Kılıçdaroğlu Sözcü TV’deki canlı yayında şöyle demişti: “Mecliste 250 bin dolar poşet içinde unutulmuş, haberi yazan hakkında niye dava açılmıyor.”
Hürriyet’ten Fatih Çekirge poşet bulunamadığını yazdı: “TBMM Başkanlığı iddialar üzerine iki muhakkik atıyor. Bu ekip, bütün çalışanlarla konuşuyor. Çaycısından odacısına kadar 50’ye yakın isim dinleniyor. Yüzlerce saat kamera kayıdı izleniyor. Anlaşılıyor ki ortada ne bulunmuş bir poşet ne de poşetin bulunduğuna ilişkin bir tutanak var.”
Bu nedir yaaaa ???
Şenol Güneş;
🔹Beşiktaş’ta 3 sene üst üste şampiyonluğa giderken Bülent Yıldırım diye bir adam çıktı Galatasaray'a verdi şampiyonluğumuzu,
🔹Maç sonu Galatasaray başkanı beni arayıp hocam kusura bakmayın siz hakettiniz ligi ama zor durumdayız, dedi.
🔹Bülent Yıldırım olmasa kulüp batacaktı dedi sonra bülent emekli oldu tabii.
Haramzade oğlu haramzadeler.
Kayyum kemali birde Barış Pehlivan'dan dinleyin.
Herkes dikkatli bir şekilde dinlesin..
Ne oldu da neo Osmanlıcı oldu?!
Ne oldu da ihvancı oldu?!
Koltuk için değermiydi...!
#GeçimYoksaHuzurYok
Milli takımın çapı bu yapacak bir şey https://t.co/yBMUBpy7wHş hayellerle kendimizi avutmuşuzz. Ülke içinde futbolu yok etmek için hakem bozuntuları ve Mafya federesyon başkanları ile gidecegin menzil bu kadar olur.
Bir an düşünelim bu milli takım başka bir ülkenin takımı olsa bu takımdan herhagi bir oyucuyu ülkemizdeki bir takıma tıransfer edermisiniz.İşte bütün mesele ortada.Turnuvanın en zayıf takımıyız kabul edelimm.
Sözcü tv de Butlancı kılıçdaroglu'nu sonuna kadar dinledim. Görünen şu ki Kılıçdaroglu dehil CHP ye genelbaşkan olmak milletvekili bile olamaz.Çünkü ne bu karektere nede böyle bir donanıma sahip degil.
Kendinize sürekli tekrar ettiğiniz kelimelere dikkat edin. Beyniniz bunları bir kod olarak algılayıp gerçeğe dönüştürüyor. “Yorgunum” dedikçe daha yorgun, “hastayım” dedikçe daha da hasta ediyor.
ŞEREFLE SÖYLÜYORUM, ŞEREFLE:
MADDİ MANEVİ ÇOK AĞIR BEDELLER ÖDEDİK. BU SUÇLAMALARI YAPANLARIN AKLININ ERECEĞİNİ ZANNETMİYORUM
Bütün hayatını kamucu mücadeleye adamış bir akademisyen ve meslek insanı olarak ne bir örgüt üyesi olabilirim ne ihaleye fesat karıştırıp menfaat sağlamaya tenezzül ederim, ne de dolandırıcılık yapmış olabilirim. Mal varlığımıza bakılarak dahi bu iddialar test edilebilir -ki yapıldığını da biliyorum.
Cezaevine girince kesilen maaşım ve azalan gelirimiz nedeniyle, artan giderler karşısında geçim sıkıntısı yaşadığımızı da şerefle ifade ederim, şerefle.
Maaşıyla yaşayan insanlar olarak, bu 15 ayı aşan süreçte maddi ve manevi çok ağır bedeller ödedik. Çok ağır. Bu suçlamaları yapanların aklının ereceğini zannetmiyorum.
Ekrem İmamoğlu: (Yeni parti iddiaları hk.)
“Siyaseten ruhen ve bedenen hazırız.
Bu iktidara bir seçimin daha hediye edilmesine izin vermeyeceğiz.”
Kaynak : @haberaycom
Cezaevi okumalarım arasında Hannah Arendt’in “Kötülüğün Sıradanlaşması” kavramı da önemli bir yer tuttu. Arendt, Nazi döneminin mağdurlarından, Almanya’dan ayrılmak zorunda kalmış bir Musevi düşünürdür. Savaştan sonra, soykırımın organizasyonunda rol alan Nazi bürokratı Adolf Eichmann’ın yargılanmasını bizzat izler. Başlangıçta onu bir canavar, bir seri katil ya da sistematik kötülüğü organize eden özel bir şeytan olarak tasavvur eder. Ancak savunmalarını dinledikçe bambaşka bir tespitte bulunur: Karşısındaki kişi; düşünmeyen, sorgulamayan, aldığı emir ve talimatları hukuki ve ahlaki süzgeçten geçirmeden yerine getiren, görev tanımını bir yaşam biçimi ve varlık nedeni hâline getirmiş sıradan bir bürokrattır. Bu emirleri uygularken sonuçlarını ve yol açtığı felaketleri hiç değerlendirmeyen; vicdanını adeta devre dışı bırakmış, kuralları tüm ahlaki ve insani değerlerin üstünde tutan bir insan tipolojisi…
Arendt’e göre bu durum, kötülüğü patolojik ve istisnai bir olgu olmaktan çıkarır; tam tersine sıradanlaştırır. Sıradanlaşan kötülük gündelikleşir ve sistemin içine rahatça yerleşebilir. Ben hiç böyle bir bürokrat da siyasetçi de akademisyen de olmadım. Olamam. Olanları da yanıma hiç yaklaştırmadım. Öylesini isteyen seçilmişlerle de hiç anlaşamadım ve çalışmadım.
Bu tespitin altını özellikle çizmek isterim. Kamu görevi yapan hiç kimse, “Ben sadece emirleri uyguladım” diyerek sorumluluktan muaf olamaz. Emir hukuka aykırıysa, onu hukuka uygunmuş gibi göstermeye çalışmak; vicdanı ve ahlaki muhakemeyi askıya almak demektir. Yasama, yürütme ya da yargı görevini yerine getiren hiç kimsenin “emir kulu” olma hakkı yoktur. Vicdani ve ahlaki değerler, tek bir otoriteye devredilemez.
Bizim ihtiyacımız olan, kötülüğün değil; iyiliğin ve hukukun üstünlüğünün sıradanlaşmasıdır. Hukuka uygun davranmanın olağan, hukuka aykırılığın ise istisnai olduğu bir düzen kurmak zorundayız. Bu en çok bugün bu salondan ülkeye yayılabilecek bir yaklaşım olabilir. Aksi ülkemiz için felaket olmaz mı?
Bu süreçte çokça not aldım, uzun uzun düşündüm. Okuduklarım arasında, yaşadığımız döneme ve ülkemizin geleceğine dair önemli çıkarımlar yapmama vesile olan metinler vardı. Bunlardan biri, kökleri bu coğrafyaya uzanan değerli yazar Amin Maalouf’un eserleriydi. Maalouf, 19. yüzyıl İngiltere’sine atıfla toplumsal dönüşümleri anlatırken “emek” kavramı üzerinden önemli değerlendirmeler yapar Dickens’e referansla. Ben affınıza sığınarak o değerlendirmedeki “emek” kavramını “özgürlük” ve “hukukun üstünlüğü” ile yer değiştirerek paylaşmayı anlamlı buluyorum.
“Bazen olağanüstü ağır, hatta kötü toplumsal, ekonomik ve siyasi krizler yaşanabilir. ‘Eğer bu aşamanın üzerinden sağlıklı biçimde atlanabilir’; özgürlük ve aydınlığın hukukun üstünlüğü ile ‘arasına bir alacakaranlık girmeden, bir arada huzurla yaşanabilecek’ bir cennet inşa edilebilirse, büyük ıstıraplardan sakınılmış olacaktır”. Bu çıkarım, hepimiz için, bu güzel ülkemizi büyük ıstıraplardan koruyabilmenin yolunun; birlikte huzurla yaşanabilecek bir düzen kurmaktan geçtiğine işaret etmektedir. Özgürlük ve aydınlık ile hukukun üstünlüğü arasında bir alacakaranlık ya da bir “Araf” oluşmasına hiçbir surette izin veremeyiz. Özgürlük, aydınlık ve hukukun üstünlüğünden koparsak ne o cenneti inşa edebiliriz ne de büyük ıstıraplardan kaçabiliriz.
Bu nedenle birlikte yaşayabileceğimiz, kucaklaşabileceğimiz bir ülke inşa etmenin ilk şartı; hukuka güvenmek, hukukun bağımsızlığına ve üstünlüğüne yaslanmaktır. Elbette tüm vatandaşlara görev düşer; belki daha fazlası yöneticilere düşer. Ancak kanaatimce en ağır sorumluluk, kamu gücünü kullananlara aittir.
Yıllardır benzer şartname ile ihale edilen tesis ve mecraların, aynı usulle tarafımca encümene sevki ne ihaleye fesattır ne de suç örgütü üyesi olarak “ihalenin sonucunun ve hatta sonraki ihalenin sonucunun bilindiği” yönündeki kurguya dayanak teşkil eder. Bu kurgu tümüyle gerçek dışı ve hiçbir temeli olmayan bir nitelik taşımaktadır. İBB’nin hemen hemen aynı şartnamelerle çıktığı ihalelere Ak Parti dönemi Genel Sekreter Yardımcılarının yaptığı gibi aynı imzayı atıyor olmam nasıl suç olabilir? Başka fiil tarif edilmediğine göre esas kurgu bu iddianamenin kendisidir.
Bu nedenlerle, bu eylemlerdeki nitelikli dolandırıcılık nitelemesinin, -hem hiçbir yasal görev, sorumluluk ve imzamın olmaması, hem de yukarıda açıkladığım, önceden sonuçlarını bildiğim kurgusuna dair tek bir fiil isnad edilememesi gibi, menfaat sağladığım ya da irtibat kurduğumun iddia dahi edilmemesi ve bu yönde herhangi kimliği açık ya da gizli tanık ya da etkin pişman sanık ifadesinin olmaması göz önünde bulundurulduğunda- tamamen gerçeklere aykırı düştüğü görülmektedir. İştiraklerden işleri alan firmalarla bir irtibatım, tanışıklığım ya da menfaatim olmadığına göre onların ihale alması için attığım imzalarla onlar için tüm kariyerimi de çöpe atacak risklere girmem eşyanın tabiatına külliyen aykırıdır.
Tüm bu nedenlerle, nitelikli dolandırıcılık ile kamuyu zarara uğrattığım iddialarını da kararlılıkla ve tüm varlığımla reddediyorum. Bu konuda avukatlarım iddiaları kökten çökertecek hukuki açıklamalar yapacaklar. Tarafımca kamu gelirleri, malı, mülkü, kaynakları, toprakları tam bir sadakatle korunmuştur. Hep kamuyu koruyan tarafta bulundum. Aksi kabul edilemez; suçlamalar tarafıma yapılmış büyük bir haksızlıktır.
Yargıtay 5. Ceza Dairesi kamu malının nitelikli şekilde dolandırılması suçun unsurlarını tarif ederken, “mükerrer ödeme” “yapılmayan işi yapılmış göstererek kamu kaynağını ödeme” hallerini saymaktadır. Bunlar 4734 sayılı KİK gereği kamunun para harcadığı ihalelerin de tarif edildiğini belirtmektedir. Bizim örneğimizde ne mükerrer ödeme ne yapılmayan işin parasını ödeme durumları söz konusu olmadığı gibi, ihaleler de para harcanan değil gelir sağlayan ihalelerdir. Ecrimisil ile dolandırıcılık suçunun unsurlarının oluşması mümkün değildir.
Kira ve ecrimisil gelirlerinin Emlak Dairesi faaliyetlerini ilgilendiren kısmına detaylı bakacak ve tüm rakamları 2025 yılına indirgeyecek olursak (enflasyon etkisi ile beraber arındırıp okumak için) 2019 sonrası bu gelirlerin nasıl arttığını 2023 sonrası dönemde yapılan detaylı işgale konu alan tespitler sonrası ise sıçrayış gösterdiği net biçimde anlaşılacaktır.
Yani İmamoğlu dönemi kamu malının ucuz fiyata kullanılması ve belirli grup ve zümrelerce ranta konu edilmesine son vermiş, kamu lehine gelirleri artırmıştır. Hal böyleyken bunun tersinin iddia edilmesi maksatlı değilse komik olabilir!
2014-19 ve 2019-25 dönemindeki kira ve ecrimisil gelirleri 2025 yılı aralık ayı rakamlarına indirgenip değerlendirildiğinde 2014-2019 (dahil) yaklaşık 3 milyar TL olan kira gelirleri 2020-2025 arasında 7 katına çıkmış 21 Milyar civarı olmuştur. Yine rakamlar 2025’e indirgendiğinde ecrimisil gelirlerinin 2014-2019 döneminde yaklaşık 500 milyon olan rakamlar 2020-25 döneminde 9 kat artıp 4,5 milyarlık bir düzeye ulaşmıştır.
Dahası, iddianame kurgusu, “ihaleye çıkardığımız mecra ya da tesislerin iştirak tarafından alınacağının, o ihaleyi alan iştirakin de ihaleyi kime vereceğinin suç örgütü üyesi olarak bilindiği” yönünde temelsiz bir kurgu üzerine üretilmiştir. İhaleye çıkmak üzere encümene sevk edilen evrağın sonucunu da kimin alacağını da bilmemekteyim. İhalelerin açık ihale olması yönündeki ısrarım ve kararlı tutumum ise göreve geldiğim andan beri dairelerimizce bilinmektedir. Açık ihalenin sonucunun bilinmesi ve yönlendirilmesi de mümkün değildir.
iddianamedeki 110, 113 ve 115 nolu eylemlerde ve benim olmadığım dönemdeki 61 nolu eylemde Encümen kararında AKP’li üyelerin de imzası olduğu ve kararların oybirliği ile alındığı göz ardı edilmiştir. İddianame ile, yine imza atanlar arasında hiçbir “fiil” ve” delil” farkı olmaksızın ayrım yapılarak sadece işaretlenmiş isimlerin “suçu sabit” ilan edilmiştir. Bu haliyle C. Başsavcılığı tarafsızlığını da yitirmiş, lehte delilleri toplamama, iddianameye koymama yönündeki yaklaşımına ek olarak bir de suç olduğunu düşündüğü konudaki bazı sorumluları saklamıştır!
2019 öncesi ve 2019 sonrası reklam ihalelerine ilişkin olarak, birazdan sunacağım kıyaslama tablosu incelendiğinde açıkça görülecektir ki; her iki dönemde de kurumsal süreklilik korunmuş, benzer nitelikte şartnameler ve aynı koşullar altında ihaleler gerçekleştirilmiştir. Nitekim 2019 öncesinde de yüksek yeterlilik, ciro ve iş bitirme kriterleri içeren şartnameler çerçevesinde açılan ihaleler, çoğunlukla tek katılımcı olan belediye iştirakleri tarafından kazanılmıştır. Bu yönüyle 2019 sonrası uygulamalardan esaslı bir fark bulunmamaktadır.
2019 öncesi dönemde hukuka uygun kabul edilen bu uygulamaların, bugün farklı bir değerlendirmeye tabi tutulmasının gerekçesi nedir? Bir fiilin “ihaleye fesat karıştırma” kapsamında değerlendirilebilmesi için, iddianamede somut, açık ve net bir eylem tanımının yapılması ve buna ilişkin suç kastının ortaya konulması zorunludur. Oysa mevcut iddianamede, ne bu yönde belirli bir fiil tarif edilmekte ne de suç kastına ilişkin herhangi bir somutlaştırma yapılmaktadır. Buna rağmen, yalnızca rutin idari işlemler ve imzalar üzerinden “suç örgütüne hizmet edildiği” gibi ağır bir isnatta bulunulması, hukuki temelden yoksun bir genelleme niteliğindedir.
Aynı şartnamelerle, aynı yöntemlerle ve yine belediye iştirakleri tarafından kazanılan 2019 öncesi ihalelerde herhangi bir fesat söz konusu değilken, benzer süreçlerin işletildiği 2019 sonrası ihalelerde neden farklı bir değerlendirmeye gidilmektedir? Dahası, 2019 öncesinde aynı nitelikteki işlemlere imza atan kişiler kamu görevlerinde yükselerek genel müdürlük, bakanlık gibi makamlara gelirken; 2019 sonrası dönemde benzer imzaları atan bazı kişilerin yaklaşık 15 aydır Silivri’de, ağır ve ölçüsüz bir özgürlük kısıtlamasına maruz bırakılması hangi hukuki ilke ile izah edilebilir?
15 ay sonra savunmama başlıyorum. Savunmamda 3 başlığı değerlendireceğim.
1 - BUĞRA GÖKCE kimdir, nasıl yetiştim, ne görevler yaptım, hakkımdaki suçlamalar özgeçmişim, kişiliğim ve etik değerlerimle uyuşmakta mıdır?
2- Bir yıllık tutukluluk süresinde neler ya��adım, nelerden mahrum kaldım, hayatım, mücadelem ile hakkımdaki isnatlar arasında nasıl bir uyumsuzluk var ve ne talep ediyorum?
3- Son bir yıldır nelerle suçlandım? Savunmalarım nedir?