Aşağıda alıntıladığım yazı 12. maddede kalmış olsaydı, yukarı kaydırıp dijital çöplüğe gönderirdim. Ama orada kalmamış o yüzden eğitim sistemindeki ezberden önce kendi içine çökecek olan kapitalist ezbere işaret etmek, fen bilimlerine aktarılan maddi kaynak kadar felsefe, sosyoloji gibi sosyal bilimler alanlarına kaynak aktarmayan sistemin öngörüsüzlüğüne bir eleştiri getirmek istiyorum.
13. maddeyi şimdilik atlıyorum, yazının sonunda neden olduğu netleşmiş olacak.
Denmiş ki; yapay zeka ile birlikte iş gücünde talep artışı olacak ve yaşanan teknolojik gelişmelerle büyük bir verimlilik artışı sağlanacak, ülkelerin milli gelirleri artacak.
Üretim artışı olmadan verimlilik artışı demek, aynı üretimi daha az insanla yapabilmek demektir ki; bu yaklaşım literatüre "karanlık fabrikalar" olarak geçmiştir, yazıda da zaten "kuru insan" (ne demekse!) üretimine bağlı ekonomilerin çöküşe geçeceği söyleniyor. Bu noktada belirtmek gerekir ki, tüketemeyen toplumlar, ülkeler yaratmak hiçbir diğer ülkenin milli gelirini arttırmaz. İşsizlikten ve yoksulluktan dolayı tüketemeyen bir toplum oluşmasının önüne geçmek ve ekonomiye dönük muhtemel etkilerini düşünerek zaten UBI (Universal Basic Income) hayata geçirilmek isteniyor. Böylece işsiz kalacak beyaz ve mavi yakalılar isyan edip bahsedilen %1'i rahatsız etmesin. Ancak bu tür önermelerde kapitalizmin gözden kaçırdığı nokta, temel gelirle sadece temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek olan toplumun ihtiyaçları, bugünün tüketime ve büyümeye bağımlı ekonomilerini kısa zamanda çökertecektir.
İşsizlik, güvenlik, eşitsizlik ve otorite (surveillance, oppression) gibi sebeplerle eskinin "küresel kentli" insanları şehirleri terk edip taşraya yönelecek dolayısı ile şehir ekonomilerini de gerilemeye itecektir.
%1'lik küresel elitin toplumdan ulaşılamayacak kadar kopacağı ancak buna karşın kontrolü elinde tutabileceği düşüncesi de açıkçası benim aklıma pek yatmıyor. Toplum kesimleri arasındaki bu "sayısal eşitsizlik" (digital divide), farklı toplum kesimlerinin kendi içlerine dönerek kendi kültürlerini yaratmasına sebep olacaktır. Bugün birbirleriyle bağlantılı ve etkileşim içinde olan "enformasyon toplumu" veya "ağ toplumu", yaşanan bu kopuş nedeniyle bugün geçerli olan bireyin kendi anlamını ürettiği, kendi alanına sahip olduğu, sesini duyurduğu dijital alanın araçsallığı zaman içinde yitirilecektir.
Bu kültürel kopuşun, küresel elitin otoritesini arttırması, kendine UBI ile bağladığı toplumu, yine bu mekanizmayı kullanarak kontrol etme çabası sonucu doğuracağı çok açıktır. Bunun Fransız devrimi öncesi Avrupa'da yaşananlara benzer toplumsal hareketlere neden olma ihtimali çok yüksektir. Atladığımız 13. madde de, tam da bu noktaya atıf yapmaktadır. Teknolojik gelişim, insan hayatının uzaması, milli gelir artışı gibi süslü vaatlerin arasına sıkıştırılmış gerçeklerdir bunlar.
Böylesine ikili bir toplumda varoluşu boyunca inanış ihtiyacı duymuş insanın yeni dinler, yeni mezhepler dahil olmak üzere kendi anlamlarını temellendirdikleri inanışlara yöneleceği gerçeğini de gözardı etmemek gerekiyor. Bugün Türkiye'de de sancılarının yaşandığı gibi toplum otoriteye ve yoğun medya hegemonyasına rağmen kendi kanaat önderlerini, kendi gazetecilerini, kendi retoriğini yaratarak elitlerin algı, etki, bilgi gibi yönetsel araçlarını elinden alacaktır.
Sonuç olarak, üzerinde yaşadığımız dünyaya ve insanların geleceğine dair projeksiyonları, milyarlarca dolar yatırıma ihtiyaç duyan Yapay Zeka firmalarının finanse ettiği yazarların yazdığı kitaplara (The Technological Republic) bakarak, yine aynı firmaların finanse ettiği kapitalist akademisyenlerin (tartışma olmasın diye isim vermeyeceğim. orijinal yazının altında yorumlarda bir kısmının adı geçmiş) çalışmalarına bakarak ya da Marksist-kapitalist görüş ayrılığı çatışmasından yola çıkarak değil, objektif ve her kesimin dahil edildiği tartışmalarla yapmalıyız diye düşünüyorum. Bu kadar enformasyon üretimine karşın belkide dünya tarihinde fikir ve düşünce üretimine en çok ihtiyaç duyduğumuz dönemi yaşıyoruz.
Sadece tek bir pencereden değil farklı görüşten akademisyenlerle eşik bekçiliğini bir kenara bırakarak alternatif düşünceleri tehlikeli,aykırı,marjinal olarak görmeden ve fen bilimleri kadar sosyal bilimlere de yeterli kaynak ayırarak düşünce insanı yetiştirmeliyiz. Yaklaşan fırtınadan ancak bu şekilde sağ salim çıkabiliriz.
@ProfDemirtas
Hazır mısınız? Hazır mıyız? İşte Geleceğe Dair Öngörülerim:
1) Dünyada gelir dağılımı şu an bozuk, ancak çok ama çok daha bozulacak.
2) Dünya nüfusunun %1’i ulaşılamayacak seviyede zengin ve güçlü olacak.
3) Biyoteknoloji alanında akla hayale gelmeyecek gelişmeler yaşanacak.
4) Bugüne dek çözülemeyen birçok hastalık, matematik problemi ve kronik sorun arka arkaya çözülecek.
5) Bilimsel çalışmalar "eksponansiyel" (üstel) faza geçecek. Gelişme hızı baş döndürecek.
6) Çok az sayıda ülke, diğerleri ile arayı bir daha kapanmamak üzere açacak.
7) Eğitim sistemi bildiğimiz haliyle kalmayacak. Kökten değişimler olacak ve ezberci sistemler içe doğru çökecek.
8) 2035-2045 yılları ile beraber (bazı insanların!) ömrü hayal edilemeyecek kadar uzayacak.
9) Enerji üretiminde devrim niteliğinde gelişmeler olacak.
10) Yapay zekayı kullanmayan gruplar kademeli ve yavaş bir şekilde elenecek.
11) İnsan vücudu ile mekanik ve robotik bileşenler birleşecek.
12) Uzay çalışmaları daha önceden hayal edilemeyecek bir ivmeyle ilerleyecek.
13) İnanç ve yönetim sistemleri derinden sarsılacak.
14) Yapay zeka önce işsizliğe yol açmak yerine, mevcut işlerde bir "ÇARPAN" görevi görecek. Ancak son aşamaya doğru bazı meslekler tamamen silinecek.
15) Muazzam bir verimlilik artışı yaşanacak. Bazı ülkelerin Milli Gelirlerindeki artış hızlanacak.
16) Yıllar sonra bazılarının rüyaları gerçekleşecek: "Dijital Sosyalizm", toplumun %99’u için Minimum Yaşam Parası (Evrensel Temel Gelir) ile hayata geçecek.
17) Ancak toplumun çok küçük bir kısmı muazzam bir güç ve zenginliğe ulaşıp geri kalanlardan tamamen kopacak.
18) Bazı insanların ömrü ciddi şekilde uzadığında doğum oranları daha da düşecek. Bu düşüş, verimli ekonomi kuramayan; yani büyümek için sadece "kuru insana" ihtiyaç duyan ülkelerin ekonomik çöküşünü hızlandıracak.
19) Binlerce yıl sonrasında ise geride kalan insanlık, gerçeğinden ayırt edilemeyecek bilgisayar simülasyonları ile bizzat atalarının simülasyonunu yapacak.
Hazır mısınız? Hazır mıyız?
"Sistem, aktörleri yukarıdan aşağıya doğru aynı refleksle hareket etmeye zorlar."
Bu cümlenin normalleştirilmemesi ve yapılan bu baskının yasal olmaması gerekiyor. Bu hareket açıkça seçimle elde edilmiş devlet imkanlarının iktidarı tahakküm etmek için haksız olarak kullanılması demektir.
Çıkar sağlamak için rüşvet vermek ne kadar suç ise, rüşvetin tam tersi olarak kabul edilebilecek siyasi, maddi, hukuki baskı da suç olmalıdır. Sistem diyerek bunu icra eden kişi ve odakları perdeleme çabasını ve buna maruz kalan insanların siyasi manevralarına rasyonel bir zemin yaratılmaya çalışılmasını esefle kınıyorum.
Bu kişilere seçmenin ilk seçimde hak ettikleri muameleyi göstereceğini umuyorum.
@mrt_kizil
AK Parti’ye geçişlerin arkasında ideolojik bir dönüşümden ziyade Türkiye koşullarına özgü çok hayati iki motivasyon var: Hukuki zırh ve ekonomik hayatta kalma.
Siyasetçiler için sayıştay raporları, müfettişler veya geçmiş ihaleler her an yargı kıskacına dönüşebilir. Gelebilecek bir "soruşturma izni" veya "kayyum" riski, iktidar çatısı altında rasyonel olarak sıfırlanır.
İşin ekonomik boyutunda ise İller Bankası ödenekleri, merkezi bürokrasi ve proje onay süreçlerindeki yapısal engeller var. İktidara geçmek, ilçeye kaynak aktarabilmek ve seçmene karşı "hizmet üretebilen lider" imajını korumak için rasyonel bir hamledir.
Yereldeki güvence arayışı, aslında makro siyasetin de temel yakıtıdır. Sistem, aktörleri yukarıdan aşağıya doğru aynı refleksle hareket etmeye zorlar.
Normal şartlarda baraj altında kalması muhtemel olan aktörlerin (Numan Kurtulmuş, Süleyman Soylu vb.) stratejisi ile belediye başkanlarının bu geçişi özünde aynı prensibe dayanır.
Birinin amacı genel siyasette koltuk ve dokunulmazlık, diğerininki ise yerelde bütçe ve koruma elde etmektir. İster %2'lik parti lideri olun ister ilçe belediye başkanı, bu sistemde rasyonel olan tek şey gücü maksimize etmektir.
@SezinOney Selahaddin Demirtaş o ziyareti reddederse ÇYD derneğinden sonra kendisine verilen en değerli cevaplardan biri olur. Halk olmadan tepeden inme siyaset yapılamayacağını öğrenir belki.
Bu ülkede hak aramak, sesini duyurmaya çalışmak ne zamandan beri suç oldu ve bu muamele reva görülüyor.
Öğretmenlere yapılanlar Cumhuriyet tarihinin yüz karasıdır.
Öğretmen karşındaki öğretmen!
Hak ettiği kadroyu, hak ettiği maaşı almak için 7 gündür aç acına sokakta yatan öğretmen!!!
Bu ne rezalet!?
Bu neyin işkencesi!
Bu neyin hırsı!
Gücünüz özel okul patronlarına yetmeyince hırsınızı öğretmenlerden mi alıyorsunuz!
Uzadı mı boyunuz!!!
@TC_icisleri
Çok teşekkürler, biz sanırım biraz fazla iyi niyetliyiz. Yaşanan olayı bilerek ve bu olaya maruz kalan insanların deneyimledikleri acıyı görmezden gelerek ısrarla kendi siyasi hesapları uğruna hasar kontrolü yapmaya çalışması ürkütücü. Butlan ile geldiği pozisyonu "arınma" diyerek nedenselleştirmeye ve moral bir zeminde tutmaya uğraşırken, bu ve benzeri insanlık dışı muameleleri gözardı ediyor olması büyük bir çelişki. Bu nevi insanlar tarafından yönetiliyor olmak üzücü bir o kadar da endişe verici.
Sterilize edilmiş röportajlara çok alışmışlar, normal zannediyorlar. Moderatörün karşısında derdini anlatamayan halkın karşısına geçip oy istemesin bir zahmet.
Şamil Tayyar gibi sözde gazeteciler, Sözcü TV'deki gerçek gazetecileri eleştiriyor.
Onlar unutmuş olabilir ama biz unutmadık. Türkiye'de gerçek gazeteciler eskiden de vardı, şimdi de var ve hep olacaklar. Onlar M.A. Birand gibi hatırlanacak, Tayyar gibiler silinip gidecekler.
@nevzatcicek İlk defa bir AKP'li siyasetçi bir TV kanalında halk arasında merak edilen sokaklarda konuşulan ve önceden hazırlanılarak filtrelenmemiş sorulara muhatap edildi. Darısı geride kalanların başına.
@kivilcimgen Kayyum kararını bilmem kaç mahkeme reddettikten sonra üst mahkemeden kanunu eğip bükerek çıkardılar, hukukçular isyan etti kanunsuz diye, dün akşam KK'dan öğrendik ki sadece kanunlarda değil ders kitaplarında bile yokmuş meğer ilerde girecekmiş.
Halk, KK hakkında farklı düşünmüyor. Sokağa çıktığında nasıl muamele görecekse ekranda da aynısını gördü. Problem nedir anlamadım? Bir siyasi parti lideriyse seçmen kitlesini temsil etme yeteneğine haiz olabilmesi gerekir, tabanın görüşünü yansıtamıyorsa veya uyuşmuyorsa gider. Bu kadar basit. Devlet kurumuna müdür atanmıyor, tabanın itirazına rağmen zorla bir siyasi hareketin başına geçiriliyor. Mantık hatanız var kendi bakış açınızı düzeltin.
Kendi seçmeni tarafından "hain" olmakla itham edilen bir kişiye, kendini ifade etmesi ve kendine yönelik iddialara kamuoyunu tatmin edecek cevaplar vermesi için bir fırsat verildi. Gazeteci kamuoyunu bilgilendirmekle sorumludur, eğer KK savında haklı olsaydı sorular nasıl sorulmuş olursa olsun kendini ifade edebilmeliydi. Beceremediyse bunun sorumlusu sokağın merak ettiği sorulara ısrarla cevap arayan gazeteci değil, sürekli kaçamak, çelişkili, yetersiz cevaplar veren KK'dır.
Bir yandan “yargı bağımsız değildir” diyor, diğer yandan aynı yargının CHP’li belediye başkanları, parti yöneticileri ve seçilmiş temsilcileri hakkında yürüttüğü soruşturmaları peşinen doğru kabul ediyor.
Bir yandan “bu iddianamelerin tamamını okumadım” diyor, diğer yandan okumadığını söylediği dosyalardan kesin hükümler çıkarıyor.
Bir yandan “ben hukukçu değilim” diyor, diğer yandan yargı süreci devam eden dosyalarda mahkeme kararı varmış gibi konuşuyor.
Bir yandan “karşı dava açılsın” diyor, diğer yandan iftirayı, etkin pişmanlık baskısını, çıplak aramayı, ailelerle tehdidi ve siyasi operasyon düzenini görmezden geliyor.
Büyük bir çelişki olmasını geçtim, masumiyet karinesini de açıkça yok sayıyor.
Masumiyet karinesi, soyut bir hukuk ilkesi değildir. Hukuk devletinin, adil yargılanma hakkının ve tüm yurttaşların hukuk güvenliğinin temelidir. Bir kişi hakkında kesinleşmiş mahkeme kararı yoksa, hele ki o kişi siyasallaşmış bir yargı düzeninin hedefindeyse, “rüşvetçi”, “kirli”, “arınması gereken unsur” gibi ifadeler kullanmak hukukla da vicdanla da bağdaşmaz.
Bugün Sözcü TV yayınında CHP’li belediye başkanları ve parti yöneticileri hakkında iktidar yargısının iddiaları esas alınarak konuşulmuştur. Oysa aynı yargının Can Atalay, Selahattin Demirtaş, Osman Kavala kararlarında siyasi saikle hareket edildiği kabul edilmektedir. Aynı yargı, diploma iptalinde siyasaldır; aynı yargı, Gezi’de siyasaldır; ama sıra CHP’li belediye başkanlarına gelince birden “itirafçı beyanı”, “banka hareketi”, “dava açılmadıysa kabuldür” denilerek dosyalar meşrulaştırılmaktadır.
En vahim cümlelerinden biri, “Bunlar siyasi dava değil” sözüdür. Türkiye’de yargı bağımsız değilse, iktidar yargı eliyle muhalefeti dizayn etmeye çalışıyorsa, yalnızca CHP’li belediyelere operasyon yapılıyorsa, belediye başkanları tutuklu yargılanıyorsa, insanlar etkin pişmanlığa zorlanıyorsa, aileleriyle tehdit ediliyorsa, bu davalara “siyasi değil” demek iktidarın kurduğu hukuksuz zemini kabullenmektir.
“Dava açmıyorsa kabuldür” sözü de hukuken kabul edilemez. Ceza hukukunda ispat yükü suçlanan kişide değildir. Hiç kimse masumiyetini kanıtlamak zorunda bırakılamaz. Suç isnadında bulunan iddiasını kanıtlamak zorundadır. Hele ki itirafçı beyanlarının, baskı altında alınan ifadelerin, duyuma dayalı anlatımların ve siyasi operasyon dosyalarının tartışıldığı bir zeminde, “dava açmadıysa kabul etmiştir” demek hukuk devleti mantığını tersine çevirmektir.
Bu anlayışa göre, iktidar bir kişiye iftira atacak, yargı dosyası açacak, medya eliyle itibarsızlaştıracak, sonra da o kişiye “kendini akla” denilecek. Bu, masumiyet karinesi değil, siyasi linç düzenidir.
Kurultay sürecine ilişkin açıklamalar da aynı çelişkiyi taşımaktadır. “Ben bu davanın tarafı değilim” denilirken mahkeme kararının siyasi sonucu kabullenilmektedir. “Davayı ben açmadım” deniliyor, ama davanın yarattığı sonuç meşru görülüyor.
Hem bilmiyorum diyeceksiniz, hem dosyanın tarafı değilim diyeceksiniz, hem de CHP’nin seçilmiş yönetimini şaibe, kirlilik ve arınma kavramlarıyla hedef alacaksınız. Bunun adı tutarlılık değildir.
“Ben dokunulmazlığımın kaldırılmasını isterdim” sözü de Türkiye’nin yakın siyasi hafızası açısından son derece ağırdır. Bu yaklaşımın ne sonuçlar doğurduğunu Türkiye geçmişte yaşamıştır. Siyasallaşmış yargı düzeninde dokunulmazlıkların kaldırılması, hukuk önünde aklanma zemini yaratmaz, muhalefetin yargı eliyle tasfiye edilmesinin kapısını açar. Bugün aynı hatayı yeniden savunmak, siyasal basiretsizlikten öte bir meseledir.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin ahlaki üstünlüğü, iktidarın iddianamelerine yaslanarak kendi yol arkadaşlarını suçlamakla korunmaz. Ahlaki üstünlük, masumiyet karinesini savunarak korunur. Ahlaki üstünlük, seçilmiş belediye başkanlarına, yöneticilere ve örgüte sahip çıkarak korunur.
Bugün bize düşen görev, iktidarın yargı operasyonlarına meşruiyet kazandırmak değildir. Görev, millet iradesine sahip çıkmak, seçilmişleri savunmak, hukuku ve demokrasiyi ayakta tutmaktır.
Özetle işine gelmeyen konularda ben hukukçu değilim, dava tarafı değilim, "bilmiyorum", "haberim yok" vs dedi, işine gelen konularda itirafçı ifadelerini, hukuksuz tedbir karalarını, parti ihraç kararlarını hukukçu olmadığını unutarak hukukçu gibi savundu. Sonlara doğru da popülist siyasetçi ağzı yapmaya çalıştı büyük Türkiye vs vs. İzlemediğiniz iyi olmuş. Yayın sırasında etraftan gelen seslere bakılırsa evlerdeki TV üniteleri ağır hakarete maruz kaldı. Ha birde sosyal medyadan yazıyoruz diye hepimize trol dedi.
İnsanlar özellikle büyük şehirlerde CHP'li belediyeler çok başarılı işler yapıyorlar, belediyecilikte çağ atlatıyorlar da o yüzden oy veriyor sanmasınlar. CHP'li belediyelere adli olarak veya sözle saldırdıkça seçmen kitlesinin bir daha oy vermeyeceğini mi düşünüyorlar acaba?
AKP'nin 23 yılda yarattığı Türkiye modeliyle insanların beklentileri taban tabana zıt. Ne yaparsa yapsın ne söylerse söylesin bu değişmeyecek. Ne kadar sert tavır alır ne kadar sert davranırsa insanların karşı muhalif tutumu da o kadar kemikleşecek, Akp'nin yaptığı Milli Takım marşına gelen büyük tepkilerin temelinde de bu fikir ayrılığı vardı bence.
Bu okumayı halen daha yapamamış olmaları veya daha kötüsü yapmış ama yinede bu doğrultuda davranmaları gerçekten çok ilginç.
@bpthaber Duyan muhalefet partisi AKP zanneder. 23 senedir iktidarda kendisi ama muhalefete sövmekten başka bir laf yok ağzında, kurt kocayınca diye başlayan bir söz var, etrafındakilere dikkat etsin.