Şarkı söylemek içimizde biriken sözcükleri atmak gibi. Kalbimizi genişleten, bizi biz yapan…
Uzundur bir arada olan ve tınıların gölgesinde buluşan biz, hikâyeler anlatmak istiyoruz.
Bizi bir araya getiren, hâlâ büyüleyen İstanbul’a yaslanarak…
#sezenaksu#alaturka
Şarkı söylemek içimizde biriken sözcükleri atmak gibi. Kalbimizi genişleten, bizi biz yapan…
Uzundur bir arada olan ve tınıların gölgesinde buluşan biz, hikâyeler anlatmak istiyoruz.
Bizi bir araya getiren, hâlâ büyüleyen İstanbul’a yaslanarak…
#sezenaksu#alaturka
Bu şarkıyı Hatay’da birçok kişi bilir. Çok üzücü bir hikayesi olsa da yıllarca düğünlerde çalınan anonim bir ağıttır aslında.
Hemşerimiz Selin Sümbültepe şarkıyı yeniden yorumladı ve Hatay’ın güzel mekanlarında klip çekti.
Ben çok beğendim mutlaka dinleyin 🙏🏽
https://t.co/3s3FaRbKCw
2009 Suriye, Şam. Emevi Camii’nin arkasında bulunan Navfara kahvesi günlük uğrak yerimdi. Bunun nedeni her gün akşamüstü gelen hakavi yani hikaye anlatıcısıydı.
Nureddin Zengi’den Selahaddin Eyyubi’ye, Baybars’tan Kılıçarslan’a anlatırdı hakavi. Buradan çıkar Emevi Camii’ne geçer, avlusunda uzun uzun o muhteşem mozaikleri izlemeden de ayrılmazdım. İçinde de her seferinde yeni detaylar keşfederdim. Diyarbakır Ulu Camii ile kardeştir bu cami. O nedenle oradayken daha bir evimde hissederdim kendimi. Ezanın koroyla okunduğu tek camidir dünyada.
Cami çıkışı koşar adım Hamidiye Çarşısı’na, Muhallebici Bektaş’a uğrardım. Çünkü Şam’ın en güzel muhallebisi ve dondurması Bektaş’ta olur, hep günlük hep taze. Oradan Matam Ebu Kemal’e ya da Bab Toma’da Naranj’a akşam yemeğine giderdim. Naranj… Dünyanın en lezzetli humusunu yediğim şahane mekan. Vakit geç olunca, uyku da yoksa atlar bir taksiye doğruca Kasyun Dağı’na giderdim; kazıklanacağımı bile bile çay, kahve ya da salep içmeye. Fiyatlar o kadar ucuzdu ki mesela bir kahve bizim paramızla 20 lira falan tutardı, kazıklansanız dahi acıtmazdı canınızı öyle.
Bazı sabahlar sokakta kahvaltı olarak satılan az şekerli künefe, haşlanmış iri bakla ki böyle tek tek alır, tuz - kimyon karışımına batırıp kenarından ağzınıza sıkıp yerdim. Kalın kabuğunu yememiş olursunuz baklanın böylece. Bir de yine Emevi Camii’nin arkasındaki dar sokaklarla çevrili, yürümesi doyumsuz yol üzerindeki kruvasancı… Allah’ım bu nasıl bir lezzet derdim her seferinde. Peynirlisi, çikolatalısı ve sadesi vardı. Sımsıcak, yediğinizde bedeninize mutluluk hissi yayan büyülü bir tattı. Ne Viyana’da ne de defalarca gittiğim Paris’te yemedim böylesini.
Dünyada insan hayatının kesintisiz devam ettiği en eski, en kadim şehir Şam. Tabi biz Şam diyoruz ama gerçek ve doğru adı Dimaşk. Tarihçi İbn-i Asakir’in 81 cilt boyunca tarihini anlattığı, insanlığın en kadim şehirlerinden biri. Seyyide Rukayye ve Seyyide Zeynep türbe ve mescitleri nadiren uğradığım ama bende merak uyandıran, daha çok gözlem yaptığım yerlerdi. Kasyun Dağı’nın eteklerinde kaybolmak, Kâh Muhyiddin İbni Arabi’ye, kâh bir Eyyubi ya da Memlûk dönemi esere rastlamak şehirdeki en büyük keyiflerimdendi. Kanuni Sultan Süleyman’ın yaptırdığı Süleymaniye Camii, Mevlevihane, Osmanlı mezarlığı ve başka bir çok Osmanlı eseri beni çok cezb ediyordu.
Son Osmanlı padişahı Vahdeddin İtalya San Remo’da vefat ettiğinde Türkiye cenazesini kabul etmemiş. San Remo esnafına olan borcundan dolayı da zaten esnaf cenazesine rehin koymuş. Sonrasında Tunuslu birkaç tacir padişahın esnafa olan borcunu ödemiş ve ardından cenaze bir şekilde Şam’a yollanıp defnedilmiş. Burada daha birçok son dönem Osmanlı hanedan mensuplarının ve eşlerinin kabirleri var. Mezarlık bekçisi gidince tek tek gezdiriyor kabirleri. Kabirde yatanın Türkçe tanıtımını yaptıktan sonra her seferinde “el Fatiiihaa” diyip dua ettiriyor ve kendisi de ellerini açıp mırıldanıyordu. Sonradan öğrendim, Ermeni ve Hristiyanmış bu sevimli amca. Kim bilir nasıl bir hikayesi vardı? Şam’daki bir diğer sık uğrak yerim Arkeoloji Müzesi’ydi. Portakal ağaçlarıyla süslü bahçesi muhteşemdi. Kentin görkemli Helen ve Roma dönemlerinin birbirinden güzel eserleri eşlik ediyordu beyaz çiçekli ve mis gibi kokan portakal ağaçlarına.
Şam… Uzak düştüğüm yasemin kokulu şehir. Cumbalı evleriyle Bursa kadar, Edirne kadar bizden olan Şam-ı Şerif. Ne kadar ulaşılmazsın artık. Rüyalarıma bile girmiyorsun. Bazen gözü karartıp gideyim Beyrut’a, oradan deneyeyim şansımı, gideyim diyorum. Sonra her seferinde vaz geçiyorum. Bilmiyorum belki de artık eskisi kadar cesur değilim bu konularda. Hamidiye Çarşısı’nı, Emevi Camii’ni, Navfara’yı, Bab Toma’yı, Abbasiyyun Meydanı’nı ve hatta Kasyun Dağı’ndaki kazıkçı kafeleri çok özlüyorum. Selahaddin Eyyubi’nin komşusu ilk hava şehitlerimizin kabirlerini merak ediyorum. Belki birgün yine kavuşuruz diyorum ama ne Şam eski Şam ne ben eski ben olur muyuz bilmiyorum.
Şimdilik elveda güzel Dimaşk.🌿
📷@enginguneysu
Akantüs / Hatay’a Ağıt tüm platformlarda yayında!
Akantüs bitkisinin hikayesini duyduğumda çok etkilenmiştim . Bu isimde bir şarkı yazmaya karar verdiğimde yuvamız henüz yıkılmamıştı. Kalbim yana yana döktüm içimi sözlere.
İyi seyirler❤️🩹🙏🏻
https://t.co/K2TgAdg1gg
İstanbul'da yaşayan sevgili kadın arkadaşlarımız! 🩷
Depremden sonra İstanbul'a taşınmak zorunda kalan Hataylı genç kadın arkadaşlarımıza buradaki tecrübelerimizi, okul ve iş hayatımızı, sosyal-ekonomik zorlukları, kolaylıkları ve üstesinden nasıl geldiğimizi anlatarak onları bir nebze olsun rahatlatıp cesaretlendirmek çok önemli.
Alanında yetkin, meslek sahibi, ev kadını ve öğrenci arkadaşlarımız birbirleriyle tanışarak hem sosyal alanda hem de iş alanında çevre edineceklerdir.
Bu yüzden kasım ayının ilk haftasında planladığımız "Hataylı Kadınlar Dayanışıyor" etkinliğinin ikincisine katılımınız bizi çok mutlu edecek.
Bir iki gün içinde, etkinliğin tam tarihi ve yeri belli olduğunda haber vereceğiz. Tüm kadın arkadaşlarımızın katılımını bekliyoruz 🙏
Dün evime sivil polisler geldi, özel soruşturma bürosu ifademin alınması için zorla getirme kararı çıkarmış. Bu paylaşımım nedeniyle TCK 216. madde kapsamında halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama suçu isnat ediliyor. Savunmamda daha ağırlarını anlatacağım!
Yorum sizin…
Suriyeli ailenin bir hikayesi var…
9’u çocuk 18 kişilik üç aile kalıyordu bu iki çadırda.
Sevgi parkını boşaltacağız tehditlerinin bir gün sonrasında 1 Mart’ta doğum başladı çadırda. Ambulans bile gelmediği için kadını yürüterek götürmek zorunda kaldık arabaya kadar.