Sık sık tartışma konusu olan “İtaat” kavramı üzerinde biraz duralım. Malumunuz özellikle bulanık alanları durultmaya çalışıyorum zira istismar, suistimal ve kul hakkının barındığı yerler buralardır.
Kadının kocasına itaat etmesine dair emir Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle geçer:
“Sâliha kadınlar itaatkârdır (...) Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür.” (Nisâ 34)
Ayet-i kerîmede geçen “Sâliha kadınlar itaatkârdır” ibaresini “Allah'a itaatkârdır” şeklinde anlayarak kocayı zikretmeyenler varsa da ayetin sonunda “itaat” açıkça kocaya izafe edildiğinden bu yaklaşım havada kalmaktadır.
Peygamberimizin hadis-i şerîflerinde de yine bu kavramı görüyoruz:
“Kadın beş vakit namazını kıldığında, (Ramazan) orucunu tuttuğunda, iffetini koruduğunda ve kocasına itaat ettiğinde ona: 'Cennetin hangi kapısından istersen oradan Cennet'e gir!' denilir.” (Ahmed, el-Müsned, III, 199 [r: 1661])
Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)'den rivayet edildiğine göre, kendisine: “Hangi kadın daha hayırlıdır?” diye soruldu. (Peygamberimiz) şöyle buyurdu: “Kocası ona baktığında onu sevindiren, emrettiğinde ona itaat eden; ne kendi nefsinde (namusunda) ne de kocasının malında onun hoşlanmayacağı bir şekilde ona muhalefet etmeyen (karşı gelmeyen) kadındır.” (Tirmizî, Radâ 10 [r: 1161])
Görüldüğü üzere kadının kocasına itaati konusu dinî bir kavramdır ve gerek Kitap gerekse Sünnet'te “sâliha kadın”ın belirgin özelliklerinden biri olarak zikredilmiştir. Dolayısıyla Müslüman kadınların bununla kavga etmelerinin makul bir tarafı yoktur.
Ama hocam bu konu bazı erkekler tarafından suiistimal ediliyor?
Evet, bu doğru ama bu durum dini bir kavramı hedef almayı değil o erkekleri hedef almayı gerektirir. Gerek bilgisizlik gerek de bazı çevrelerin ego tatmini için bu gibi kavramlara sarıldıklarını ve sürekli bunun üzerinden gerginlik çıkardıklarının farkındayız. Ancak bu konu gibi tartışma konusu olup vuzuha kavuşturduğumuz halde bazı erkekler ve bazı kadınlar aynı konular üzerinden birbirleriyle çatımaya devam etmektedirler. Onun için bu tür kavgaların tarafı olmamak, ehil insanlarla ve ilmi bir zeminde bu meseleleri ele almak gerekir.
Fıkhi açıdan “itaat”in sınırlarını çizecek olursak; naslara ve fıkhî mülahazalara bütüncül bir biçimde baktığımızda ekonomi ve statü gözetmeksizin bütün kadınların kocalarına itaat etmeleri gereken temel nokta: Cinsellik ve namustur. Kadın şu üç hususta kocasına itaat etmelidir:
I) Cinsellik: Hayız, nifas, hastalık gibi (baş ağrısı hariç :)) meşru bir mazeret olmaksızın kadın kocasının cinsellik talebini reddedemez. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Koca, (cinsel) ihtiyacı için karısını çağırdığı zaman, (kadın) tandırın başında (ekmek pişiriyor) olsa dahi ona icabet etsin.” Tirmizî, Radâ' 10 [r: 1160]
Aynı durum kadın için de geçerlidir. Cinsellik karı-kocanın nikâh bağıyla elde ettikleri en başat haktır. Bundan yüz çevirmek uhrevî olarak haram olduğu gibi hukûkî anlamda da nâşiz taraf hakkında işlem başlatılır. Nisâ, 34 ayetindeki üç aşamalı ıslah süreci tamamen bununla ilgilidir. Ama siz mealden okuduğunuz için sadece kadına yönelik kısmını biliyorsunuz. İslam hukukçuları aynı şekilde üç kademeli ıslah sürecini erkek için de geçerli kılmıştır. Yani bir kadın; “Kocam sürekli salonda televizyon izliyor, telefonuyla meşgul oluyor, dışarıda gezip eve geç geliyor”u bırakın, “Geceleri ibadet edip beni ihmal ediyor (cinsellikten uzak duruyor)” diye mahkemeye müracaat etmesi hâlinde dahi, kadı (hâkim) erkeğe önce nasihat eder, ikinci şikâyette azarlar, üçüncüde ise ta'zir (darb, hapis) cezası uygular. Kısacası Nisâ 34 hukukî bir süreçtir. Mahremiyeti muhafaza için kadının ıslahı kocaya tevdi edilmiş, kocanınki ise kadıya bırakılmıştır.
Yine bu bağlamada kadının izinsiz evi terk etmeme ve kocanın razı olmadığı kimseleri evine almama hususunda da kocasına itaat etmesi gerekir. Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Bir kadın kocasının yatağını terk ederek gecelerse, melekler gece boyunca ona lanet eder.” (Ahmed, el-Müsned, XII, 439 [r: 7471])
Bu fiiller “nüşûz” olarak tanımlanır. Kişi uhrevî olarak günahkâr olacağı gibi dünyevî olarak da hukukî sonuçlara muhatap olur. İzinsiz evi terk eden kadının nafaka hakkı düşer, mazeretsiz cinselliği reddetmek ıslaha müstahak kılar.
Bu saydıklarımız istisnasız bütün kadınlar için geçerlidir. Ancak ekonomi ve sosyal statüye göre değişen bazı durumlar vardır. Kocanın kadının nafaka, barınma vb. temel ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlü olmasına binaen kadının da kocanın evinde hoşça beklemesi, evini temizleyip yemeğini pişirmesi ve çocuklarına bakması gerekir. Bu bir lütuf değil elde ettiği bir hakka karşılık kendisine yüklenen sorumluluktur. Bugün maalesef ev hanımlarının pek çoğu kira fatura ödemediği, ev ihtiyaçlarını kendi bütçesiyle gidermediği için hayatın kazanılan bir şey olduğunun farkında değil. Dolayısıyla sosyal medyada içerik üreten bir kısım aile danışmanlarının gazına gelerek kocalarının kendileri adına yüklendikleri bu sorumluluğu itibarsızlaştırabiliyorlar. Oysaki bugün pek çok kadın temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek için asgari ücret mukabilinde tam gün mesai harcamaktadır. İşin garibi bu yaklaşım kendi emek ve mesailerini değersizleştirmekten başka da bir sonuç doğurmuyor. Bu, Türkiye'de –medrese olsun ilahiyat olsun- hocaların bile hatalı anlattığı bir konudur. Ne kadın kocasına hizmet ederek, ne de koca karısının maişetini üstlenerek lütufta bulunuyor değildir. Bunlar birbirlerine yönelik üstlendikleri hak ve sorumluluklardır.
Peki, bunun asgarisi nedir?
Meseleyi hukukî zeminde ele alırsak kadının “Ben üç çeşit yemek yapmak zorunda değilim, çayını doldurmak zorunda değilim” vb. pek çok şey söylemeye hakkı vardır. Ve söylüyorlar da. Ama şunu düşünmüyorlar ki buna karşın erkeğin de “Ben seni 20K kirası olan bir evde oturtmak zorunda değilim, 40K telefon almak zorunda değilim, her bayram yeni kıyafet zorunda değilim, internetini ödemek zorunda değilim..” vb. pek çok şey söylemeye hakkı olur. Bunlar son derece sakat yaklaşımlardır. Bu konuda örfe itibar edilmeli ve karı koca birbirine elinden gelen en iyi imkânları sunmalıdır. Mesela benim çayımı hanım doldurur, soframı kurar kaldırır, kapıdan girince cübbemi alır asar. Ama buna karşın benim cüzdanımda neredeyse benden daha fazla söz hakkı vardır, telefonu benim telefonumdan beş kat pahalıdır, arabamın anahtarı duvarda asılıdır. Böyle bir saltanatı baba kızına sunmaz. Artık sık sık duyuyoruz “Seni o kadar okuttuk git çalış para getir” diye kızlarını zorbalayan anne babaları. Onun için aklıselim düşünmek, hakkaniyetli olmak lazım. Kocalar kadınlarına yağdırıyor ama bu motivasyon nereden geliyor? Bugün “Biz bunları yapmak zorunda değiliz” çıkışının bir sonucu olarak erkekler de kadınlardan maddi beklenti arayışı içine girdi. Dediğim gibi hayat kazanılan bir şey arkadaşlar. Kadınlar kocasına hizmet ediyorsa buna mukabil de hayatlarını kazanıyorlar. Patrona hizmet ederek hayatı kazanmak emek işçiliği de, kocaya hizmet ederek kazanmak neden değil? Algıya gelmeyelim.
Peki, kadının ekonomik gücü ve statüsü varsa bu dengelere tesir eder mi?
Eelbette eder. Fıkıh kitaplarımızda “kadın yemek pişirmeyi ve ekmek yapmayı reddederse, koca ona sadece tek başına yenebilen buğday ekmeği verip katık (idam/katık) vermeyi reddedebilir.” der. Bu demek oluyor ki kadın kocadan maddi bir beklenti içine girmez, ev ekonomisini de paylaşırsa, bu durumda ev işlerini yapma yükümlülüğü de olmaz. Aralarında anlaşarak hem ekonomiyi hem de ev işlerini ortaklaşa yüklenebilirler. Ya da kadın fazla mesai sarf ederek ev işlerini üstlenip maddi yükünü üstlenmez, maaşı da bütünüyle kendisine kalır.
Onun için evlilik sürecinde bu konular mutlaka konuşulmalıdır. Hem erkekler hem de kadınlar kendi mizaç ve aile dinamiklerine uygun kimselerle evlenmelidir. Evliliğin temelini sadece “karşılıklı sevgi, saygı ve anlayış” gibi soyut kavramlar üzerinden kurmak tek başına yeterli değildir. Evlilik mutlak surette adil bir hak ve sorumluluk, bir nimet-külfet dengesi üzerine inşa edilmelidir. Ancak bu sınırlar belirginleştikten sonra sevgi, saygı ve anlayış gerçek anlamını bulur ve bir şey ifade eder.
Görüldüğü üzere “itaat” erkeği kutsayan sınırsız bir yetki değil, üstlendiği sorumluluklara karşın elde ettiği bir haktır. Ne kadar sorumluluk alırsa o kadar hak sahibi olur. Aynı şekilde kadın da ne kadar sorumluluk alırsa o kadar hak sahibi olur. Hanefî fıkhı son derece akılcı, rasyonel ve çözüm odaklıdır. Nitekim bugün yasal olarak da durum böyledir; ailenin maddi yükünü bütünüyle erkeğin üstlendiği evliliklerde, ev işlerini yapmayan kadın mahkemede kusurlu kabul edilmektedir.
Tabii bugün yok sayılmaya çalışılsa da toplumun yükü; güvenlik, ağır ve riskli işler vb. hususlar genellikle erkeklerin omuzlarına yüklenmiştir. Bunun yanı sıra imamlık, hatiplik, komutanlık, halifelik erkeklere tevdi edildiği gibi dinen aile reisliği de erkeğe tevdi edilmiştir. Onun için kadınlar, sosyal statüsü ne olursa olsun kocasının hürmetini ihlal etmemeli, saygınlığına halel getirmemelidir. Neticede o kişi bir baba olacak ve ileride ergen bireylerden oluşan zorlu bir yapıyı idare edecektir.
Erkekler de tarım toplumunun katı ve kaba alışkanlıklarını terk edip kadın psikolojisini anlamalı, duygularına hitap etmeyi bilmeli, nazik ve narin davranmalıdır.
Bu konuda bize bilgi verecek çok can alıcı bir örnek vererek bitiriyorum: Husayn b. Mihsan'dan rivayet edildiğine göre, halası bir ihtiyacı için Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)'e geldi. İhtiyacını (görüp) bitirince Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) ona: “Kocan var mı (evli misin)?” diye sordu.
Kadın: “Evet,” dedi.
(Peygamberimiz): “Ona karşı (tutumun) nasıl?” diye sordu.
Kadın: “Gücümün yetmediği (aciz kaldığım) şeyler hariç, onun hizmetinde kusur etmem,” dedi.
Bunun üzerine (Peygamberimiz) şöyle buyurdu:
“Ona karşı nerede durduğuna (nasıl davrandığına) dikkat et! Zira o, senin ya cennetin ya da cehennemindir.” (Ahmed, el-Müsned, XXXI, 341 [r: 19003]) “Hangi kadın, kocası kendisinden razı olduğu hâlde vefat ederse Cennet'e girer.” (İbn Mâce, Nikâh 4 [r: 1854])
Eksik kalan yerler illaki olmuştur ama yine de pek çok sorunun cevap bulduğu faydalı bir yazı olmuştur diye umuyorum. Selâm, hidâyete tâbi olanlara...
Evlilik derdiyle gelir. Tam mutlu olacağını zannedersin ki imtihan olursun.
Severek isteyerek evlendiğin eşinle güzel günler geçirirken birden ayrılma eşiğine gelebilirsin.
Huzur kaynağın olmasını beklediğin eşin dünyayı sana dar edebilir.
Çocuk da öyledir. Sevinç verir ama büyüdükçe seni hayattan soğutabilir.
Annen baban, eşinin anne babası, iyiliğini isterken eşinle arana fitne tohumları ekebilir.
Seni sevdiğini söyleyen akrabaların aileni parçalamaktan geri durmayabilir.
Aslında eş, çocuk, anne baba, akraba, en güzel nimetlerdendir. Ancak her nimetin külfeti vardır ve her nimetle sınanırsın.
Dünya böyle bir yerdir; mutlulukların hıçkırıklarla boğazına düğümlendiği yer…
Sabredip Müslümanca bir hayatı yaşadığımız takdirde mahşer günü kazanacağımıza iman edersek evliliğin derdine de çocukların sıkıntısına da değecek Allah’ın izniyle.
Bizden sonra arkamızdan dua edecek hayırlı bir evlat bırakma uğruna bu dünyanın tüm kahrını çekmeye değer!
Nasip olmasa bile niyetimizle kazanırız Allah’ın izniyle!
Fitneler içinde boğulma tehlikesi yaşayabiliriz ama Allah’ın rahmeti hepimiz için mümkündür ve umudumuz o rahmettedir.
EVLİLİK DERSİ (Hekimoğlu İsmail)
Yıllar önce hanımla aramıza bir anlaşmazlık girdi. Rahmetli Zübeyir (Gündüzalp) ağabeye gittim. Dedi ki:
— “Kardeşim, hanımın namaz kılıyor mu?”
— “Evet.”
— “İlmî çalışmalarına karşı çıkıyor mu?”
— “Hayır.”
“Tamam kardeşim! Başka bir şey aramana lüzum yok. Beklenti ne kadar çoksa, dert de o kadar çoğalır. Haydi evine git.”
Yolda giderken düşündüm ve karar verdim. Beklentilerimi ot gibi yakalayacak, söküp atacak; sadece Allah’ın rızasını bekleyeceğim.
İhtiyaçlar ve beklentiler bitmedikçe ıstıraplar da bitmeyecektir. Bunun için velayet yolunda ilerleyenler, evvela ihtiyaçlarını azaltmaya başlar. Bunlar; kendilerinden, eşlerinden, çocuklarından, akrabalarından ve çevreden bir şey istemezler. İsteklerini azaltırlar.
Ahir zamanda insanlar, nehre dökülmüş çöp gibidir. Şuursuz olarak nehre kapılır giderler. Yani çevreye ve sosyal hayata uyarlar; İslam’a uymazlar. Pek çok Müslüman, bir sürü istek ve beklentinin sahibidir. Nasıl ki ufka yetişmek için koşan bir insan, ufuk zannettiği yere geldiğinde yine karşısında ufku görürse; aynı şekilde ihtiyaçlarını gidermeye çalışan insan da isteklerini giderdikçe yenileri çıkacak ve onu kabre kadar koşturacaktır.
İhtiyaçların sel gibi her yanı istila ettiği bir devirde, çektiğimiz çilelerin asıl sebebi beklentilerimizin çokluğu ve bitmez oluşudur. Asabî rahatsızlıkların artmasının sebebini de buna bağlıyorum.
Enaniyet, “benim dediğim olacak” düşüncesi, inat ve cinsel problemler… Evliliklerde en sık görülen sıkıntılar bunlardır. Fakat bu problemler, istenirse aşılır.
Her insan kendisini tamamlayacak birisini ister; kadın olsun, erkek olsun. Çünkü Allah her kulunu farklı yaratmıştır. Bu farklılıklar birbirini tamamlamak içindir.
Manevî boşlukların da aile hayatına çok büyük etkisi vardır. Kur’an-ı Kerîm bir reçetedir. İbadetlerin bütünü de ilaçtır. Allah için yaptığımız ibadetlere Allah’ın değil, bizim ihtiyacımız vardır. Kitapları, bize hitap ediyor gibi okumamız gerekir.
Evliliğimin ilk günü hanımla oturduk, sohbet ettik ve bir karar aldık. Evlendiğimde hanıma dedim ki: “Ne sen benim gibi ol, ne de ben senin gibi olacağım. İkimiz de ilmihale uyacağız.” Çok şükür, 50 yıldır evliyiz.
İnsanın olduğu yerde problem de vardır. Elbette evlilik hayatında problemler yaşanabilir. Kar yağmasa, yağmur yağmasa bahar gelmez; hasat olmaz. Sabır, pek çok problemin çözümüdür. Vel-Asr Suresi’nde “sabredenler kurtuldu” buyrulmaktadır.
Bugün buluşulan en özel yer... ✨
📍 Konum bildiriyoruz: A’râf 172
İlk sözümüzü verdiğimiz, özümüze döndüğümüz o eşsiz duraktayız.
@UfkaYolculukCom#ufkayolculukokuyor