Mustafa Varank’ın muhalefet lideri Özgür Özel’e “müptezel” ve “hanutçu” demesi üzerine, YENİ Parti Sivas Milletvekili Ulaş Karasu, Varank’a “Haddini bil, yavşak.” dedi
2023 Avrupa şampiyonluğu.
2023 Milletler Ligi şampiyonluğu.
2024 Olimpiyat dördüncülüğü.
2025 Dünya ikinciliği.
2026 Milletler Ligi Şampiyonluğu🏆
🇹🇷 Her turnuvada madalya mücadelesi veren, şampiyon olan bir takımımız var! Gurur duyuyoruz!
Özel uçak istemezler, villa beklemezler, toplumsal olaylarda susmazlar. Formanın ağırlığını taşır, takımda kriz çıkarmaz, “zaten iyiyiz” rehavetine kapılmazlar. 🇹🇷🇹🇷
iki logo arasındaki fark.. kurultay olursa inceye partiyi verirler, amaçları zaten Koskoca Atatürk’ün partisini bitirmekti istedikleri olur. Biz izleriz
Sonra onlar izler YENİ Parti’nin iktidara gelişini..
YENİ Parti Milletvekili Özgür Karabat:
“Türkiye faiz ekonomisine teslim oldu. 26,7 trilyon TL büyüklüğündeki faiz-fon havuzuna yılda yaklaşık 9,3 trilyon TL faiz ödeniyor.
Bu, milli gelirin yaklaşık yüzde 9-10’una denk geliyor. Üreten, yatırım yapan ve risk alan kaybederken; parasını faize yatıran kazanıyor. Sistem adeta ‘Üretme, faiz al’ diyor.
Bu servet transferine dur demek için yola çıktık.
Hazırız, geliyoruz.”
Gençlik ve Spor Bakan Yardımcısı Hamza Yerlikaya, oğlunun yenildiği müsabaka sonrası tribünden atlayıp, hakemle tartıştı.
Ankara'da düzenlenen Minikler Türkiye Güreş Şampiyonası'nda yaşanan olayda, oğlu Cihan Yerlikaya'nın mağlup olmasına sinirlenen Hamza Yerlikaya tribünden atlayıp hakemle böyle tartıştı.
Fatih Altaylı'dan yeni vergi paketine ve makam araçlarına sert tepki:
• Bu vergiler yemin ediyorum şeytanın aklına gelmez.
• Yani kredi kartı limitinden vergi almak şeytanın aklına gelmez.
• Mesela şöyle de yapabilirdi, şimdi onu bir dahaki sefere saklıyor herhalde.
• Yani bu ilk gçirme, ikinci gçirmede de onu yapacaklar işte.
• Kredi kartı limiti 100.000-200.000 lira olandan 750 lira, 200.000-300.000 arası olandan 1.000 lira, 300.000-500.000'den 3.000 lira falan gibi onu da yapacaklardır.
• Niye, çünkü Amerika'ya 5 uçakla gitmezsek olmuyor.
• Yeni bakanın Audi A8'i veya Mercedes S500'ü olur da eskisinin olur mu?
• Yani şimdi koca bakan alışmış A8'e, iner mi A8'den normal Passat'a?
• Babalarının çiftliğinde de A8'e biniyorlardı ya!
• Dedeleri de köyde traktöre bile binmeyen bu h*rifler, A8'le geziyorlardı ya köyde.
• Bununla ilgili söylenecek tek bir şey var.
• Edep Yâ Resûlallah.
Sokak röportajında, “Kadınların kalbine giden yol nedir?” sorusunu yanıtlayan şahıs:
“Cebin dolu olacak, dilin sus pus olacak.
Bunları yağa yatırsan bala batırsan yaranamazsın.
En sonunda da ‘Ne yaptın ki?’ deyip çıkarlar.”
Rize’de bir yaylaya çıkan motosikletli grup, 1996 yılında bir hayırsever tarafından yolcuların ve yaylacıların konaklayabilmesi için yaptırılan hayratla karşılaştı.
Aradan geçen yıllara rağmen hâlâ kullanılan yapı, sadakanın yalnızca maddi yardım olmadığını; insanların hayatını kolaylaştıran, yıllarca fayda sağlayan kalıcı eserlerin de en anlamlı iyiliklerden biri olduğunu bir kez daha hatırlattı.
TİP Genel Başkanı Erkan Baş’tan iktidara ve yargıya sert eleştiriler:
• “Trump’ın ziyareti sırasında yapılan yayınlardan utandım. Adamın tuvaletinin bile haberini yaptılar.”
• “Trump geliyor diye Ankara’da yoksulların yaşadığı bölgelerin önüne billboardlar koydular. Yoksulluk görünmesin diye vatandaşları sokağa çıkarmadılar.”
• “Kim bu Trump? Katil, haydut. İşgal emri vermiş, Netanyahu’nun sırtını sıvazlamış, binlerce masum insanın ölümüne neden olmuş biri.”
• “Tayyip Erdoğan’a ‘dostum’ dedi diye yandaş medya bayram ilan ediyor. Bana ‘dostum’ dese utancımdan kimsenin yüzüne bakamam.”
• “Trump’ın 10 yıl önceki Rahip Brunson meselesini yeniden hatırlatması tesadüf değil. Bugün yapılan hukuksuzlukların da arkasında olduğu mesajını verdi.”
• “Türkiye’de hukuk, siyasetin basit bir sopasına dönmüş durumda. Saray ne talimat verirse mahkemeler o kararları alıyor.”
• “Selahattin Demirtaş’ın, Ekrem İmamoğlu’nun, Can Atalay’ın, siyasetçilerin ve belediye başkanlarının tutuklanmasının siyasi kararlar olduğunu herkes biliyor.”
• “Trump da bu siyasi kararların arkasında olduğunu açıkça gösterdi. Bundan sonra Türkiye’de yargıdan, adaletten ve hukuktan söz etmek mümkün değil.”
1970’li yılların Adana’sında, Sarıçam Mahallesi’nde yaklaşık 30 aileden oluşan bir Çingene topluluğu yaşıyordu. “Conolar” olarak bilinen bu insanlar, benim çocukluk hafızamda çok özel bir yere sahipti. Dedem Cafer’in yakın çevresinde bulunurlardı; sık sık onu ziyarete gelir, saatlerce yanında oturur, sabahlara kadar sohbet ederlerdi. Benim belleğimde Conolar; sıcaklıkları, dayanışmaları ve kendilerine özgü yaşam biçimleriyle yer etti.
Yıllar sonra bir yazı dizisi hazırlamak için yeniden Adana’ya gittiğimde, Sarıçam’da yaşayan bir yakınımın işyerine girildiğini ve bazı makine parçalarının çalındığını öğrendim. Mahallede şüpheler Conolar üzerinde yoğunlaşmıştı. Bunun üzerine yakınımla birlikte topluluğun lideri Cono Ahmet’in yanına gittik. Kendimi tanıtırken dedem Cafer’in adını söylememle birlikte ortam bir anda değişti. Bizi büyük bir ilgiyle karşıladılar.
Hırsızlık olayını anlattığımızda Cono Ahmet, yanındakilere olaydan sorumlu olduğu düşünülen kişinin çağrılmasını söyledi. Daha çaylar bile bitmeden çalınan makine parçaları bulunup getirildi ve sahibinin aracına yüklendi. Ben bu olayı, topluluk içindeki otoritenin ve kendi aralarında kurdukları düzenin bir göstergesi olarak gördüm.
Ne var ki Conoların Sarıçam’da kurduğu yaşam, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından dağıldı. Mahalledeki evleri buldozerlerle yıkıldı, yaklaşık 30 aile yaşadıkları yerden koparılarak farklı bölgelere savruldu. Topluluğun lideri Cono Ahmet de daha sonra yeğeni tarafından öldürüldü. Benim için bu yaşananlar yalnızca bir mahallenin ortadan kaldırılması değil, yıllar içinde oluşmuş bir dayanışma kültürünün ve toplumsal bağın parçalanmasıydı.
Daha sonra yerleştiğim İsveç’te karşılaştığım Çingenelerde, Adana’daki Conoların sıcaklığını aradım. Onlarla karşılaştığımda, uzun yıllardır görmediğim aile üyelerime yeniden kavuşmuş gibi bir yakınlık hissettim.
İsveç’te tanıştığım isimlerden biri Pavel’di. Gazete büfesi işlettiğim dönemde hemen her gün yanıma uğrar, çevresinden biri tarafından rahatsız edilirse mutlaka haber vermemi isterdi. Bir süre sonra ortadan kayboldu. Onun hapse girdiğini düşünürken gerçeğin farklı olduğunu öğrendim; Pavel belediyede memur olarak çalışmaya başlamıştı. Çevresindekiler ise onun düzenli bir işe girmesini şaşkınlıkla karşılamıştı.
Bir başka Çingene arkadaşım Dragan’ın küçük oğluyla ilgili bir anı da hafızamda yer etti. Çocuk büfeye geldiğinde çikolata alıyordu. Bunu babasına anlattığımda Dragan, çocuğa sert davranılmamasını, aldığı ürünlerin kendisine yazılmasını istedi. Bu küçük olay bile, kurduğumuz güven ilişkisinin bir göstergesiydi.
İsveç’te kullandığım ifadeler konusunda, orada öğretmenlik yapan Çingene bir arkadaşıma da danıştım. Kendisi, “Roman” yerine “Çingene” kelimesini tercih ettiğini, bu sözcüğü daha sıcak ve samimi bulduğunu söyledi. Elbette bu, tüm topluluğun ortak görüşü değil, yalnızca onun kişisel tercihiydi.
Çingeneler, tarih boyunca Avrupa’nın en ağır ayrımcılıklarına maruz kalan topluluklardan biri oldu. Yerleşmeleri engellendi, çocukları okullara alınmadı, barınma ve kamu hizmetlerinden dışlandılar, kimliklerinden vazgeçmeye ve asimilasyona zorlandılar. Nazi döneminde ise yüz binlerce Çingene katledildi.
İsveç’teki tarihî kayıtlara göre Çingenelerin ülkeye gelişi 1512 yılına kadar uzanıyor. İsveç, 2000 yılında Çingeneleri ülkenin beş resmî ulusal azınlığından biri olarak tanıdı. Roman dili de resmî azınlık dilleri arasına alındı.
Benim yazım, Adana’daki Conolardan İsveç’te karşılaştığım Çingenelere uzanan kişisel ve tarihsel bir hafıza anlatısıdır. Ben, bir topluluğa uzaktan ve önyargılarla bakmak yerine; onların yaşadığı acıları, kurduğu dayanışmayı, müziğini, kültürünü ve hayata tutunma mücadelesini görmeye çağırıyorum.
Kaynak:Ali Haydar Nergis’in kişisel anlatısına dayanmaktadır.