Şu anda ana muhalefet diye bildiğimiz türün de nesli tükendi.
İkiye bölündü; ikisinin de ne yaptığı, ne işe yaradığı, neyi temsil ettiği giderek daha az anlaşılıyor.
Bir yerde iyi de oldu. Çünkü Türkiye’ye katkılarından çok verdikleri zararlarla gündeme geliyorlar.
Son olarak, Cumhurbaşkanı adayı olan ve çok ciddi yolsuzluk suçlamalarıyla tutuklu yargılanan bir belediye başkanının eşinin, Türkiye’nin en pahalı tatil bölgelerinden birinde tatil yaparken görüntülenmesi tartışılıyor.
Mesele, ortaya çıkan tablonun hem maddi hem manevi açıdan düşündürdükleridir.
Sıradan bir Türk ailesini düşünelim.
Ailenin reisi tutuklansa, üstelik çok ağır suçlamalarla karşı karşıya kalsa, o evde yalnızca hukuki bir sarsıntı yaşanmaz. Ailede adeta yas havası oluşur; herkes birbirine kenetlenir. Bir yandan da “Bundan sonra nasıl geçineceğiz, hayatımızı nasıl sürdüreceğiz?” telaşı başlar.
Burada ise kamuoyunun gördüğü bambaşka bir tablo:
Eş tutuklu, suçlamaların merkezinde çok büyük miktarlarda para ve kamu kaynakları var;
fakat ailenin hayat standardı sanki hiçbir şey olmamış gibi devam ediyor.
Bu görüntü insanın aklına iki soru getiriyor:
Birincisi, böylesine ağır yolsuzluk suçlamaları ve uzun bir tutukluluk sürecinin ortasında, kamuoyuna yansıyan bu kaygısızlık ve mutluluk tablosu nasıl açıklanmalıdır?
İkincisi ve devletin cevaplaması gereken asıl soru:
Bu ekonomik rahatlığın kaynağı nedir?
Aile yapısının ve aile dayanışmasının özellikle vurgulandığı bir dönemde, böylesine ağır bir süreçte sergilenen bu hayat tarzının manevi tarafını da konuşmak gerekir.
Ama maddi tarafı konuşmakla yetinmemek, araştırmak gerekir.
Çünkü ortada yalnızca bir tutukluluk değil; kamu kaynaklarının kullanımı ve çok büyük miktarlarda para üzerinden yürüyen ciddi bir yargılama var.
Gerçi onlara göre 1483’te fethedilen İstanbul’da deniz olduğundan da haberleri yoktur belki.
Kimin denize girdiğini tartışmak kolay.
Asıl mesele, o hayatın hangi kaynaklarla hiç değişmeden devam edebildiğidir.
Onu da magazin sayfalarının değil, devletin ilgili kurumlarının araştırmasını beklemek herhâlde vatandaşın hakkıdır.
İsmail Kılıçarslan kitabın ortasından konuşmuş.
Hep söyledik, yine söyleyeceğiz.
Cemaatler ve tarikatlar bu ülkenin çimentosudur.
Birkaç tane çürük yüzünden koca bir çuval çöpe atılır mı?
Suistimale yol açan sistemi kim neden kurmuştur?
Asıl suistimal Atatürk suistimali değil midir?
Ağzına sağlık @kilicarslan_is
Küçük gördüğün muhtemelen
senin bişlmediğini biliyor, sen de olmayan on da var,
senin yapamadığını yapıyor olabilir.
Hiç kimseyi ve hiç bir şeyi hor ve küçük görme...
Aksi halde sen küçülürsün.
Zira küçük gördüğün şey senin küçüklüğündür!
Başörtüsü mücadelesini kazandık ama tesettürü kaybettik!
Bu, İslâm’ın protestanlaştırılması projesidir.
Adaletin, hukukun, kul hakkı duyarlılığının, ahlâkın ve ahlâkın ve ahlâkın olmadığı yerde İslâm olmaz!
Bizim yeniden Müslümanlaşmamız lazım!
Bu abimize kulak verin!
“Eskiden bir televizyon alabilmek için benden kefil olmamı isteyen adam,
bugün geliyor televizyonunu alıyor, klimasını alıyor; yüzüme bile bakmıyor!
Eskiden ev telefonuna kilit vuran adam, bugün 20 tane telefon faturası ödüyor; ben fakirim diyorum.
Hem yiyeceksin, hem inkâr edeceksin; Allah çarpar!
Allah Reis'e uzun ömürler versin! Böyle bir halkın içinde de Allah sabırlar versin!”
Birileri çıkmış, bana Japon toplumunun ahlakını övüyor. Komşusundan bile haberi olmayan, sadece çıkar ilişkisi kuran bir toplumun hangi ahlakından bahsediyoruz?
Bu insanlar Türkiye’de Müslüman bir aileye konuk olduklarında yaşadıkları misafirperverlik karşısında şaşkına dönüyorlar. Japonya, dünyaya gelmek istediğim en son ülkelerden biridir. İyi ki Türkiye’de dinine bütün bir ailede dünyaya gelmişim.
Birçok arkadaşımın yurt dışına gidip de ardına bakmadan ülkesine döndüklerine şahit olmuşumdur. Tabii bu arkadaşların dinine bütün aile yapıları var. Türkiye’de ateist bir aile ve arkadaş çevresinde yaşıyorsanız orası başka; o zaman dışarıda yabancılık çekmiyor olabilirsiniz.
Ramazan aylarını dolu dolu geçiren bir ailede dünyaya gelmiş ve büyümüşseniz, camiye gidip namaz kılmışsanız, siz ülkenizden başka hiçbir ülkede yaşayamazsınız.
UYARI / YORUM
12 YILLIK ZORUNLU EĞİTİM ÜLKEYİ İNTİHARIN EŞİĞİNE SÜRÜKLÜYOR, DERGAL SON VERİLMELİDİR!
12 yıllık zorunlu eğitimi yok etmezseniz, ülkeyi yol edecek dinamitleri döşemiş olursunuz…
• Sosyoloji çöker: Diplomalı işsizler ordusu sosyal yıkımların yaşanmasına neden olur…
• Aile çöker: Evlilik yaşı 30’u aşar, kimse çocuk yapamaz, aile çöker…
• Millet biter: Ailenin çökmesi, nüfusun geriye saymasını, milletin devamını tehlikeye sokmasını ve ülkenin intihara sürüklenmesini getirecektir…
• Toplum çöker: İşsizlik ve ailevî sorunları, toplumu çökmenin eşiğine sürükler…
• Sanayi çöker: Ara eleman bulunamaz, göçmenlerle savaşan partiler bile dışarıdan göçmen ithal etme yarışına girerler…
Lütfen bu ülkenin SAHİPSİZ olmadığını gösterin: Çocuklarımızı kültürel ve entelektüel olarak intihara sürükleyen, ülkemizin geleceğini karartan 12 yıllık kesintisiz eğitime derhal son verilmelidir.
Zorunlu eğitimin kendisi sorunludur ve görüldüğü üzere toplumun temeline döşenmiş patlamaya hazır/anan bir bombadır.
@RTErdogan@Yusuf__Tekin@farukyelkenci@YuksekogretimK
Bu bir sinema sahnesi değil...
Burası Gazze: Bir bomba düşüyor, gökyüzü toza bulanıyor ve bir çocuk, ölüm ile enkaz arasında bisikletiyle kaçıyor…
Gazze'li mazlumların her gün yaşadıkları kıyamet sahnesi bu!
Bir Ömre Sığan Direniş
(Okunası bir yazı)
"O, kırılamayacak kadar yaşlıydı ve evcilleştirilemeyecek kadar gençti."
— Kris Kristofferson
Daha 26 yaşında, gencecik bir kadın... Sahnenin karanlığını delen mavi gözleri ve çağlar boyu süren sessizliği yaran sözleri yüzünden, Madison Square Garden'ı dolduran on binlerce kişi tarafından dakikalarca yuhalandı. O ise başı dik bir şekilde durdu; ellerinde yalnızca meşaleleri eksik olan bu kalabalığı sükûnetle seyretti.
Dostu Kris Kristofferson yanına geldi ve kulağına eğilerek, “Bu p.çlerin seni aşağı düşürmesine izin verme.” diye fısıldadı. Kadın kararlıydı. “Düşmedim ki.” dedi, mikrofonu eline aldı. Kakofoniyi bastıran sesi yankılandı ve geriye, ebediyete kalan yalnızca o ses oldu.
Ailesi ona, İngiliz işgaline direnen İrlandalı bir kahramanın adını vermişti. O da bu isme yakışır bir duruş sergiledi. 1992 yılında, Katolik Kilisesi bünyesinde yıllarca süren ve örtbas edilen çocuk istismarına en çarpıcı tepkilerden birini verdi. Katıldığı canlı yayında kameraya bakarak, “İyiliğin kötülüğü yeneceğine inanıyoruz. Gerçek düşmanla savaşın.” dedi ve ardından Papa II. Jean Paul'ün fotoğrafını yırttı.
Bugün Katolik Kilisesi, en üst düzeyde bu yapısal istismarların varlığını kabul ediyor. Konuyu ele alan filmler Oscar ödülü alabiliyor. Fakat otuz yıl önce bu gerçeği haykıran tek bir cesur insan vardı: Sinéad O'Connor.
Sinéad, o günlerde henüz “iptal kültürü” (cancel culture) diye bir kavram yaygınlaşmamışken fiilen "iptal edildi". Kendisi de bir Katolik yurdunda büyümüştü. Yaralarının kaynağı dolaylı mıydı, doğrudan mıydı bilinmez; ancak kariyerini geri dönülmez biçimde sarsan bu tavrının manevi bereketini, yıllar sonra Müslüman olarak yaşamış olabilir.
Müslüman oluşunu şu sözlerle duyurmuştu:
«“Müslüman olmaktan ötürü gurur duyduğumu ilan etmek isterim. Bu, zekâ sahibi herhangi bir ilahiyatçının yolculuğunun doğal son durağıdır. Kutsal kitap araştırmalarının hepsinin yolu İslam'a çıkar; çünkü o, diğer tüm kitapları gereksiz kılar. Bana başka bir isim verilecek ve bu Şehadet olacak.”»
Şüheda Sadakat ismi ve başörtüsü, özünde hakikatin savunucusu olan Sinéad'e çok yakışmıştı. Onun söylediği “Nothing Compares 2 U” adlı şarkıdaki şu dizeler ise bambaşka bir anlam kazanmıştı:
«“Anne, arka bahçeye diktiğin bütün çiçekler, sen gidince öldü.”»
Geçen yıl oğlunun hayatını kaybetmesinin ardından yaşadığı derin acının yüküyle bu dünyadan göç etti.
Allah rahmet eylesin. Mekânı cennet olsun.
Ruhuna El-Fâtiha...
İslam’ı kabul ettiğini açıklayan Amerikalı şarkıcı Jennifer Grout, duygusal bir sesle Fatiha Suresi’ni okuyor.
Hakikatin ışığı bütün karanlıkları delmeye muttedir
..........
Sevgimi, şefkatimi ve sabrımı bugüne kadar nerelerde cömertçe harcadığımı düşününce anladım; bu hazineleri yanlış yerde kullanmak meğer insanın geleceğinden çalınan güvenmiş... 🥀
Ⓜ️.........
______
“Ne güzel söylemiş Sezai Karakoç;
“Baharı yaz uğruna tükettik,
Aşkı naz uğruna.
Ve papatyaları seviyor sevmiyor uğruna,
Derken ömrü tükettik bir hiç uğruna…”
Ⓜ️______
Dünyada 11 ilde, sadece 2 yıl içinde 550 bin konutu inşa edip vatandaşına teslim eden tek devlet Türkiye’dir. 🇹🇷
AHBAP’a rağmen Devlet-millet el ele vererek, asrın felaketini asrın dayanışmasına dönüştürdük. @murat_kurum