Yeri zamanı gelmişken deprem sonrasında sahadaki gözlemlerimi anlattığım floodumu yeniden paylaşayım. Haberci olarak çalıştım, ekiplerin koordinasyonunu yürüttüm, önümüze çıkan neredeyse her gelişmeyi haberleştirdik. Elbette çok güzel anlara tanıklık etti, çok acı olaylara da. Dükkanını devredip aldığı parayla bölgeye koşanlara da rastladık, yıkıntıların arasından kurtarıldıktan iki gün sonra hırsızlık yapana da. İnsan karakterine dair pek çok şey görüyorsunuz böyle zamanlarda.
Floodda eksik kalmış buradan tamamlayayım; çok geniş bir alanda görev yaptım köylere kadar uzandım. Şahsen ne AHBAP ne de yanında durup ahkam kesen güruhtan kimselere rastlamadım. Devlet sahadaydı, AFAD, Kızılay sahadaydı o çok eleştirdikleri İHH ve benzer yapılar da sahadaydı. Ama onlar yoktu.
1-Seçim sonrası sosyal medyada depremzedelere hakaret edenlere rastladık. Onlara göre depremzedeler oylarını Cumhurbaşkanı Erdoğan’a değil, Kılıçdaroğlu’na vermeliydi.
Bir Haluk Levent anısı
Bazı anılar vardır; yıllarca zihninizin bir köşesinde sessizce bekler. Hiç aklınıza gelmezler. Sonra bir haber duyarsınız, bir fotoğraf görürsünüz ya da bir isim yeniden gündeme gelir… Hafızanızın tozlu raflarından çıkıp bütün ayrıntılarıyla önünüze düşerler.
Bu da öyle bir hatıra…
2000'li yılların başıydı. Askerden yeni dönmüş, Diyarbakır'da ATV'de çalışıyordum. Acemi birliğinde tanıştığım, benim gibi devre kaybı olan arkadaşım Bakur Doğan aradı. Diyarbakır'da bir konser organizasyonu yapacaklarını, kendilerine yardımcı olup olamayacağımı sordu.
"Olur," dedim.
Bu işlerden pek anlamıyordum ama en azından yanlarında olur, yüklerini hafifletirim diye düşündüm.
Havaalanından aldım, otele yerleştirdim. Sohbet sırasında merak edip sordum:
"Kim geliyor?"
"Haluk Levent."
O yıllarda yıldızı parlıyordu. "Ben bu gece ölmezsem..." diye başlayan şarkısı dillerden düşmüyordu. Sevilen, ilgi gören bir sanatçıydı.
Fakat organizasyonun hikâyesi oldukça ilginçti.
Bakur'un konser organizasyonculuğuyla bir ilgisi yoktu. Babası İstanbul'da tanınan bir mali müşavirdi. İsmini tam hatırlamıyorum belki Hasan olabilir ama Bakur ondan hep lakabıyla bahsederdi: "Ahtapot."
Anlattığına göre babasının bir şirketten ciddi bir alacağı varmış. Şirket nakit ödeyemeyince ilginç bir teklif sunmuş:
"Bir sanatçı var. Bizi dolandırdı. Parayı şimdi veremiyoruz. Onun konserlerini siz organize edin, alacağınızı böyle tahsil edin."
O gün duyduklarıma şaşırmıştım ama çok da üzerinde durmamıştım.
Kapalı Spor Salonu tutuldu, afişler asıldı, anons aracı günlerce Diyarbakır sokaklarında dolaştı.
Sonra Haluk Levent geldi.
Beklediğimin aksine oldukça mütevazı, hatta vasat sayılabilecek bir otele yerleştirildi. Daha çok dikkatimi çeken ise Bakur'un ve yanındaki arkadaşının ona karşı tavrıydı. Sert, mesafeli ve zaman zaman kırıcı…
İçimden, "Bir sanatçıya böyle davranılmaz." diye geçirdiğimi bugün bile hatırlıyorum.
Bakur’a buna ilişkin uyarılarda bulunduğumu ve onun verdiği yanıtı da hatırlıyorum: Boşver tanımıyorsun sen bunu!
Haluk Levent'in tavırları da dikkat çekiciydi. İtiraz etmiyor, sesini yükseltmiyor, söyleneni yapıyordu. Yüzünde tarif etmekte zorlandığım bir mahcubiyet vardı. Sanki ağır bir yük taşıyor gibiydi. Belki ben öyle hissettim, belki de yanıldım. Ama hafızamda kalan duygu buydu. O gün çok acımıştım bir insanın düştüğü bu hale.
Konser bitti. Aldılar, başka bir şehre götürdüler. Sonradan birkaç ilde daha aynı şekilde konser verdiğini duydum.
Aradan yirmi yılı aşkın zaman geçti.
Bugün kamuoyuna yansıyan iddiaları görünce, o günler bütün ayrıntılarıyla yeniden gözümün önüne geldi. O gün anlatılanların ne kadarı doğruydu, gerçekten ne yaşandı bilmiyorum. Bugün ortaya atılan iddiaların da yargı süreci tamamlanmadan kesin hüküm vermeyi doğru bulmam.
Fakat bazı görüntüler hafızadan silinmiyor.
Üçüncü sınıf bir otel…
Mahcup bir yüz…
Borç karşılığı şehir şehir dolaşıldığı söylenen konserler…
6 Şubat depremlerinde 45 gün deprem bölgesinde görev yaptım. Hatay, Adıyaman, Maraş, Adana, Kilis, Şanlıurfa ve Diyarbakır’da bulundum. Çalıştığım bölgelerde AHBAP ekiplerine asla rastlamadım. Bu, hiçbir yerde çalışmadıkları anlamına gelmez; sadece benim birebir şahitliğim budur.
O günlerde AHBAP çokça tartışılıyor sözüm ona devletin yapamadığını tek başına üstleniyor gibi algı çalışmaları beni eskilere Diyarbakır’da tanık olduğum tabloya götürdü.
Bir zamanlar borçlarının yükü altında istemeden konserden konsere çıktığını düşündüğüm bir insan, milyonlarca insanın umudunu ve emanetini omuzlayacak böylesine büyük bir sorumluluğun altına gerçekten gönüllü olarak girer miydi?
Bu sorunun cevabını herkes kendi vicdanında verecektir.
Benim bu hatıradan çıkardığım ders ise çok daha genel:
İnsanları yalnızca anlattıklarıyla değil, geçmişleriyle, karakterleriyle ve emanet karşısındaki duruşlarıyla değerlendirmek gerekir. Çünkü güven; alkışla değil, şeffaflıkla kazanılır. İtibar; reklamla değil, hesap verebilirlikle ayakta kalır. Ve zaman, er ya da geç, herkesin gerçek hikâyesini ortaya çıkarır.
#HalukLevent
@kadirkonuksever Caddeye Uzak Öyküler'in yazarı A. Kadir Konuksever'den bu cümleleri okumak fazlasıyla memnuniyet verici. İlginiz ve teveccühünüz için çok teşekkürler Kadir a��abey. Var olun.
Bir Kur’an tefsirinin yalnızca kalemle yazıldığını sanmak büyük yanılgı. Sabırla, çileyle, adanmışlıkla, büyük meşakkatle hayat bulduğunu Mesut Kaya’nın yeni kitabı Müfessir ’den anlıyoruz.
Akademisyen Mesut Kaya'nın alanının dışına çıkarak okuyucuyu roman türüyle buluşturması büyük incelik. Bilimsel yapıtlara okuyucunun mesafeli duruşu belli ki Mesut Hocamızı bu türe dönmüş, iyi de olmuş, kolay okunan sıkmadan İmam Taberî’nin ilim uğruna verdiği büyük mücadeleyi ve bugün hâlâ ümmete ışık tutan tefsirinin hangi bedeller ödenerek vücut bulduğunu etkileyici bir dille anlatıyor.
Okurken bir âlimin ömrüne, gayretine ve ihlasına tanıklık ediyor; ilmin nasıl bir emanet olduğunu yeniden hatırlıyorsunuz.
Kalemine sağlık Mesut Kaya. Böylesi kıymetli şahsiyetleri yeni nesillere anlatan eserler çoğalsın inşallah. Belki o zaman gençlerimiz kahramanların aslında pelerin takmadığını görecektir. @ezZencani #Müfessir
Rahmi Koç’un bir Kürt kadın üzerinden sarf ettiği çirkin ifadeler; insan onurunu inciten, kadınları aşağılayan, toplumsal barışı zedeleyen ve ayrımcı anlayışları normalleştiren bir zihniyetin yansımasıdır.
Ülkemizin her ferdi; kimliği, kökeni, cinsiyeti ne olursa olsun eşit değere ve aynı saygınlığa sahiptir. Hiç kimsenin milletimizin herhangi bir kesimini aşağılamaya, ötekileştirmeye veya alay konusu yapmaya hakkı yoktur.
Zamanında devletin sağladığı ekonomik ve ticari zeminde palazlanarak küresel ölçekte güç kazanan büyük sermaye çevrelerinin millete tepeden bakan, vatandaşları kökeni ve kimliği üzerinden küçümseyen bir dil kullanması kabul edilemez. Milletimiz; emeğiyle, alın teriyle bu ülkeyi büyütmüş, hiçbir ayrıcalıklı zümrenin kendisini aşağılamasına sessiz kalmamıştır.
Servet, makam ve nüfuz insana üstünlük değil sorumluluk yükler. Bazı insanlar servetlerini miras alabilir; ancak karakter, görgü ahlak ve insanlara saygı mirasla edinilmez. Toplumun herhangi bir kesimini küçümseyerek yapılan sözde mizah; nezaketle, ahlakla ve vicdanla bağdaşmadığı gibi, sahip olunan imkânların insana gerçek bir erdem kazandırmadığını da gösterir. Gerçek asalet ve büyüklük; servette, unvanda veya soyadında değil, insana gösterilen hürmette saklıdır.
Nefret diline, ayrımcılığa ve toplumu kutuplaştıran söylemlere karşı gerekli hukuki sürecin işletilmesi önemlidir. Bu nedenle soruşturma başlatılması yönündeki talimatı dolayısıyla Adalet Bakanımız Akın Gürlek’e teşekkür ediyor, hukukun karşısında herkesin eşit olduğu ilkesinin tavizsiz şekilde korunmasını temenni ediyorum.
#RahmiKoçÖzürDile
@Akingurlek_
İnsanlığın sustuğu yerde zulüm büyür.
Gazze için yola çıkan, vicdanın sesi olan Sumud’un iki yiğit aktivisti Thiago ve Saif, hukuksuzca gözaltında tutuluyor. Bu sadece iki insanın değil, insanlığın esaretidir.
Susmak, bu suça ortak olmaktır.
Sessizlik, zalimin en büyük gücüdür.
Filistin’e özgürlük.
Saif’e özgürlük.
Thiago’ya özgürlük.
İnsanlık bu karanlığa boyun eğmeyecek!
#FREEPALESTINE
#FreeSaif
#FreeThiago
İsrail tarafından kaçırılan Global Sumud Filosu Yönetim ekibimizden Thiago Avila ve Saif Ebu Keshek’in sözde İsrail mahkemelerinden görüntüsü yayınlandı.
Hukuk ekibimiz tarafından Thiago Avila’nın başına aldığı darbeden dolayı iki kez bilinç kaybı yaşadığı tarafımıza ulaştı.
Ayrıca iki arkadaşımızda şuan tepki olarak açlık grevine başladı.
Türkiye Haber Kameramanları Derneği Seçimli Olağanüstü Genel Kurulu tamamlandı.
Üyelerimiz iradesini sandığa yansıttı.
🗳️ Zihni Oğuz Akın: 339
🗳️ İbrahim Kördemirci: 191
Sonuçların derneğimize ve camiamıza hayırlı olmasını diliyoruz.
L'annessione della Cisgiordania, con i soldati complici dei coloni. Gaza annientata. L'avanzata in Libano. Il confine violato in Siria. La guerra all'Iran. Pulizia etnica e massacri. Così la destra sionista dà forma al Grande Israele
Il numero de L’Espresso, in edicola e su app
🚨🇺🇬🇹🇷 BREAKING: Uganda’s Zionist Military Chief Muhoozi Kainerugaba demands $1 BILLION from Turkey & “the most beautiful woman in that country for a wife,”
If Erdogan fails to fulfill his demands, he has threatened to close Turkish Embassy in Uganda
Türkiye Cumhurbaşkanı @RTErdogan, İran’dan Türkiye topraklarına atılan füzelere tepki vermeyerek bir kâğıttan kaplan olduğunu ortaya koyduktan sonra, antisemitizme başvuruyor ve Türkiye’de İsrail’in siyasi ve askeri liderliğine karşı göstermelik yargılamalar ilan ediyor.
Ne büyük bir absürtlük. Müslüman Kardeşler mensubu, Kürtleri katleden biri, Hamas’taki ortaklarına karşı kendini savunan İsrail’i soykırımla suçluyor.
İsrail kendini güçle ve kararlılıkla savunmaya devam edecek - Erdoğan’ın ise oturup sessiz kalması ve susması daha iyi olur.
@kilicdarogluk@ekrem_imamoglu@mansuryavas06
🚨 Uganda ordusu komutanı Kainerugaba:
"Asıl sorun Türkiye! Onların kendilerini toparlamasını bekledik!
Sorunlarımızı ele almazlarsa, önümüzdeki 30 gün içinde Türkiye ile TÜM diplomatik ilişkileri sonlandıracağız!"
Dünya Siyonizm’den Kurtulacak
Düşünün; bahçenizde onlarca yıl emek vererek büyüttüğünüz ağaçlarınızdan zeytinlerinizi toplarken gelip size küfredildiğini, yüzünüze tükürdüklerini, küfelerinizi çaldıklarını ve ağaçlarınızı yaktıklarını…
Düşünün; bir sabah kapınızın çaldığını ve gelenler atalarınızdan miras kalan evinizin artık kendilerinin olduğunu söyleyip sizi sokağa attıklarını. Yanınıza bir battaniye almanıza bile izin vermeden…
Düşünün, bin bir emekle yetiştirdiğiniz limon ve portakallarınızı ayaklarıyla ezip kahkahalarla eğlendiklerini…
Evinizi, mahallenizi, şehirlerinizi ateşe verdiklerini düşünün.
Eşyalarınızı, birikimlerinizi, çocuklarınızın oyuncaklarını bile çalıp götürdüklerini…
Sonra…
Sonrası malum; uçaklarla, tanklarla, üzerinize geldiklerinizi, hastanelerinizi bombaladıklarını, doktorlarınızı yaralılara koşmasın diye öldürdüklerini, hastalar nefessiz kalsın diye jeneratörlerinizi, oksijen tüplerinizi patlattıklarını…
Siz kaçarken bile konvoylarınızı vurarak hiçbir alan tanımamalarını…
Sıcağa-soğuğa, açlığa mahkûm etmelerini…
21. Yüzyılda açlıktan ve susuzluktan ölmenizi dünyanın geri kalanının öğrenmemesi için yüzlerce gazeteciyi katletmelerini…
Düşünün; üç yaşındaki bebeğinizin keskin nişancıları tarafından başından vurularak öldürüldüğünü…
Kendilerinden başka tüm insanları ve canlıları ‘hayvan’ diye sınıflandırdıklarını.
Sesinizi çıkarmak istediğinizde satın aldıkları politikacılar, teknoloji şirketleri, gazeteciler, televizyoncular ve sosyal medya dünyası ile karşınıza dikildiklerini…
Siyonizm tam olarak bu.
Ve bütün dünyanın bu beladan ve onu omuzlayan kudurmuş köpeklerden kurtulmasının zamanı geldi.
Birlikle, ortak düşmanın karşısında durmakla. Her platformda, her yerde.
İkinci Dünya Savaşı’nda başlattıkları soykırım yalanlarını Holywood ve PR şirketleri eliyle parlattıkları imajları yıkılıyor.
Gittikleri her yerden kovuluyorlar ve milyar dolarlar harcayarak oluşturdukları imajları artık kanserli tümör muamelesi görüyor.
Zamanı geldi ve sonları kaçınılmaz.
#DünyaSiyonizmdenKurtulacak
Hürriyet Gazetesindeki işimden ayrıldım. Yeni bir sayfa açmanın, belki biraz daha derinleşmenin, sevdiğim alanlar arasından en sevdiklerimi seçerek farklı bir yol yürümenin imkanı belki doğmuştur.Biraz iletişim, biraz medya biraz prodüksiyon. Denemekten korkuyorum ama yine de:)
“100 yıllık narkozdan çıkıyoruz” sözünün müstemleke ruhlar üzerinde rahatsızlık etkisine yol açması anlaşılır bir şey.
Devrim Arabaları projesi benzin konulmadığı için mi bitti?
4,5 ayda sıfırdan otomobil yapan bir iradenin bir bidon benzine yenildiğine inanıyorsanız, meseleyi hiç anlamamışsınız demektir.
Bandırma Füze Kulübü’nde pırıl pırıl gençlerin gökyüzüne gönderdiği roketin başını eğen o gençlerin yetersizliği miydi?
Nuri Killigil gibi zamanının ötesinde bir öncüyü fabrikasıyla birlikte havaya uçuran zihniyeti bir düşünün.
Cennet mekân Necmettin Erbakan Hoca’nın ağır sanayi hamlesiyle çıktığı yola döşenen mayınları hatırlayın.
Uçak yapmaya kalkarsan; “siz yapmayın biz veririz” füze fırlatmaya yeltensen “ne gerek var masrafa, bizde var” motor yapayım “yok biz yaptık zaten”, karakollarımız basılıyor, Mehmetçiğimiz toprağa düşüyor, sözüm ona müttefikiz “size ancak iki gün sonra konum verebiliriz.”
Ayak diremeye kalkarsan 1960 Darbesi, 1971 Muhtırası, 1980 Darbesi, 28 Şubat Süreci…
Sadece hükümetler değil, üretim iradesi, özgüven ve gelecek hedef alındı durdu.
Terör ve vesayet düzeni başımızın üzerinde kılıç gibi gibi tutuldu.
PKK, FETÖ üzerinden yıllarca süren bir yıpratma savaşı…
Tek bir amaç vardı: Güçlü bir Türkiye ihtimalini bastırmak.
Toplumsal fay hatlarını kaşıyıp durdular sağ-sol, Alevi-Sünni, laik-anti laik…
Ne zaman “üretmek” ile bir cümle kurulsa içi boş tartışmalara mahkûm edildik.
Hep aynı şey oldu “Siz yapmayın, biz veririz” düzeni…
Teknoloji dışarıdan alınsın, bağımlılık kalıcı olsun istendi.
Ama bugün…
Ortadoğu alev alev yanarken, krizler derinleşirken sırtımızı dayadığımız yer artık başkalarının omuzları değil:
BAYKAR
ASELSAN
TUSAŞ
ROKETSAN
HAVELSAN
MKE
STM
TEI
ASFAT
Ve daha niceleri.
Dün “yapamazsınız” diyenler,
Bugün “nasıl yaptınız?” diye soruyor.
“Narkoz” tam da bu:
Bağımlılık üretmek, özgüveni bastırmak, yerliyi değersiz göstermek…
Şimdi o narkoz çözülüyor, bir millet kendine geliyor.
O yüzden bu söz rahatsız ediyor.
Çünkü bu millet artık ithal akılla değil, kendi iradesiyle yürüyor.
Zira "Türkiye artık eski Türkiye değildir. Herkes hesabını kitabını buna göre yapsın…"
İsrail yalnız mı? Aslında evet. Kendi varlığı dışındaki her canlıyı aşağı gören “goyi” diye adlandıran katiller sürüsü; hizmetkarı ABD ve Trump’ı kandırabildiği ölçüde ertelenmiş bir kalabalığa sahip. İran’ın, aşılmaz denen kubbeleri geçen füzeleri onlara “özel”, “seçilmiş” olmadıklarını ve yıllardır yarattıkları terör ve kaosun kendilerini de saracağını gösterdi. Dünya artık onları tanıyor ve yaldızlı sahte imajları yerle bir. Salt yalnız değiller, artık korku onların da gündelik hayatlarının bir parçası.