⚫️ İsimleri Aynıydı, Kaderleri De Aynı Güne Yazıldı
Aynı şehirde, aynı gün…
Aynı isimle toprağa verilen iki kadın.
Öğrencisinin bıçaklı saldırısıyla hayatını kaybeden öğretmen Fatma Nur Çelik…
Ve cinsel istismara uğradığı için
8 yaşındaki kızıyla birlikte denizde ölü bulunan anne Fatmanur Çelik…
Biri sınıfta, görev başında.
Diğeri bir anne olarak, çocuğuyla birlikte.
İkisi de aynı ismi taşıyordu.
İkisi de aynı gün hayattan koparıldı.
Bu sadece bir isim benzerliği değil.
Bu, aynı ülkede art arda yaşanan ihmallerin, şiddetin ve korunamayan hayatların acı bir özeti.
Biz iki “Nur”u da koruyamadık.
Allah rahmet eylesin.
biz bu güzel kadını "bedeni halıya demir zincire sarılıp ayağına dambıl bağlanarak denize atılan genç kadın" olarak tanıdık
fakat ardından başına gelenleri duydukça kanımız baştan dondu
18 aralıktaki davasından önce sizlere #SedefGüleriHatırla'tmak istedim
l��tfen okur musunuz 👇
KATİLİN ADI İLHAN İHTİYAROĞLU • Abdullah Coşkun, 68 yaşında emekli bir öğretmendi. Kanseri yeneli sadece bir hafta olmuştu. Öğretmen maaşıyla iki çocuğunu tıp okutan, kızının tedavisiyle kendi hastalığını da atlatan amcamız; yara almadan kurtulduğu maddi hasarlı kazanın ardından çıkan kavgada, 38 yaşındaki bir cani tarafından demir levye ile katledildi.
Kızının çağrısı: “#AbdullahÖğretmen için adalet. Bu katilin en ağır şekilde cezasını alması için bize destek olun. Duyun, duyurun sesimizi!!”
Kim bu bıyıklı, ürkek bakışlı, saçları seyrek yaşlı adam?
İnsan hikayesini okuyunca daha da zor geliyor bu fotoğrafı görmek…
Ailesiyle Afganistan'dan İran'a göç ettiler önce. Savaştan, yoksulluktan, ölümden kaçtılar.
Bizim coğrafyamızın her çocuğu gibi kaderine bunlar yazılmış bir kere.
İran günlerinde, siyaseten arkası güçlü bir doktor, yanlış tedavi uygulayıp Vezir Muhammed'in oğlunun bacağını tümden kesiyor. Aile hakkını aramak isteyince, sınır dışı ediliyorlar.
Burda başlıyor ürkek bakışlı yaşlı adamın Türkiye hikayesi.
Önce Van Göç İdaresi'nde geçen korku dolu günler, sonra Zonguldak.
Ruhsatsız maden ocağında, yöre halkının deyişiyle çakal inlerinden birinde işe başlıyor.
Zonguldak’ın altında bir karanlık ve içinde ezilen insanlar...
Yeryüzünde nefes alabilenlerin, yerin altına gönderdiği unutulmuş bir kurbandı Vezir Muhammed.
İçinde savaşların kararttığı çocukluğunu, gözlerine sinmiş anne kokusunu, yolunu kaybetmiş bir halkın ağırlığını taşıyarak gelmiş…
Adını kimse bilmedi, yüzünü kimse görmedi, sesi kimsenin kulağına ilişmedi.
Bir gün fenalaştı. Ona su uzatacak bir el, “kalk kardeşim” diyecek bir ses çıkmadı.
Onu oradan alıp hastaneye götürmek, bir insanı kurtarmak anlamına geliyordu ama…
Bir kağıt parçasının, bir ruhsatın, bir mahkeme tutanağının, bir “infaz”ın korkusu çöktü kan emicilerin üzerine.
Kendi suçları, bir insanın hayatından daha ağır basıyordu.
O anda karar verildi. İnsan hayatının, bir madenci el fenerinin ışığı kadar bile kıymeti olmadığına…
Vezir’i aldılar. Bedenini taşıdılar. Ağaçların, yaprakların, gecenin tanık olmadığı bir yere götürdüler. Ve orada, onu diri diri yaktılar.
Arabanın bagajına konduğunda derin derin nefes alan, son anlarında bile hayata tutunmaya çalışan, savaşlarla, ölümle, yoksullukla geçmiş bir nefes, son defa denedi şansını.
Ailesini düşündü belki, belki de ordan çıkmanın yollarını aradı son nefeslerinde.
Yorgun, hasta ve yaşlı bedenine bir hastaneyi bile layık görmediler onun.
Ormanın içinde bir çukur kazıp içine attılar diri diri yaktıkları bedeni.
Üzerini kapatmadan kaçtılar, ailesi 23 sene önce İran'da yaşadığına geri döndü o an.
Şikayetçi oldular maden sahiplerinden, kan emicilerden.
Yaşadıkları korkuyu tahmin edebiliyor musunuz?
Tekrar evsiz, ülkesiz, ailesiz kalma, sınır dışı edilme korkusunu…
Bunları hiç bilmeyeceğiz, hiç tahmin edemeyeceğiz…
Mülteciydi, yoksuldu, “vatan”sızdı, engelli çocuğuna bakmak için çalışmak zorundaydı…