Kan tahlili vs derken içeride biraz uzun kaldım. Nefes alayım diye dışarı çıktım. Çıkar çıkmaz bir sigara dumanı etrafınızı sarıyor. Nefes almak ne mümkün! Bir iki kilometre falan uzaklaşınca dumandan uzaklaşıyorsun. Herkes ama herkes sigara içiyor.! @saglikbakanligi@RTErdogan
Geçenlerde bir tetkik için Bilkent Şehir hastanesine gittim. Girerken bir araba kaosunu atlatmak zorunda kaldim. Herkesin kafasına göre park ettiği başka bir ortam yok Ankara'da. @saglikbakanligi@RTErdogan@TC_icisleri
35 yaşına geldim, oğlum 6 yaşında. Onu büyütürken anlıyorum ki, bizim jenerasyondaki ebeveynler bizimle ASLA ilgilenmemişler. Bizi büyütmemişler.
Yani bir bitkiye bile su veriliyor, etrafındaki otlar temizleniyor, budama yapılıyor vs.
Bizle bu kadar bile ilgilenmemişler. Ne bir yönlendirme, ne günlük rutin kazandırma, ne hayata dair eğitim, insan ilişkileri vs.
Anneler sadece temizlik yapıp çay içmiş. Babalar işe gidip TV izlemiş.
Hemen hemen herşeyi deneme yanılma ile kendimiz öğrenmişiz.
Seslendirme yapmayı özlüyorum. Neden özlemeyeyim? Bu benim mesleğim. Beş yaşından beri gururla yaptığım işim. “Artık neden yapmıyorsunuz?” diye soranlar oluyor; sağ olsunlar.
Ama dostlar; artık sektörün geldiği yer insanın içini yoruyor.
Seslendirme; “üç günlük kurs aldım”, “çocukluktan beri ilgim vardı”, “boş zamanlarımda yapıyorum” denecek bir alan değil. Bu bir uzmanlık, bir oyunculuk disiplini, yılların emeği. Ben boş zamanımda diyetisyenlik yapmıyorsam, herkes de boş zamanında seslendirmeci olamaz.
Seslendirme, kanalların ekonomik sömürü alanı değildir.
Bugün yeni bir mesele öğrendim.
Bazı yayıncılar ve stüdyolar, eski uzun soluklu dizileri inanılmaz kısa sürede yeniden seslendirmek istiyormuş. Bunun için de aynı karakterleri birkaç sezonda bir farklı oyunculara konuşturarak “hızlı teslim” planlıyorlarmış. Büyük ihtimalle yıllar önce bizim konuştuğumuz işler bunlar.
Bu sadece meslek etiğine aykırı değil, seyirciye de hakarettir.
Bir karakter, seyircinin kulağında o sesle yaşar. Özellikle görme engelli izleyiciler için karakter neredeyse tamamen sestir. Eskiden bir ses değişikliği olduğunda bile sebebi açıklanır, seyirciye saygı gösterilirdi.
Şimdi ise tek kriter hız ve ucuzluk.
“Kısa sürede bitsin.”
“Yaza yetişsin.”
“Reklam gelsin.”
Sanatın, emeğin, rol devamlılığının önemi kalmasın isteniyor.
Neyse ki buna itiraz eden meslektaşlarımız, stüdyolar ve @oyuncusendika var. Ama gerçekten bir yerde durup şunu sormamız gerekiyor: Her şeyi hız uğruna değersizleştirmeye daha ne kadar devam edeceksiniz? Seyirci ne zaman tepki verecek?
Türkiye’nin kendi birikimini ve deneyimini dünyayla paylaşması, hatta dünya politikasına yön vermesi gerektiğine inananlardanım.
Bu inançla, 2 yıl önce Küresel Isınma ile Mücadele Eden Kadın Siyasetçiler Platformu’nu (WPGW) kurduk. Amacımız; dünyanın dört bir yanındaki parlamentolardan, hangi partiden olursa olsun, iklim krizi konusunda duyarlı kadın siyasetçileri bir araya getirmek, aralarında güçlü bir iş birliği oluşturmak ve daha etkili politikaların önünü açmaktı.
Ve bugün… Gurur duyduğumuz bir ana tanıklık ettik.
Dünyanın farklı ülkelerinden kadın parlamenterler, WPGW’nin İstanbul'daki iklim panelinde buluşarak, geleceği nasıl şekillendireceğimizi birlikte konuştular.
Bu sadece bir toplantı değildi.
Bu, ortak aklın, cesaretin ve umudun bir araya geldiği bir başlangıçtı.
Katkı sunan, emek veren, inanan ekip üyelerim Kübra Ceviz Sanalan, Duygu Alan ve Buse Karaca’ya çok teşekkür ediyorum .
Daha yolun başındayız.
Ama biliyorum ki birlikte, daha adil ve sürdürülebilir bir gelecek mümkün.
@Wpgworg
🔴Çin, ev içi işleri üstlenecek robotları büyük ölçekli olarak geliştirmeye ve eğitmeye başladı.
Robotlar verilen başlıca eğitimler;
▪️Bulaşık yıkama
▪️Ütü yapma
▪️Dikiş yapma
▪️Temizlik yapma
▪️Yemek yapma
▪️Çamaşırları yıkama
▪️Kıyafetleri katlama ve toplama
@ankarabbld Bir yerden bir yere gitmek için 3 otobüs değiştirmek zorunda kalmazsa insanlar daha az araç kullanır. Çok trafik olan noktalara otobüsü arttırın VE indirim yapın
The Kunming–Montreal Global Biodiversity Framework and the Sustainable Development Goals are closely aligned.
Explore this interactive tool to see how #KMGBF targets link to #SDG targets ⤵️
🔗 https://t.co/c6hJtIszM2
Ey Ahali, Duyduk Duymadık Deme: Su bitti …!
Türkiye’nin brüt yüzey suyu potansiyeli: ~186–193 milyar m³/yıl.
Tüm akarsularımızın taşıdığı suyun toplamı, üstüne yer altı sularımızı da ekleyince, hepi topu bu kadar.
Kâğıt üzerinde bu kadar suyun var gibi görünüyor ama, iş bu suyu hasat etmeye gelince, hesap dönüyor. Yani, ekonomik olarak kullanılabilir su varlığı birden ~112 milyar m³/yıl gibi bir sayıya düşüyor.
Buna bir de Fırat gibi, sınır aşan sulardan konu komşuya su bırakma yükümlülükleri eklenince, fiilen geriye kullanılabilir su varlığı olarak ~90 milyar m³/yıl su kalıyor.
Bu ne demek?
Tuna Nehri, Karadeniz’e her yıl ortalama 200 milyar m³/yıl su boşaltıyor.
Yani tek bir nehir, neredeyse Türkiye’nin bütün akarsularından ve yeraltı sularından gelen, kullanılabilir su varlığının iki katı.
İç ve Güneydoğu Anadolu’da artan sıcaklıklar, buharlaşmayı hızlandırarak tarımsal su ihtiyacını büyütüyor. Karadeniz’de ise sağanak yağışların ani ve yoğun hale gelmesi, taşkın ve sel riskini artırıyor; suyun miktarı korunurken, kullanılabilirliği azalıyor. 2050’ye doğru Türkiye’nin fiilen kullanılabilir su varlığının %10–20 azalacağı, yani 70–80 milyar metreküp seviyelerine düşeceği öngörülüyor. Bu, kişi başına yıllık su varlığını 1000 metreküpün altına çekerek Türkiye’yi “su kıtlığı” yaşayan ülkeler kategorisine sokabilir.
Ne demek bu kişi başı 1000 metreküp su?
Biraz elaleme bakalım, neymiş görelim.
• Kanada: ~80.000 m³/kişi-yıl (su zengini)
• Brezilya: ~40.000 m³/kişi-yıl (su zengini)
• ABD: ~9.000 m³/kişi-yıl (su zengini)
• Avrupa ortalaması: ~4.500 m³/kişi-yıl
• Türkiye: ~1.100–1.200 m³/kişi-yıl (su stresi altında)
• Ortadoğu ülkeleri (Mısır, Suriye, Irak, İsrail): ~500–800 m³/kişi-yıl (su kıtlığı eşiğinde ya da altında)
Bu rakamlar, Türkiye’nin su varlığının sanıldığı gibi “bol” değil, tam tersine “su stresi” sınırında olduğunu ortaya koyuyor.
Kişi başına 1.700 m³ altı “su stresi”, 1.000 m³ altı “su kıtlığı” olarak tanımlanıyor.
Su bu, gittiği yere can veriyor, çıktığı yerden can alıyor.
Al sana gıda üretimi. Tahıllar, meyve–sebze üretimi, hayvancılık hepsi suya bağımlı.
Türkiye’de suyun %75’i tarıma gidiyor.
Tarımda suyu akılcı kullanıyor muyuz?
Mesela, suyu en az olan Konya Havzası, en çok su isteyen mısır, pancar, yonca gibi bitkilerin üretiminde ülke birincisi.
Hokus pokus.
Konya’nın suyu yok ama konu komşununki ne güne duruyor, aç kanalı, lıkır lıkır pompala sularını Beyşehir’in, Göksu’nun…
Beyşehirli bağırıyor, “Gölümüz kurudu”.
Daha dur dahaaaa…!
Silifke ovası Akdeniz’e teslim olacak, yer altı suyu tuz akacak.
Hasılı kelam, tarımda suyumuzu akılcı falan kullanmıyoruz.
“Öyle değil, cahil sen sus, basınçlı sulamaya geçtik, vıdı vıdı vici…” nakaratına geçen bürokrat avanesi bana şunun cevabını versin: Konya Havzası’nda 150 bine ulaşmış kaçak su kuyusuna müdahale edebiliyor musun? 250 metre derinden su çekiyor insanlar, yakında fosil suyu da çekecekler.
Ülkedeki sulamanın %80’i halen cazibeli suyla yapılıyor. Saldım bayıra, insin çayıra… İyi ama salınan suyun yarısı bitkiye ulaşmadan kayboluyor.
Dünya devleti olmadan önce bir kendimize de baksak, büyük ovalar patır patır elden çıkıyor, tuz her yanı sarmış, su bitmiş…
Gelelim meselenin diğer önemli yanına, ülkenin doğal rezervuarları olan sulakalanlar bu hoyratlık, yiyicilik ve vurdumduymazlık yüzünden hızla kayboluyor. Burdur Gölü, Seyfe Gölü, Ereğli sazlıkları, Beyşehir Gölü ve Gediz Deltası ya kurudu ya da ciddi küçülme yaşadı. Bu alanlar yalnızca kuş cennetleri değil; aynı zamanda yeraltı sularını besleyen, taşkınları tamponlayan ve mikroklimayı düzenleyen ekosistemlerdi. Sulakalanların yok olması, hem su rezervlerinin hem de biyoçeşitliliğin darbe alması anlamına geliyor. Bu da zincirleme biçimde tarımsal verim kaybına, iklimin daha kuraklaşmasına ve ekosistemlerin kırılganlaşmasına yol açıyor.
Hepsinin sonunda, üç vakte kadar kentlere su kalmayacak.
Kentli ne yapacak?
Eli kolu uzun olan, Konyalı’nın izinden gidip, komşunun suyunu araklayacak.
Al sana İstanbul. 170 km öteden, Düzce’deki Melen Çayı’nın suyunu alıyor.
Baraj çatlak oldu, az biraz kaçırıyor ama aldırma, kim kaçırmıyor ki?
İstanbul’un bir eli de Istrancalarda, oraları da kurutacak.
Ankara Kızılırmak suyu kullanıyor.
Akıl akıl…
Türkiye, büyük bir sıkışmanın içine girmiş durumda: kaynaklar sınırlı, iklim baskısı ve göç dalgaları gittikçe büyüyecek, yanlış politikalarla kaynaklar hızla tükeniyor. Bu tablo, yalnızca yeni barajlarla veya daha fazla komşudan su transferiyle çözülebilecek bir mesele değil. Ne yazık ki bunu anlayacak bürokrat da kalmadı ülkede. Kime anlatmaya kalksan, ikinci cümlede lafı ağzına tıkıyor, “Biz büyük ülkeyiz…” diye başlıyor diskura.
Bugün Genel Başkanımız grup konuşmasında da ifade etti: Kredi kartı ve Kredili Mevduat Hesaplarına(KMH) ödenen yüksek faiz(bunlardan daha yüksek faizi olan bir kredi türü yok) üzerinden iktidarın da %30 vergi alması, en savunmasız kesimin borç batağına sürüklenmesine yol açıyor.
Paranız var ve faiz kazanıyorsanız vergi %17,5; geliriniz düşük borçlanmak zorundasınız vergi %30.
Bu iktidar kimden yana?