Deniz Göktaş’ın mizahındaki hipokrize insan şapka çıkartıyor.
Düşünsenize cezaevinde izlediği iktidar yanlısı yayınlarda kendisine “milli/dini değerleri aşağılayan komedyen" denilerek sövülüyor fakat aynı yayınlarda Trump’a övgüler diziliyor. Trump’ın varlığı Türkiye için büyük bir şans yani o derece. Uğruna serilen kırmızı halılarda toz yok, daha 8-9 ay olmamıştır Gazze’yi ilhak edip sahilinde otelleri dikme hayali kurduğu videosunu yayınlayalı…
O dost Trump, bu da kuyu tipi ceza evlerinde bıyıkları süt içerken kedi gibi olmasın diye makas arayan 32 yaşında bir genç.
Sizin dini hassasiyetlerinizin abv ya :)
Vakarlı bebe kurban rolüne soyunmuyor ve bağırmıyor. En büyük hakkı olan özgürlüğü elinden alınmış olsa da Siyonist dostu köşegen kafa Trump’ı bir güzel yere çalıyor peşi sıra onun dostlarını da. Neticede Epstein’le anılan herkes bunu hakkeder, hele siyonist dostuysa bizim dostumuz olamaz değil mi kutsallardan helva yapıp yiyenler?
Kutsallarla alay edenlerin hesabını da sormuş işte. Bu çocuk daha bize ne yapsın.
Karatepe Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’ndan selamlar.
Size bu satırları hemen yan hücremden gelen “Aşkın mapushanee, içindee ben mahkum” dizeleri eşliğinde yazıyorum.
Bir düzeltmeyle başlayayım; tanımadığım ve görüşmediğim bir avukat “Deniz bizi unutmayın dedi ” gibi bir bilgi yaymış. Ne böyle bir duygum var ne de öyle bir talebim oldu. Aksine sürekli beni paylaştığını öğrendiğim arkadaşlarıma şu mesajı yolladım: “Abartma be king, yaz böyle geçmez.” Hazır hayatımın ilk tekzibini yapıp kendimi bir şey sanmışken hız kesmeden ikinciyi de yapayım. Biraz gecikmeli olacak ama tutuklandığımı öğrenince söylediğim “neşemizi çalamazlar” mesajını tırnak içinde olduğunu vurgulayarak söylemiştim. Nöşömözü çolomozlor gibi. Ama adliyeden Twitter’a ulaşana kadar yolda ironik tırnaklar kaybolmuş. Bana bu haberler geç geldiği için özetle şöyle diyebilirim; romantik, arabesk ya da talepkar bir cümle duyarsanız bilin ki doğru değildir. Çünkü ruh halim — olumlu anlamda — üçünden de uzak.
Evet, Çorlu’da birinci ayımı doldurdum. Ankara, Çorum, Antalya ve İstanbul’dan sonra en çok vakit geçirdiğim şehir Tekirdağ oldu. Beş Şehir’i tamamladım. Gelirseniz gezdiremem ama şehrimizin en çok ziyaret edilen noktası olan cezaevine çoğu Tekirdağlıdan daha hakimim. En iyi köfteciyi herkes bilir.
Moralim yerinde, sağlığım iyi. Bir ay boyunca kötü hissettiğim tek bir an bile olmadı. Tabii ki cezaevi romantize edilebilecek bir yer değil. Bunu herkes bilir. Monopoly’de bile kodese girince sinir krizi geçiren arkadaşlarım oldu. Yine de adettendir, benden de duyun; cezaevine girmeyin mecbur kalmadıkça.
Aile, arkadaşlar, iletişim ve seyahat özgürlüğü, gözetlenmediğim bir oda, güneş, sahne, sokakta yürümek gibi mahrumiyetlerin yanında önemini burada anladığım şeyler de oluyor. Klavye ve bıyık makası benim için önemliymiş. Klavyeye hazırlıklıydım ama bıyık makası sürpriz oldu. Berber prosedürünü öğrenene kadar bıyıklar ağzımı kapattı. Kantin listesinde olmamasına rağmen şansımı deneyip “Bıyık makası?” diye dilekçe yazdım; cevap verilmeyen tek dilekçem oldu. Bir filmde dev makası olan bir adam gördüm. Çok özendim. Hayatımda ilk kez canım makas çekti. Neyse ki bıyı��ım Türkiye’de övgü alabileceği en kritik kişiden övgü aldı; ziyarete gelen Erkan Baş’tan.
Özetle cezaevine girmemeye çalışın ama işinizi olması gerektiği gibi yapmanın karşılığı buysa en huzurlu uykular burada uyunuyor. Sonraki gün yapacak işinizin ya da verilmiş sözünüzün olmaması da cabası.
Kaldığım cezaevi “Kuyu Tipi” olarak biliniyor. Bu konuda uzmanların, avukatların ve uzun süre tecrübe etmek zorunda kalmış insanların yazdıklarını okumanızı tavsiye ederim. Benim kısa süreli gözlemim; güneşsizlik, havasızlık ve sosyal izolasyonun kalıcı fizyolojik ve psikolojik zararlar vermesi kaçınılmaz. Sayımlar dışında insan sesi duymadan günleri, haftaları geçen mahkumlar var. Cezaevi deyince aklımızda canlanandan çok daha yalnızlaştıran bir sistem.
Ben belki kısa süreli olacağını umduğum için dışarıda da bazen yaptığım goblin moduna geçerek şimdilik uyum sağladım. Ama öğlen 7 metrelik duvarları olan avluda yüzüme gelsin diye güneşle köşe kapmaca oynamam gerekiyor. Yolu bir şekilde bu kuyuya düşen güvercin* ve dev çekirgeler duvarları aşamadıkları için benimle beraber kalıyorlar, haklarında CİMER şikayeti olmamasına rağmen. Yalnız hissettirmiyorlar. Gönderdiğiniz kitap kargoları ve şimdiden plastik komodinimin iki çekmecesini dolduran mektuplar hayatımdaki en kalabalık zamanımı yaşamamı sağladı hücrede. Hepsini okudum mektupların, kalışım uzarsa cevap da yazacağım. Yakın arkadaşlarımdan “Niye cevap yazmıyorsun şerefsiz, bu sefer turnede olmadığını hepimiz biliyoruz” tarzı mektuplar gelmeye başladı. WhatsApp’tan kurtuldum, bu sitemden kurtulamadım. Kitap hediyeleri ve mektuplarla memurlara ek mesai çıkardık. Size de, şikayet etmeden hızla yardımcı olan memurlara da teşekkürler.
Düzenli ziyarete gelen avukatlar da nefes oluyor. Cezaevinin yıldızları onlar. Ton balığını cezaevi kantinine ekleten avukatla tanıştım, çok heyecanlandım. Burada Oğuzhan Uğur’dan daha popüler. Dışarıya dair haberleri de onlardan alıyorum.
Okul arkadaşlarım başta olmak üzere dışarıda destek olan, dayanışma gösteren herkese de çok teşekkürler. Sabah 8 sayımlarında memurlar gelene kadar uyanık kalabilmek için “Bugün kim tutuklandı” temalı programlar izlemeye alışmışken, bir sabah ODTÜ Mezuniyet pankartlarıyla uyandım. Gözlerim doldu ilk kez. İyi ki varsınız. Athena Gökhan’ın törende benle ilgili yaşadığı kafa karşılığına çok güldüm. Sansürcü Punkçı da Türkiye’ye kısmetmiş.
Anarchy in THE UK
AcunMedya in Turkey
Böyle diyorum ama NATO ve Dünya Kupası bittiğinden beri Masterchef izliyorum. Açar açmaz orada da bir Karadenizli kazandı. Bütün ülkeyi kısık ateşte karadenize ettiler. (Deniz içerde şimdi ne şaka malzemesi biriktirmişsindir? Aynen kardeşim ful böyle notlar alıyorum, özür.) Burçin ve Tolğa favorim.
İlk hafta ülkeme dair moral tazelemek için Aktroll kanalları izledim; NATO Zirvesi Özel. Programlarda önce bana sövüp ahlak dersi veriyorlardı, sonra Donald Trump övüyorlardı, Türkiye için büyük şansmış varlığına duacılar. Ben de dersimi aldım.
“Değerleri aşağılayan komedyen” den, “Değerli dostum”a terfi etmek için eksiklerim:
- Epstein ile kanka olmak
- Gazze’yi Netanyahu ile birlikte tatil köyü yapma vaadi
Bir kelime şakası ve bir didaktik çıkış yaptığıma göre aylık güncellememi sonlandırabilirim. Hala kararlıyım, Moby Dick’i bitireceğim. Geçen öyle yazdım ama elime geçmedi henüz. Diğer kitaplar geldi, Moby Dick hala kontrolde. Cezaevi okuma komisyonu da bitiremiyor, bela bir kitap. Aslında cezaevi kütüphanesi çok iyi, Chomsky bile var. Belki o da Epstein kontenjanından girmiştir.
(*) 2 haftadır benimle yaşayan güvercin Leo ile tanıştığımız günün öyküsünü yazdım, Uğur Gürsoy Uykusuz Ağustos sayısında çizdi. Benim yerime de okuyun, buraya Uykusuz sokamıyormuşuz.
Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.
Hayatın inişlerini istemiyorum, çıkışlarına değmez demişti. Yani bir tane de mi aklı başında psikolog onu da geçtim insan yok koskoca sosyal hizmetlerde...şunu nasıl yapıyorsunuz hadi yaptın nasıl kayda alınmasına izin veriyorsunuz anlamak mümkün değil.
Hatay'da 3 yıldan sonra evden çıkarılan genç: "Biraz direnç gösterdim ama zorla kaldırıp götürdüler.
Ben bir şey yapmak istemiyorum. Yine tembel bir şekilde takılacağım."
Sanırım dakikalar içinde müdehale baslayacak, bu şahane insanlarla bu yolculuğun son fotoğrafını paylaşıyorum.
Sesi duyuyor musunuz?
NEHIRDEN DENIZE ÖZGÜR FILISTIN!
@gmtgturkiye
@gbsumudflotilla
Konunun bilimsel boyutu ile ilgili bir bilgi birikimim yok. Tecrübe ile sabit boyutu ise benim açımdan böyle. İnşallah ülkemin hiç bir yerinde bu şekilde bir daha tecrübe etmeyiz.
Ben önceden olsa bu tivite sanırım katılmazdım. Ama bir şey oldu. 6 Şubat ve sonraki süreçte doğup büyüdüğüm şehrin tüm merkez çarşısı ve etrafı yıkıldı. yerine tamamen yeni, nispeten/olabildiğince yeşil alan ağırlıklı, modern tasarımlı bir şehir merkezi yapıdı. +
Benimki bir his... Ve ikisinin farkını size şöyle anlatabilirim sanırım: 90larda Almanya'dan akrabanın getirdiği kasetli video kayıt cihazıyla çocukluğunda çekilen düşük kaliteli bir videoyu izlemekle, yapay zeka ile oluşturulan bir videoyi izlemek arasındaki fark kadar keskin.
Depremden iki ay sonra, isimsiz bir mezarı güçlükle açtırıp ablamın kendi kıyafetleriyle, kefensiz gömüldüğünü öğrendiğimde sevinç çığlıklarıyla ağladım. çünkü bir beden bulmak, yitirilenlerin en azından bir izine tutunmaktı.
Biz, Adıyaman’ın küçük bir mahallesinde, sokak aralarında büyüdük. Aramızda bir yaş vardı. Yemekler yerde, yataklar kömür sobasının başında. İkimiz de hayat mücadelesinin her türlüsüne dâhil olduk: ben halı yıkamadan kayısı işçiliğine kadar onlarca işte, o ise call center’dan giyim mağazasına uzanan bir zincirde çalıştı durdu.
Bilime ve aydınlığa ulaşmak için ödenebilecek bedellerin çoğunu ödedik; o ise bir kadın olarak, benim ödediklerimin kat kat fazlasını.
Ama onun bedeni, bir çöp torbasına bile konulmadan bir çukura bırakıldı. DNA’sı alınmadı, adı bir taşın yüzeyine bile kazınmadı. Bu, bir istisna değil, sınıfsaldır.
Üzülerek söylemeliyim, ir kişi bile istifa etmedi. Ya da biz ettiremedik.
Ama Ayşegül unutulmayacak. Onun mücadelesi ve hikâyesi, hayallerine ulaşması engellenen bütün kız çocuklarına, bütün kadınlara akacak.
Avusturya Bilimler Akademisi IQOQI'den aldığım 2024 yılı en iyi doktora tezi ödülü dediğim gibi Ayşegül adına depremzede bir kadın öğrenciye burs olarak verilecek.
Her sene bu bursu bir şekilde devam ettireceğim, umarım öyle ya da böyle ama bir şekilde.
Biz onunla her zaman her şeyin yarısını paylaşırdık. Ben ise iki buçuk yıldır, her gün onun payını çalıyormuşum gibi hissediyorum.
Ablam, babam, nenem, amcalarım, halalarım…
Benim yedi ceset torbası alacağım var.
“En azından sevdiklerimizin cesedini bulduk” dediğinizde, politikanın ve kültürün sınırlarının dışına çıkarsınız. Hayatta kalmış gibi görünürsünüz ama aslında araftasınızdır. Çünkü artık yaşam, ölümün içinde kıvrılan bir çizgiden başka bir şey değildir.
Not: ismini vermek istemek bir hocamızdan 10bin TL destek geldi. burs 60 bin TL oldu.
Evlilik ve ilişki danışmanlığına soyunan hocaefendi ve ilahiyatçılarımızın tweetlerinin %95'ini şöyle özetleyebiliriz:
"Kadınlar bişeylere itiraz edip durmayı ve ağır haksızlıklara uğradıklarında boşanmayı bırakırlarsa bütün meseleler çözülür."
Sizin izzet sandığınız şey yıllardır süren bir kötülüğü eliyle/canını ortaya koyarak düzeltmeye çalışan bir insanda kusur aramaktan öte geçmezken çok konuşmasanız mı keşke. Hiç bir şey yapamıyorsanız kötülüğün kendisine buğz edin ve susun.