çok güzel abim, eline yüreğine sağlık. Devlet adabı, tecrübe, olayları ele alış fevkalade 👏👏 Devlet-i ebed-müddet. Ne mutlu Türküm diyene 🇹🇷
Türkiye'de son birkaç yılda ve özellikle son dönemde yaşanan gelişmeler üzerine, bir müessese olarak yine devletle ilgili birkaç söz söyleme ihtiyacı doğmuştur.
Devlet, onu oluşturan asgarî şartlarıyla ve uygulamadaki konumuyla birlikte düşünüldüğünde, insanlık tarihi boyunca toplumların meydana getirdiği en kapsamlı organizasyondur. Ortak yaşama mecburiyetinden kaynaklanan ortak ihtiyaçların karşılanması ve ortak menfaatlerin temini bakımından başlı başına zorunlu bir idarî yapılanmadır.
İşaret ettiğimiz zorunluluklar kümesi, kesişen ve ayrışan alanlarıyla bir bütün olarak, kapsayıcı bir devlet kümesinin alt bileşenleridir. Dolayısıyla bir devletin varlığını ve bahsettiğimiz işlevlerini yok farz etmek ya da gereksiz bulmak veya alternatif başka araçlarla sürekli ikame edilebileceğini düşünmek, teorik bir tartışmayı bile gereksiz hâle getirmektedir.
Söz konusu işlevlerin yerine getirilmesi yöntemlerini tartışmak elbette mümkündür ama bu işlevlerin ülke sınırları içinde ve devletler arasındaki ilişkilerde, tamamen başka birimler eliyle ve devamlı olarak yerine getirilebileceğini ileri sürmek, iyi niyetli bir yaklaşım olmayacaktır.
Türk Milleti gibi binlerce yıllık devlet geleneği olan bir toplumda, devleti karalamak ve küçük düşürmek suretiyle yol alınamayacağının farkında olan gruplar, hemen her dönem uyguladıkları stratejiyi, son 40 yılda pek çok defa denemişler ve yöntem üzerinden başlattıları tartışmaları bir basamak olarak kullanarak doğrudan doğruya devlete yönelik örtülü saldırılar gerçekleştirmişlerdir. Bu sele kapılan şöhretler karması da genellikle bir meze olarak kullanılmıştır.
Öte yandan, er ya da geç ama her seferinde hüsrana uğrayan söz konusu zihniyetin ileri gelenleri ve yön verenleri, emir-komuta ilişkisi içinde olduğu odakların yörüngesinden çıkmayı ise asla tercih etmemiştir. Zira aralarında yalnızca dikey bir ilişki değil aynı zamanda menfaat, daha doğru bir tabirle günah ortaklığı da vardır.
Günah ortaklığı, tarafların birbirini ele vermesine engel teşkil edeceği için söz konusu gruplardan pişmanlık beklemek, boşuna bir ümittir. Pişmanlık beyan edenlerin ise ilk durakta yeniden aynı ya da benzer dolmuşa binmeleri de sıklıkla görülen bir durum olarak hafızalarımızdadır.
Sonuç olarak hayat, genellikle basit sebep-sonuç ilişkilerine dayalı olarak işler. Bu durumun bir sonucu olarak, gerek bir toplumun iç işleyişi gerekse bütün eksiklerine rağmen uluslararası toplum düzeni, temelde devlete/devletlere bağlıdır. Devletin/Devletlerin doğrudan veya dolaylı olarak yer almadığı ya da denetlemediği bir düzenin tesis edilemeyeceği, defalarca kendini doğrulamış bir gerçektir.
Kısacası, "Ahbap-Çavuş ilişkileri"ne meraklı olan ama meze olmaktan öteye gidemeyenler için bir kere daha titreme vaktidir. Titreyip kendine dönebilenler açısından devletin yanında yer alma kapıları açıktır, kapıdan girmek zor değildir. Örneği çoktur, pişman olanı da pek yoktur.
Kendine dönemeyip devletin yerine geçebileceğini düşünenlerle yola devam etmek isteyenler için ise titrek zamanların sonu gelmeyecektir.
15 Temmuz 2016'da gerçekleşen hain darbe girişimi, Türk Milleti bakımından tarih boyunca tekrar edegelen bir sürecin özeti gibidir.
Yediği onca darbeye ve uğradığı her türlü iç ve dış ihanete rağmen, hâlâ ayakta kalabilen ve en önemlisi dik durabilen Türk Milleti, bu yüzden içeride ve dışarıda kalabalık bir güruhun kızgınlığına ve karalamasına muhatap olmaktadır.
Bir başka deyişle mesele, hemen her kesimde türemiş olan yerli/yabancı hain ve gafil takımının yapamadıklarıdır. Yani "adam olma cesareti"ni gösterememek; hatta buna teşebbüs dâhi edememek, hatta ve hatta bunu akıldan bile geçirememektir.
Şehitlerimize rahmetle, Gazilerimize şükranla, Türk Milleti'ne sarsılmaz bağlılıkla...
#15Temmuz
Ankara'da gerçekleşen NATO Zirvesi, zannedilenin aksine en çok Türkiye'deki Batıcıları rahatsız etti. Gerek yurt içindeki muhtelif grupların gerekse yurt dışında yaşayanların idrak edemedikleri asıl mesele, Rusya'nın son 20 yıldır Batı'da yarattığı ve doğrudan doğruya güvenlik odaklı tedirginliktir.
Rusya'nın 2008'den itibaren başlayan ve 2014 ile yükselişe geçen yayılmacı tavrını, 2022'deki Ukrayna saldırısına kadar kavrayamayan Batıcılar, Batı'nın en önemli kolektif kurumlarından biri olan NATO'nun Türkiye'ye karşı değişen tavrını da anlamaktan çok uzak kalıyorlar.
Bir fikir akımı olarak ortaya çıktığı günden itibaren özünde, Batılı değerlerle birlikte Batı'ya eklemlenme yaklaşımını benimseyen ve post-modern dönemle birlikte daha çok demokrasi, hukuk devleti, insan hakları ve çoğulculuk gibi kavramlar üzerinden Türkiye'de anlam dünyası oluşturmaya/transfer etmeye, iktidarlar üzerinde nüfuz alanı yaratmaya çalışan ve oldukça da başarılı sayılabilecek olan Batıcılar, son dönemde Batı'nın ve özellikle Avrupa'nın yaşadığı güvenlik kaygılarını anlayamamaları sebebiyle şaşkınlık yaşıyorlar.
Uzun yıllar boyunca başta terörizm olmak üzere, iç ve dış kaynaklı güvenlik sorunlarıyla boğuşan ve benzeri sorunların bulunduğu bölgelerin tam ortasındaki bir coğrafyada yer alan Türkiye'nin tutumunu sürekli olarak Batı'ya şikayet eden Batıcılar, şimdi aynı sorunlarla daha küçük ölçekte muhatap olan Batı'nın, daha önce şikayet ettikleri konulara artık duyarsız davranması karşısında dumura uğruyorlar.
Batıcı tayfanın anlayamadığı, daha doğrusu anlamak istemediği Türkiye'nin temel güvenlik meselelerinin önemi, bizzat Batı tarafından Batıcılara bir ders gibi izlettiriliyor. Batı, gerek söylem gerekse eylem düzeyinde güvenliğin bir devlet için temel öncelik olduğunu ve güvenlik tesis edilmeden refah devletinin oluşturulamayacağını her fırsatta gösteriyor.
Bu yaklaşımın bir sonucu olarak da NATO yeni dönemde, kurucu antlaşmasındaki Batılı değerlerin yaşatılmasının ön şartının güvenlik olduğu yönünde bir strateji belirlemiş durumdadır. "NATO 3.0" olarak adlandırılan bu dönemin temeli de doğal olarak böyle şekillenmektedir. Dolayısıyla Türkiye de mevcut durumuyla önemi artan bir üye olarak kabul görmüştür. Zira Batı, buna mecburdur çünkü Türkiye'nin en az yarım asırdır yaşadığı iç ve dış güvenlik tehditleri karşısında geliştirdiği strateji, Batı'nın yeterince tecrübe etmediği tehditler karşısında bir merak uyandırmaktadır. Bir başka deyişle Batı, maruz kaldığı tehditlerin çok ötesindeki sorunları bertaraf eden Türkiye gibi bir emsalden, kolay kolay vazgeçememekte ve gücünden yararlanmak istemektedir. Roller değişmiş ve "Soğuk Savaş (NATO 1.0)" döneminde üye olmak isteyen Türkiye'nin yerine artık "Soğuk Savaş Sonrası (NATO 2.0)" dönemde önemi artan, "2022 Sonrası (NATO 3.0)" dönemde ise üye olmaya devam etmesi ve birikimini paylaşması istenen bir Türkiye gelmiştir.
Kısacası Türkiye'nin gidişatından memnun olmayan Batıcılar, bel bağladıkları Batı'dan, artık bir destek alamayacaklardır. Artık bu durumu fark eden ve muhtelif odaklarda faal olan Batıcılar için yolun sonu görünmekte, faydalanma ve fonlanma dönemi sona ermektedir. "Ben sana mecburum!" diyerek Batı'dan birkaç asırdır karşılık bulanlar, artık şu dizelere alışmak durumundadırlar: "Hicrân oku sinem deler, olmaktadır hâlim beter..."
Şehit arkadaşlarının mübarek naaşını, Irak'ta inlerinde yaşayan teröristlerin elinde bırakmamak uğruna, 6-7 Temmuz 2025'te ay yıldızlı al bayrağa sarılan şehitlerimize rahmetle, minnetle, saygıyla...