Noruega le da una paliza histórica a Israel y dona TODAS las ganancias del partido a Palestina.
Noruega aplastó 5-0 a Israel y celebró con una alegría que se sintió en todo el mundo.
Pero lo más poderoso no fue solo el resultado: el equipo y la federación noruega decidieron donar el 100% de los ingresos del partido a Palestina.Esto no es solo fútbol.
Es una declaración política clara y valiente en medio del Mundial 2026. Mientras Israel sigue con su campaña de destrucción en Gaza y Líbano, y amenaza a Irán, Noruega elige ponerse del lado correcto de la historia.Un país que entiende el valor de la solidaridad y la justicia.
Un equipo que transforma una victoria deportiva en ayuda concreta para un pueblo que sufre ocupación y masacres.
Este gesto contrasta fuertemente con la hipocresía de la FIFA y de varios gobiernos occidentales que protegen a Israel pese a todo.
Gracias, Noruega.
El mundo necesita más acciones concretas como esta.
¿Qué opinas tú?
¿Crees que más selecciones deberían seguir el ejemplo de Noruega?
Comenta, comparte y celebra esta victoria con significado.
"Hücreden biraz uzaklaştık. Polis durdu. Ben de durdum. Polis A. geldi yanımıza. Üç polis ve ben, öylece dikiliyorduk. Sonunda polislerden biri
(A. değil):
"Al bakalım şu süpürgeyi eline," dedi.
Aldım.
Bağırarak devam etti:
"Beni dinleyin! Herkes çöpünü kapının altından atacak; artist de buraları süpürecek!"
Bir an, süpüreyim mi, süpürmeyeyim mi diye düşündüm. Sonra elimdeki saplı süpürgeyi ayaklarımın çevresinde ufak ufak, isteksizce hareket ettirmeye başladım.
"Ulan çöplerinizi dışarı çıkartın, yoksa fena yaparım!"
Dokuz-on hücrenin hiçbirinde hareket olmadı. Ben de gönülsüz, süpürmeyi bıraktım, çöpleri beklemeye başladım. Kimsenin kımıldamadığını görünce polis sinirlenmişti:
"Ulan çöplerinizi dışarı çıkartın! Vatan haini Tarık Akan toplayacak!"
O da ne? İlk kez biri bana 'vatan haini' diyordu... Sözler kulağımda yankılandı... Zaman geçiyordu, ama hala hiçbir hareket yoktu. Sinirine hakim olamayan polis, bir numaralı hücrenin kapısına sıkı bir tekme attı ve ana avrat küfre başladı. Bir bana dönüyor, ''Vatan haini!" diye bağırıyor, bir hücrelerden yana dönüyor, küfrediyordu. Sonra en uçtaki hücrelerden onu çılgına çeviren ses duyuldu:
"Memur bey, ben süpürürüm... Tuvaletleri de yıkarım... Ama ona yakışmaz..."
Hiç bu kadar gururlandığımı anımsamıyorum... Boğazım düğümlenmişti..."
TARIK AKAN / "ANNE KAFAMDA BİT VAR"
“Bir arşiv belgesinde Yunan askerlerinin Aziziye İstasyonunda ki 130 Türk'ü trenden indirdikleri, kadınlara kocalarının gözü önünde tecavüz ettikten sonra, kadın ve çocuk ayrımı yapmadan öldürdükleri Türkleri kuyulara attıkları anlatılmaktadır.
Evlere zorla girilmiş, kadınlara "fiil-i şeni" icra edilmiş, çocuklar katledilmiştir. Suyu kesilen Müslüman mahalleleri ateşe verilmiştir, yangından kaçmak isteyenlerin üzerine yüksek yerlere yerleştirilen makinalı tüfeklerle ateş açılmış, hatta top kullanılmıştır.
Türk köy ve kasabaları yakılmış, kaçamayan kadın, çocuk ve yaşlılar katledilmiş, kaçanlar İtalyan işgali altındaki dağlara iltica etmişlerdir. Ve bütün bu katliamlara her yerde olduğu gibi yerli Rumlar da katılmışlardır.”
📚İstiklâl Harbi’nde Etnik İhanet - Necdet Sevinç
Devletten elektrik çalmazlar.
Askere, polise kurşun sıkmışlıkları yoktur.
Her ihtiyaçlarını kendileri gidermiştir ve hiç devlete baş kaldırmışlıkları görülmemiştir...
Onlar caanım YÖRÜKLER ❤️
Zincirlikuyu mezarlığında Halil Düldül adında bir belediye çalışanı hergün akrabası veya yakını dahi olmayan bir mezarı her sabah çiçeklerini sulayıp dua okuyor.
Bu vatandaşa birisi soruyor sen neden bunu yapıyorsun vatandaş duygulandı ve gözleri dolu dolu benim kızım bu kişinin bursları ile üniversiteyi okudu dedi.
İşte bu vatan sevdalısı kimdir anladınız mı.
30 bin üniversite öğrencisine burs veren, 28 kız yurdu, 56 okul yaptıran ATATÜRKÇÜ dürüst helal lokma yemiş Türkan SAYLAN dır.
Rahmet ve minnetle...
Bilge Mercaner’den alıntıdır.
Zincirlikuyu mezarlığında Halil Düldül adında bir belediye çalışanı hergün akrabası veya yakını dahi olmayan bir mezarı her sabah çiçeklerini sulayıp dua okuyor.
İran kazandı.
Değerlerini koruma kararlılığı, hazırlıklı olma, cesur ve adanmış olma kazandı. Kora kor mücadele ruhu hazandı.
Güçlü olan değil vatanını seven ve koruma iradesi olan kazandı.
Ölümü göze alan kazandı…
İYİ Parti Güvenlik Politikaları Başdanışman Emekli Tuğgeneral Rafet KILIÇ:
"15 Temmuz gecesi Silahlı Kuvvetlerin 2 bin 235 yıllık tarihinin en rezil günüdür. Hulusi Akar hesabını vermek zorunda"
AZİZ NESİN
Kuleli ve Harp Okulunu birincilikle bitirdi.
Bir matematik dehasıydı...
Aziz Nesin 11 yaşında hafızdı, kuran'ı ezbere biliyordu ve sağlam bir din eğitimi almıştı...
1935'de kuleli askeri lisesini, 1937'de Ankara'da harp okulunu bitirip teğmen oldu, üsteğmen rütbesindeyken "görev ve yetkisini kötüye kullandığı.."suçlamasıyla askerlikten uzaklaştırıldı... Çünkü ordu malzemesini ihtiyacı olan bir köylüye vermişti.
12 Ağustos 1947'de 10 ay ağır hapis ve 3 ay 10 gün de bursa'da "emniyet-i umumiye nezareti" altında bulundurulma cezasına çarptırıldı...
Çok aç kaldı, hatta Bursa'ya sürgüne gönderildiğinde geceleri çöp karıştırıp sebze meyve bulmaya çalıştığı zamanlar bile oldu, bir zaman geldi dünyanın en çok kazanan yazarları arasına girdi...Hiç çalmadı, hiç arabası olmadı...
Şehirde bir minibüs ya da bir belediye otobüsünde görebilirdiniz onu...
Yaşadığı süre içerisinde yüzlerce çocuğa; yeme, içme, barınma, giyinme, okuma vs. tüm ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde baktı...
Yazdığı kitaplar sayesinde, devletten hiç destek almadan bir vakıf kurdu ve o vakıf halen devam etmekte. oğlunun gemisi ya da yalısı yoktur...
Yetiştirdiği çocuklara hiç bir şekilde tacizde bulunmamıştır, mezarı vakfın bahçesindedir...Üstünde çocuklar oynasın diye yeri belli değildir...
Ahlaken bitmiş insanların bu anlatılanları anlama olasılığı da yoktur...
Usta hikâyeci, şair ve çağdaş mizahın öncülerinden olan Aziz Nesin'i saygıyla anıyorum.
ALINTI
Yetkisiz bir mahkemenin hukuksuz kararı ve polis marifetiyle oturtulduğunuz koltukta “GENEL BAŞKAN” sıfatını kullanacaksınız,
Kaybettiğiniz ve süresi içinde itiraz etmediğiniz 3 yıl önceki kurultayda delegelerin satın alınarak ahlaksızlık yapıldığını tek bir somut delil sunmadan söyleyip 1300 delegeye ve binlerce partiliye hakaret edeceksiniz,
Oylarını sattıklarını iddia ettiğiniz delegelerin 900’ünün verdiği kurultay imzalarını yok sayacaksınız,
Tüzük gereği düşmüş PM’yi toplayıp kararlar (!) alacaksınız,
Hukuken oluşmamış, oluştuysa da düşmüş MYK’nın tüzüğe aykırı kararı ile milletvekillerini ihraç etmeye kalkacaksınız,
Yanınızdaki bazılarının cemaziyüevvellerine bakmadan 15 aydır zindanda tutulan henüz ifadeleri bile alınmamış 13 yıl beraber yürüdüğünüz insanları yargısız infaz edip “arınılması gereken kir” olarak yaftalayacaksınız,
Seçilmiş Meclis Grup Başkan Vekillerini görevden alıp yerlerine tüzüğe aykırı olarak atama yapmaya yelteneceksiniz,
111’i kurultay istemiş 138 kişilik meclis grubunun toplantısına başkanlık etmeye hevesleneceksiniz,
Partiyi mahkemeye düşürenlerden (!) hesap sormaktan söz edip istifa eden PM üyelerine mahkemeyi adres göstereceksiniz,
Zaten iktidara yürüyen partiye çelme taktığınızın, sözlerinizle emperyal planlara ortak olduğunuzun, her yaptığınızla iktidarın değirmenine su taşıdığınızın görülmediği zannıyla herkesi kör alemi sersem sanarak “Arınıp iktidara yürüyeceğiz” diyeceksiniz,
Partinin binasını, parasını, sosyal medya hesaplarını, araçlarını, çalışanlarını, iletişim olanaklarını kullanacaksınız…
Ama;
Belediye Başkanınız göz altına alındığında kılınızı kıpırdatmayacaksınız,
Ağız dolusu laf saydıran iktidar partisi liderine tek söz etmeyeceksiniz,
Sokağa çıkmayacak,
meydanlarda olmayacaksınız…
Sonra da “SARAYIN ADAMI” denildiğinde üzüleceksiniz!!!
Hadi canım…
#AtatürkteBirleşmeZamanı
#YenidenAtatürkCumhuriyeti
@ozgurozeliletsm@CAOIletisim1
-Devlet Sanatçısı" teklifi almadınız mı?
-Devlet benim ödülümü sıkıyönetim dönemlerinde tırnaklarımı çekerek verdi!
-Kaç yıl yattınız?
-Peyder pey beş yılın üstünde.
-Çok işkence gördünüz mü peki?
-Çook. Benim mesela gördüğüm iskenceden
dolayı on tırnağımın onu da düştü.
-Çektiler mi?
-Falakalardan tabanlarıma vurdukları o sert 8 cisimle tümden uldu!
-Uldu’mu?
-Uldu tabir ederiz.
-Çürüdü tırnaklarım, çekmek zorunda kaldılar.
-Başka?
-Ayağımdan asılmalar, cereyan vermeler, gözü bağlı olarak her türlü hakaretlere maruz kaldım. Ama bir gün ben kalkıp o sopadan bahsetmedim.
-Neden?
-Çünkü o bahsetmem gereken sopa devletin kendi sistemiydi.
-Daha sonra türkülerinizden etkilenip özür dileyen işkenceci oldu mu?
-Hayır. Aksine o kadar işkence çekmeme rağmen özür dilemesi gerekenler benim devletten özür dilemem gerektiğini söylediler!
-Pişmanlık duydunuz mu hiç?
-Eğer pişmanlık duysaydım Aşık Mahzuni Şerif olmazdım.
-Ne soruyorlardı..?
-En çok Alevilerin hangi örgüte bağlı olduklarını soruyorlardı. Alevi oluşum suçumu daha çok arttırıyordu benim. Bir de Deniz Gezmiş’lerin dönemindeki yürüyüşlere sazımla katılmama bozuluyorlardı.
-Peki bunca acı, işkence, dışlanma korkusu sizi "uslandırma" dı mı?
-Aksine daha da bileyledi. Çünkü eğer gerçekten halk ozanıysanız yasadığınız toplumsal gerçeklere dikkat çekmek ve o acıları paylaşmak zorundasınız.
Aşık Mahzuni Şerif
Yaşadığımız çağın Pir Sultan'ı Aşık Mahzuni Şerif'in anısı önünde saygıyla eğiliyorum.
❤️🧿💙
Teğmen Ebru Eroğlu: "Sonuç ne olursa olsun, Harp Okulu'nda kazandığım onuru ve taşıdığım rozeti elimden alamazlar. Bizler önce Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün izinden yürüyen öğrenciler, ardından onun emanet ettiği vatanın silah arkadaşları olduk. Atatürk'ün ilke ve değerlerine bağlı Türk askerleriyiz.🇹🇷🇹🇷
Bugün burada bir kadın avukat konuşabiliyorsa, ben bir Türk kadını olarak dimdik ayakta durabiliyorsam, bunu Cumhuriyet'e ve Atatürk'ün açtığı yola borçluyuz. Bu mirası yaşatmaya ve korumaya kararlılıkla devam edeceğiz." 🇹🇷🇹🇷
BEN DEĞİLİM....!
Tarih: 29 Eylül 1923
Köşkün salonunda oturuyorduk. Paşa büyük bir heyecanla anlatıyordu:
" Bak Latife !... Sana bundan sonrasını anlatayım.
Bu zaferi ben ve birkaç Kumandan kazanmadık. Bir millet kazandı. On binlerce isimsiz kahraman toprağa düştüler. Zafer onlarındır.
Biz görevimizi yaptık. Çok pahalıya satın alınmış zaferden bu millet, sağlam ülkülere bağlanmış bir yurt çıkarmalıdır. İşte bütün mesele burada.
Bazı arkadaşlarım Padişah ve Saltanat taraftarlarıdır. Ben değilim.
Bazı arkadaşlar tekke ve zaviyelerden tüten uyuşturucu fikirlerle milletin yönetilmesinden yanadırlar. Ben değilim.
Bazı arkadaşlarım içkiyi yasak edip, kadını kafesin arkasına ittin mi, her işin kendiliğinden yoluna gireceğine inanırlar. Ben inanmam.
Bazı arkadaşlarım " Kanun mu istiyorsun, işte Şeriat " derler. Ben ise " Hukuk " derim, " Akıl " derim.
Çatışma burada. Yunanı yenmek kolaydı.
Yendik de. Ama, bin yıldan beri üzerinde yaşadığımız bu toprakları vatan yapmak, yani mutlu insanlar ülkesi yapamadılar.
İşte hâlâ da yapamadık.
Şu önümüzde uzanan bin yıllık vatana bak Latife !...
Şu birbirine yaslanmış çürük evleriyle İzmir'e bak, Ankara'ya bak...
Şu harap ve kısır topraklar üstünde bizim sahici bir " Yurt Sahibi " olduğumuzu kime kanıtlayabilirsin ?
Sen Orta Asya'dan kop gel...
Bin yıl bu toprakların üstünde otur...
Bir çivi bile çakma... Sonra da " Vatanım " de...
Bu durumu bizim bir iki budalamızdan başka kime inandırabilirsin ?
Benim bazı arkadaşlarım, toprağını verimli işletmeyen çiftçiyi kınamasını biliyor da, yurdunu şu kasvetli ve harap haline getirmiş yönetim biçimini öpüp başının üstüne koymak istiyor.
İşte mesele bu !... Var olmak, ya da yok olmak meselesi...
Bu dünyada hiçbir devlet böyle beceriksiz, böyle kendi çıkarını bile hesaplanmasını bilmeyen bir devleti, böyle bir kilit noktasında görmek ve tutmak istemez.
" Ya Yunanlılar savaş tazminatını verirler, ya da yine savaşa gireriz " diyorlar.
Savaşla başarılacak bir iş olsa, ben hiç durur muyum ?
Savaşmak benim hünerim değil mi ?
Peki, neden barış istiyorum ?
Bu toprağı hak etmek, bu vatanı hak etmek için...
Yoksa savaş yorgunu bu dünyanın içinde, ortalığı karma karışık etmek elbette mümkündür.
Böyle davranan Napolyon'un eline ne geçmiş ki, bizim elimize geçebilecek ?
Yok Latife yok !...
Bu işin üstesinden gelmek zorundayız.
Bu meclis büyük işler başarmış, bir zafer getirmiştir ama, bir barış kuramaz.
Ben de onlara katılırsam, hiçbir şey yapamayız.
Onların bana katılması gerekli.
Benim gibi düşünmesi, benim gözümde şekillenen yurdu özlemesi gerekli. Meclisten yeni seçimlere gitme kararı isteyeceğim.
Nasıl başaracağıma gelince; doğru düşünmesini biliyorsan ve doğru bir şey yapmak yolunda isen, mutlaka başarırsın... "
Alıntı: Latife Hanım'ın Anılarından
Camiler yeterli, fabrikalar kurun.
İmamhatipler fazla, Fen Lisesi açın.
Sarayları boşaltıp, Üniversite yapın.
Yandaşı bırakıp, çiftçiye destek verin.
TÜRKIYE ANCAK BÖYLE DÜZELIR.!
Uğur Yücel
Mersin’de Yörükler, Özgür Özel’e destek yürüyüşü düzenledi. Yürüyüş sırasında bir kadının okuduğu “Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü” dizeleri katılımcılardan büyük alkış aldı.
ÜLKEMİZİ SOYANLARIN GÖZÜNE GÖZÜNE SOKUN BU YAZIYI!👇
Nazilli Tren İstasyonu'nda, treni karşılamak için bekleyen insanların arasındayız. Ankara'dan gelen trenin son vagonundan inen İsmet İnönü, peronda kendisini karşılayan insanların elini sıkarken, bir çocuk ilişir gözüne..
Beş-altı yaşlarında olan çocuk, elinde testi ve bardakla su satmaktadır. Çocuktan su isteyen İnönü, bardağı teslim ettikten sonra kendisine sorulan bir soruyu yanıtlayıp başını geri çevirdiğinde, çocuğun yerinde olmadığını görür..
İnönü'nün kasabaya gelişinin nedeni, Kurtuluş Savaşı yıllarında Ege dağlarında işgal ordusuna karşı savaşan "Mahmut'un Ali Efe"yi Sultanhisar'daki evinde ziyaret etmektir.
Efe'nin evine gelen İnönü'yü bir sürpriz bekler ; Nazilli İstasyonu'nun kalabalığında bir an görünüp kaybolan su satan çocuk orada, Mahmut'un Ali Efe'nin kapısının önünde gülümsemektedir.
Efe'nin komşusu Terzi Mustafa Bey'in oğlu olan çocuğa adını sorar İnönü : "Hulusi Samim, efendim."
Hulusi Samim, o anı hayatı boyunca hiç unutmayacaktır... En çok da mutlaka okumasını söyleyen İnönü'nün okul masrafları için kendisine verdiği 100 lirayı..
Nazilli İlkokulu'nu bitiren Hulusi Samim, girdiği öğretmen okulu sınavlarında Türkiye birincisi olur. Ne var ki babasının maddi gücü yoktur. Terzi olduğu için "Kesim" soyadını alan babası Mustafa Bey'in bir meslektaşı girer devreye ve Hulusi Samim onun katkısıyla Ortaklar Öğretmen Okulu'na kaydedilir..
1961 yılında, arkadaşlarına her hafta evlerinden zarf içinde gelen harçlıklar dağıtılırken, böyle bir anı hiç yaşamamış olmanın hüznüyle mezun olur okuldan..
Önce Aydın, Atça ilçesi, Kılavuzlar Köyü ilkokulunda görev alır. Ardından Diyarbakır Kayagediği köyüne atanır.
Öğretmenlikteki başarısı öne çıkınca, MEB'nın Halk Eğitim Müdürlüğü'nde görev almak üzere Ankara'ya davet edilir. Bunu fırsat bilerek, Ankara Üniversitesi Kamu Yönetimi'ne kayıt yaptırır..
Memuriyeti ve öğrenciliği nedeniyle yoğun çalışma temposu içinde bir yandan da ders kitapları kaleme alır.. İlkokul ve ortaokulda okutulan "Sosyal Bilgiler" ve "İnkılap Tarihi" kitaplarının kapağında onun adı Samim Kesim yazmaktadır artık..
Özel yayınevleri kendileriyle çalışması için teklif üstüne teklif yapar. O, hiç tereddüt etmeden şu yanıtı verir : "Beni devlet okuttu.Eğitim hayatımı devletin bursu sayesinde tamamladım. Yazdığım kitaplardan telif alamam.."
Kız meslek liselerine alınacak dikiş makineleri için görevlendirilir..
Açılan ihaleyi kazanan firma temsilcisi Hulusi Samim Bey'e ev adresini vermesini ister. "Neden ?" Niye sorduğunda, hediye olarak o yıllarda çok zor satın alınan bir televizyon gönderecekleri yanıtını alır. O an, elindeki tüm belgeleri yırtar ve ihalenin iptal edildiğini söyler..
Gazi Üniversitesi Müzik Öğretmenliği Bölümünde öğrenci olan kızı Feray, bardaktan boşanırcasına yağmurun yağdığı bir akşam vakti okuldan çıkar.. Önünden geçen arabaların yağmur sularını üstüne sıçratması yetmediği gibi, belediye otobüsü de durağa gelmekte gecikmiştir.
Babasının arabasının geldiğini görünce rahat bir nefes alır.. Sıkıntısı sona erecek, ıslanmak bir yana, soğuk kış günü üşümekten de kurtulacaktır.
Otobüs durağına yanaşan araba yavaşlayarak durur ve arka camı usulca aşağı doğru açılır. Pencerede bir şemsiye görünür !.. Şemsiyeyi uzatan Samim Bey, "Al kızım," diye seslenir, sonra da camı kapanan araba uzaklaşır duraktan..
Eve uzun bir süre sonra, sırılsıklam dönen Feray, masasına oturmuş yazdığı yeni ders kitabı için çalışmakta olan babasına dargın ve kızgın bir dille seslenir :
"Baba, ne yaptın sen bu akşam ?"
"-Ne yaptım kızım ?"
"Yağmur altında ıslandığımı gördüğün hâlde beni arabana almadın.."
"-O araba benim değil ki kızım, devletin..
Benim olan şemsiyeydi ve yağmurdan korunman için onu sana verdim !"
🚩CIA, 2006'da ABD kongresine rapor sunarak özetle diyor ki;
"Eğer ABD çıkarı Türkiye'de Federasyon kurdurmaksa, Türkiye oldu bitti bir darbeyle başkanlık sistemine geçirilmeli. Yasama, Yürütme Yargı, Ordu, TBMM devre dışı bırakılmalı" aynen de öyle oldu!
Soner YALÇIN
23 Mayıs2019
OSMANLI İLE CUMHURİYET FARKI BUYDU...
Türk; Yavuz Sultan Selim’e göre, eşek idi...
Türk; Koçi Beye göre, mezhepsiz ecnebiydi...
Türk; Hoca Saadettin Efendi’ye göre, leşti, hilebazdı, aşağılıktı...
Türk; Naima’ya göre, azgındı, çirkindi, kabaydı, cahildi...
Türk; Nef-i’ye göre, Allah’ın irfan pınarını yasakladığıydı...
Türk; Baki’ye göre, kabaydı...
Türk; Hafız Çelebi’ye göre, baban bile olsa öldürülmesi gerekendi...
Türk; Sadrazam Kuyucu Murat’a göre, başı vurulması gerekendi...
Türk; Aksaraylı Kerimettin Mahmut’a göre, hunhar köpekti. Me’lundu...
Türk; Merzifonlu Seyyit Abdurrahman Eşref’e göre, eşsiz bir gaddardı...
Türk; Gelibolulu Mustafa Ali’ye göre, pasaklıydı, çirkindi...
Türk; Taşlıcalı Yahya’ya göre, soyu kuruyasıca idi...
Türk; Büyükelçi Moralı Çuhadır Ahmet’e göre, hayvandan farkı olmayandı...
Türk; Tokatlı Nuri’ye göre, şehir dili bilmez hayvandı...
Türk; Şeyhülislam Mustafa Sabri’ye göre, tiksinti duyulandı...
Türk; Vahdettin’e göre, dini, soyu sopu, yurdu belirsiz, cahiller sürüsüydü...
Siniriniz bozulmasın devam etmeyeyim!
Osmanlı...
– Ermenilere, “Millet-i Sadıka”...
– Araplara, “Kavm-i Necip”..
– Rumlara, “Romalı” anlamına gelen “Romeos” derken Türkler’i böyle aşağıladı.
Peki, Türk kendini nasıl görüyordu?
Türk’ün hali
“İlk ders beni şaşırtmıştı. Bu bölük, o zamanki milletin bir parçasıydı. Hepsi de Anadolu köylüleriydi. Biz Anadolu köylüsünü dindar, mutaassıp bilirdik. Halbuki bu gördüklerim sadece cahildiler.
Fakat asıl şaşkınlığım ikinci derste oldu. Daha ilk sual cevaplarda anlaşıldı ki, bu askerler yalnız hangi dinden olduklarını değil, hangi milletten olduklarını da bilmiyorlardı.
‘Biz hangi milletteniz’ deyince her kafadan bir ses çıktı:
‘Biz Türk değil miyiz’ deyince de hemen, ‘Estağfurullah’ diye karşılık verdiler.
Türklüğü kabul etmiyorlardı.
Halbuki biz Türk’tük. Bu ordu Türk Ordusu’ydu. Türklük için savaşıyorduk. Asırlarca süren maceralardan sonra son sığınağımız ancak bu Türklük olabilirdi.
Fakat ne çare ki bu “biz Türk değil miyiz?” diye sorunca “Estağfurullah” diye cevap verenlerin görünüşe göre Türk demek Kızılbaş demekti.(...)
Dininde, milliyetinde birleşmiş olmayan bu bölük, dersler ilerledikçe görüldü ki, devletin şeklini, devletin adını, padişahın ismini, devletin merkezini, başkumandanını ve onun vekilini de bilmemektedir.
Hele iş, vatan bahsine dönünce büsbütün karıştı. Kısacası, vatanımızın neresi olduğunu bilen yoktu. Yahut da bütün bilgiler, belirsiz, köksüz, şekilsiz ve yanlıştı...”
Şevket Süreyya Aydemir (1897-1976), hayat öyküsünü yazdığı “Suyu Arayan Adam” kitabında böyle anlattı Türkleri...
Vatandaşlık Bayramı
Falih Rıfkı Atay (1894-1971), “Batış Yılları” adlı eserinde kendi kuşağını Osmanlı’nın son çocukları olarak tanımladı:
“Kendime ilk defa ne zaman ‘Türk’ dediğimi pek hatırlamıyorum. Bizim çocukluğumuzda ‘Türk’, kaba ve yabani demekti. İslam ümmetinden ve Osmanlı idik. İlmihallerde baş dersimiz ‘din ile milliyetin bir olduğunu’ öğrenmekti.
‘Vatan’ sözü yasaktı. Onu ben büyüyüp de Namık Kemal’i okuduğum günlerde kitapta gördüm. Kulağımla ancak Meşrutiyet’te duydum.
Biz padişah kulları idik. Okul çıkışlarında her akşam sıraya girer, ‘Padişahım çok yaşa’ diye bağırırdık...”
Buraya kadar yazdıklarımın kuşkusuz amacı var:
Mustafa Kemal de, Osmanlı’nın son kuşağındandı. Türk’ün, Osmanlı iktidarı tarafından nasıl aşağılandığını yaşadı. Osmanlı münevverlerinin Babıali’de “Türk” sözünü Arap aksanıyla ifade ederek “Terk” diye yazdıklarını unutmadı. (“Terk” sözcüğünün çoğulu Arapçada “Etrâk” demekti; ve Türklere, “İdrâki biidrak” -anlayışsız Türkler- diyorlardı!)
Oysa...
Türk; Atatürk’e göre, yıldırımdı, kasırgaydı, dünyayı aydınlatan güneşti. Bu sebeple...
91 yıl önce...
Tarih: 23 Mayıs 1928.
TBMM, 1312 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu’nu kabul etti. Böylece...
Asırlardır hor görülen Türk, yurttaşlık payesiyle onurlandırıldı.
Osmanlı ile Cumhuriyet farkı buydu...
Bugünlerde...
“Osmanlıcı” geçinen kimi AKP’liler, Ekrem İmamoğlu’nun “Türk” değil, “Rum” olduğunu ima ederek onu aşağılamaya çalışıyor! Demek ki artık...
“Türk”, Osmanlı’da olduğu gibi aşağılanan-horlanan değildi.
Zamanın ruhu değişmişti: Türk; uluydu, yüceydi...
Atatürk başarmıştı.
Vatandaşlık Bayramınız kutlu olsun.
Deniz Baykal'ın kaseti ortada yokken, 8 ay önce İsveç'te bir enstitü rapor yayınladı. Deniz Baykal'ı kaset ile istifaya zorlayıp yerine Kemal Kılıçdaroğlu getirilmezse AKP, PKK açılımı yapamaz, yapsa da başarılı olamaz.
Mutlak Butlan Kılıçdaroğlu'nun bu görevini tamamlamak içindir ama CHP'yi değil AKP'yi dağıtacak.
Teslim olmayacağız” diyorsanız…
“Geri adım yok,” diyorsanız…
“Baba evini terk etmeyeceğiz” diyorsanız…
“Direneceğiz” diyorsanız…
“Millet bizimle” diyorsanız…
“Mücadeleye devam” diyorsanız…
Sözlerinizin arkasında durmalısınız.
Bu saatten sonra uzlaşmak, hem muhalefet birlikteliğini, hem toplumsal desteği, hem iddianızı kaybetmenize yol açar, üç yıllık emeklerinizi ve seçim başarısını heba eder, bu kararı aldıranların ekmeğine yağ sürer, amaçlarına ulaşmalarını sağlar.
Mustafa Kemal’in Askeri olmak, O’nun gibi düşünmek, O’nun gibi kararlı ve cesur olmaktır!
#MutlakButlanaHayır
#AtatürkteBirleşmeZamanı
#YenidenAtatürkCumhuriyeti
@herkesicinCHP
1973 yılında Özel Harp Diresi tarafından Sadi Bey Kod adıyla Kıbrıs’a Mağusa Mücahit Tabur Komutanı olarak görevlendirildi. Kıbrıs Barış Harekâtı’nda 8000 kişilikYunan ve Rum Milli Muhafızlarına karşı 252 kişilik Mücahit ve Mağusa halkı ile birlikte Mehmetçik Mağusa’ya gelene kadar 1 ay boyunca Mağusa Kalesini savundu ve Rum Kuvvetlerine teslim etmedi. Kaleye sığınan 10 bin kişilik sivil Halkı imha edilmekten kurtardı. Ve Mağusa şehrine Gazilik ünvanını kazandırdı. Bu Kahramanlıklarından dolayı Kıbrıs Türkü tarafından Mağusa girişine heykeli yaptırıldı. Efsane Komutan E. Kur. Kd. Albay Oğuz Kalelioğlu