Hayyam, Neyzen, Bukowski ve Can Yücel'in ortalaması.
Nietzsche'nin bahsettiği ilk üst insan.
Hükmedebilirim fakat zorla değil, bunu sizin istemeniz gerek..
Kuran’ı okumamış biriyle Kuran konuşmayı bıraktım.
Hayatının tek anlamı olduğunu söylüyor, soruyorum: Okudun mu?
Cevap net: Hayır.
Ben okudum. Satır satır, cümle cümle.
O okumadan inanıyor, ben okuyarak reddediyorum.
Aramızdaki fark tam olarak bu.
O ödünç bir inancı savunuyor, ben bedelini ödeyerek ulaştığım bir düşünceyi.
O yankı, ben ses.
O ezber, ben hesaplaşma.
Tartışmıyorum artık.
“Sen haklısın” deyip geçiyorum.
Çünkü kör bir savunma, görerek yapılan bir reddi anlayamaz.
Sineklik olmaktan çıktım.
Artık camı gösteriyorum, çarpan çarpsın..
Kimsenin koltuk değneği de değilim ama, tutunabilen tutunsun..
Bu darbe CHP’nin meselesi değildir.
Mesele milletin meselesidir!
Bu akşam, ülkesini seven herkesi direnmeye, tarihi yeniden yazmaya davet ediyorum!
CHP Genel Merkezi | 20.30
Lo más cierto que ha dicho Nietzsche..
"Si matas una cucaracha, eres un héroe. Si matas una mariposa, eres malvado. Por lo tanto, la moralidad tiene estándares estéticos."
Poucos sabem, mas o sucesso atual da SpaceX foi forjado em persistência e muito metal retorcido.
Há oito anos, eles publicaram um vídeo assumindo cada erro e rindo das próprias falhas. Hoje, a empresa domina o mercado e dita o ritmo da tecnologia espacia
80 yıl önce Suudi Arabistan görüntüleri, yani henüz petrolün kaymağını yemeye başlamadan önce.
Düşünsene 1400 yıl önceki hallerini.
Arabın bknd boncuk aramaktan vazgeçmeden burnunuz bktn çıkmaz haberiniz olsun..
السعودية قبل 80 سنة فقط
🔵 سوق الضبان 🦎 في السعودية ... لفت انتباهي لبسهم وشكلهم وخلاني اتسائل !
🔴 اذا هذي اشكال العرب قبل 80 سنة فقط
⭕️ عيل قبل 1500 سنة شلون كانوا؟
Dünya bir eşikte durmuyor artık; eşiğin kendisi ateşe verilmiş durumda. Güç sahipleri kararını çoktan vermiş gibi: düzeni korumak için değil, çıkarlarını büyütmek için kaosu yönetmek. Mezhep fay hatları yeniden kaşınıyor; Sünni–Şii gerilimi bir inanç meselesi olmaktan çıkarılıp jeopolitik bir kaldıraç haline getiriliyor. Türkiye ise görünürde taraf seçmemeye çalışsa da, gerçekliğin sert matematiği onu dolaylı rollerin içine itiyor. Direnmenin bedelini biliyor; dosyalar, skandallar, ekonomik ve siyasi baskı araçları birer hatırlatma gibi masada tutuluyor.
Avrupa’dan yükselen itirazlar gürültüden ibaret; karar anı geldiğinde güç, yine gücün arkasında hizalanır. Bu sahnenin arka planında ise daha sessiz ama daha belirleyici bir savaş var: çipler, veri ve yapay zekâ. Enerji kaynakları kadar kritik olan bu alan, yeni çağın silah deposu. Helyumdan yarı iletkenlere uzanan zincirde her darbe, sadece bir tesisi değil geleceğin kontrolünü hedef alıyor.
Ve asıl kırılma burada: Yapay zekâ, tarafsız bir araç olmaktan çıkıp güç odaklarının uzantısı haline gelirse, savaş sadece topraklar üzerinde değil, zihinlerin içinde de kazanılacak. Artık mesele kimin haklı olduğu değil; kimin gerçeği şekillendirebildiği. Dünya yanmıyor; dünya, kontrollü bir şekilde yakılıyor..
#Türkiye #ABD #İsrail #İran #Çin #Avrupa #Asya #Ortadoğu #Trump #Erdoğan #Netanyahu #Savaş
Bazıları dini bir masal kitabı gibi anlatıyor: çiçekler, böcekler, barış dolu bir tablo. Ama aynı metinlerden bir başkası kalkıp cihat, ganimet, cariyelik diye konuştuğunda ortalık karışıyor.
Aynı kaynaktan çıkan sözleri biri söylediğinde hoca, diğeri söylediğinde düşman oluyor. Sorun sözlerde değil, aynaya bakma cesaretinde.
Gerçekle karşılaşınca öfkenin yükselmesi şaşırtıcı değil. Çünkü insanlar çoğu zaman inançlarını değil, inançlarının romantik versiyonunu savunuyor. Metnin tamamıyla yüzleşmek yerine sadece hoşlarına giden kısmı kutsal sayıyorlar. Geri kalan bölüm ortaya çıktığında ise suçluyu gerçeği söyleyen kişi ilan ediyorlar.
Bir de işin öteki tarafı var. Tarih boyunca dini sloganları ganimet çağrısına çeviren bir kitle hep oldu. İnancı ahlaktan çok fırsata dönüştürenler.. Onların peşinde yürüyen din tüccarları da eksik olmadı. Çünkü korku ve cehalet, en kârlı pazar.
Bu yüzden laiklik bazılarına batıyor. Çünkü laik zihin, sorgular. Sorgulayan insanı sürüklemek zordur. Karanlık düzenler ise sorgulayan değil, itaat eden insan ister.
Bir düşünce gerçekten güçlü ise eleştiriden korkmaz. Ama bir inanç, bir soru karşısında bile öfkeyle titriyorsa, sorun soruda değil o inancın kendisiyle kurulan ilişkidedir..
Bazıları dini bir masal kitabı gibi anlatıyor: çiçekler, böcekler, barış dolu bir tablo. Ama aynı metinlerden bir başkası kalkıp cihat, ganimet, cariyelik diye konuştuğunda ortalık karışıyor.
Aynı kaynaktan çıkan sözleri biri söylediğinde hoca, diğeri söylediğinde düşman oluyor. Sorun sözlerde değil, aynaya bakma cesaretinde.
Gerçekle karşılaşınca öfkenin yükselmesi şaşırtıcı değil. Çünkü insanlar çoğu zaman inançlarını değil, inançlarının romantik versiyonunu savunuyor. Metnin tamamıyla yüzleşmek yerine sadece hoşlarına giden kısmı kutsal sayıyorlar. Geri kalan bölüm ortaya çıktığında ise suçluyu gerçeği söyleyen kişi ilan ediyorlar.
Bir de işin öteki tarafı var. Tarih boyunca dini sloganları ganimet çağrısına çeviren bir kitle hep oldu. İnancı ahlaktan çok fırsata dönüştürenler.. Onların peşinde yürüyen din tüccarları da eksik olmadı. Çünkü korku ve cehalet, en kârlı pazar.
Bu yüzden laiklik bazılarına batıyor. Çünkü laik zihin, sorgular. Sorgulayan insanı sürüklemek zordur. Karanlık düzenler ise sorgulayan değil, itaat eden insan ister.
Bir düşünce gerçekten güçlü ise eleştiriden korkmaz. Ama bir inanç, bir soru karşısında bile öfkeyle titriyorsa, sorun soruda değil o inancın kendisiyle kurulan ilişkidedir..
Bazıları dini bir masal kitabı gibi anlatıyor: çiçekler, böcekler, barış dolu bir tablo. Ama aynı metinlerden bir başkası kalkıp cihat, ganimet, cariyelik diye konuştuğunda ortalık karışıyor.
Aynı kaynaktan çıkan sözleri biri söylediğinde hoca, diğeri söylediğinde düşman oluyor. Sorun sözlerde değil, aynaya bakma cesaretinde.
Gerçekle karşılaşınca öfkenin yükselmesi şaşırtıcı değil. Çünkü insanlar çoğu zaman inançlarını değil, inançlarının romantik versiyonunu savunuyor. Metnin tamamıyla yüzleşmek yerine sadece hoşlarına giden kısmı kutsal sayıyorlar. Geri kalan bölüm ortaya çıktığında ise suçluyu gerçeği söyleyen kişi ilan ediyorlar.
Bir de işin öteki tarafı var. Tarih boyunca dini sloganları ganimet çağrısına çeviren bir kitle hep oldu. İnancı ahlaktan çok fırsata dönüştürenler.. Onların peşinde yürüyen din tüccarları da eksik olmadı. Çünkü korku ve cehalet, en kârlı pazar.
Bu yüzden laiklik bazılarına batıyor. Çünkü laik zihin, sorgular. Sorgulayan insanı sürüklemek zordur. Karanlık düzenler ise sorgulayan değil, itaat eden insan ister.
Bir düşünce gerçekten güçlü ise eleştiriden korkmaz. Ama bir inanç, bir soru karşısında bile öfkeyle titriyorsa, sorun soruda değil o inancın kendisiyle kurulan ilişkidedir..
AKP artık korkuyu aynı maskeyle pazarlayamaz. Dün milliyetçilikle sahne kurdu, rakibini montaj gölgelerle “terör” perdesine astı. Bugün o perde yırtıldı. Aynı oyunu ikinci kez oynarsan seyirci dekoru fark eder.
Şimdi yeni sahne hazır: Din. İnanç, vicdanın en mahrem odasıyken, politik bir megafona dönüştürülüyor. Rakibe “din düşmanı” etiketi yapıştırmak, tartışmayı akıldan imana kaçırmanın en kestirme yolu. Çünkü akıl soru sorar, iman susar. Siyaset akıldan korktuğunda, kutsalı kalkan yapar.
İnanç ile iktidar evlendiğinde, ortaya ne din kalır ne ahlak. Güç, kutsalı araçsallaştırdığı an, onu kirletir. Tanrı adına konuşan siyasetçi, aslında kendi koltuğunun vaazını verir. Cennet vaadiyle oy isteyen bir düzen, dünyayı düzeltmekten vazgeçmiş demektir.
Eğer bir fikir doğruysa, onu savunmak için göğe yaslanmaya ihtiyacı yoktur. Hakikat, kutsal etiketle güçlendirilmez. Aksine, etiketi ne kadar büyürse, içeriğinin zayıflığından o kadar şüphe edilir.
Toplumun asıl sınavı burada. Korku ile mi oy verecek, vicdanıyla mı? Sloganla mı düşünecek, soruyla mı? Din, bir partinin mülkü değildir. Milliyet de değildir. Ahlak hiç değildir. Bunları siyasetin cephanesine çeviren her akıl, aslında seçmeni küçümser.
Muhalefetin yapması gereken karşı propaganda değil. Daha yüksek sesle kutsal kavga etmek hiç değil. Yapması gereken, kutsalı siyasetin elinden geri almak. İnancı bireyin vicdanına, milliyeti ortak yaşama, ahlakı evrensel ilkelere iade etmek..
Kader, sorumluluktan kaçanların icat ettiği görünmez bir sigortadır. Primini halk öder, hasarı kimse üstlenmez.
Bir bina çöker. “Kader.”
Bir çocuk ihmalden ölür. “Takdir.”
Bir şehir çürük yönetimle boğulur. “Yazgı.”
Hayır. Yazgı değil. İhmal. Beceriksizlik. Açgözlülük. Ve en tehlikelisi, bunları kutsallaştıran sessizlik.
“Kader” dediğiniz anda suçlu buharlaşır. İmza atan görünmez olur. Denetlemeyen masumlaşır. Çalan, çırpan, göz yuman aklanır. Çünkü gökten inen bir senaryoya dava açılmaz. Böylece hesap sorulmaz, sorulmadıkça çürüme ödüllendirilir.
Evren kayıtsızdır. Ne adalet dağıtır ne ceza keser. Yerçekimi torpil yapmaz. Beton kalitesizse çöker. Liyakat yoksa sistem çöker. Bu fizik, bu kadar sade.
Kader dediğiniz şey çoğu zaman insanın kendi eliyle yazdığı taslaktır. İmza atarken özgür, sonuç gelince kaderci olmak karakter zaafıdır.
Toplumlar da böyle. Sorgulamayan zihin, zinciri kutsar. Zinciri kutsayan zihin, demiri parlatır. Sonra o demir bir gün boynuna dolandığında şaşırır.
Kader yoksa suçlu var. Suçlu varsa sorumluluk var. Sorumluluk varsa hesap var.
Ve hesap, inançtan değil cesaretten doğar.
Ya göğe bakıp avutulacağız
ya da yere bakıp yaptığımızı göreceğiz..
O kadar çok geri zekalı varki hangi birine yetişeceksin. Hiç kimse sizin putperest adetlerinize saygı göstermek zorunda değil. Kimse gelip senin ağzına zorla yemek sokmaya çalışmıyorsa sende kimseye yediği için karışamazsın.
Aslında sorunları kıskançlık, onlar yiyebiliyor ama ben yiyemiyorumun verdiği huzursuzluk. Açlığın verdiği stresi alakasız insanların üzerine boşaltmak.
Acınacak haldesiniz..
Bazıları dini zamana uydurmaya çalışıyor. Oysa bazı metinler zamana direnmez, zamanı yaralar.
Hadisleri rafa kaldırdınız diyelim. Sünneti paranteze aldınız. Ama metnin kendisi orada duruyor. Talak Suresi, 4. ayette “henüz adet görmeyenlerin iddeti üç aydır” diyor. Bu cümle, tarih kitabı değil; norm koyan bir metnin içinde geçiyor. Ve norm koyan metin, suskun kalınarak buharlaşmıyor.
“Bağlam” diyorsunuz. Bağlam çocukluğu yetişkinliğe mi dönüştürüyor?
“Tefsir” diyorsunuz. Yorum, biyolojiyi geri mi sarıyor?
“Zamanın şartları” diyorsunuz. Ahlak, takvime mi bağlı?
Bir metin ya evrenseldir ya tarihseldir. Evrenselse, o hükümle yüzleşmek gerekir. Tarihselse, o zaman “değişmez ilahi ahlak” iddiası çözülür. İkisini aynı anda taşıyamazsınız. Bu, mantığın kaldırmayacağı bir yük.
Modern dünyada çocukluk bir korunma alanıdır. Eğitim, gelişim, rıza, psikoloji… Bunlar insanlığın geç keşfettiği ama vazgeçmediği gerçekler. Eğer bir kutsal metin, henüz ergenliğe ulaşmamış biri için evlilik ve boşanma süresini düzenliyorsa, mesele sadece yorum değil, değerler çatışmasıdır.
Ahlakı metne mi uyduracağız, yoksa metni ahlak süzgecinden mi geçireceğiz?
Eğer “Tanrısal olan sorgulanmaz” denirse, insan aklı askıya alınır.
Eğer “Bu hüküm artık geçerli değil” denirse, o zaman değişmezlik iddiası askıya alınır. Metinler tarihsel bağlamların ürünüdür. İnsanlık geliştikçe ahlak da gelişir. Sorun metni makyajlamak değil, metnin insan ürünü olabileceğini kabul etmektir. Çünkü ilahi olduğu varsayılan bir metinde ahlaki bir problem görüyorsanız, iki seçenek vardır: Ya ahlak yanılıyor, ya da metnin kaynağı düşündüğünüz kadar aşkın değil.
Bir çocuğun biyolojisi tartışma konusu oluyorsa, teoloji zaten savunmadadır.
İnanç savunulabilir. Ama savunulan şey, bir çocuğun korunmasıyla çelişiyorsa, orada kutsal olanı değil, insanı seçmek gerekir.
Gerçek devrim, göğe değil, insana sadakatle başlar..
Cumhuriyeti “fuhuşla”, medeniyeti “ahlaksızlıkla” yan yana getirmeye çalışanlar, tarihle kavga ederken aynaya bakmayı unutuyor.
Osmanlı’nın son dönemine dair arşivleri açtığınızda genelevlerin varlığıyla karşılaşırsınız. Bu bir propaganda değil, tarihsel kayıt. İstanbul’un belli semtlerinde ruhsatlı genelevler vardı, devlet denetliyordu. Yani mesele, bir rejimin icadı değil; insanlık tarihinin karanlık ve kadim bir gerçeği.
Daha geriye gidin. “Muta nikahı” adı altında, dini bir kılıfa sarılmış geçici evlilik pratiği vardı ve bugün bile İran’da resmi hukuk içinde yer bulabiliyor. Adı değişiyor, formu değişiyor, ama öz aynı kalıyor: İnsan zaafı, iktidar ilişkisi, çıkar.
Fuhuş ne Cumhuriyetle başladı ne de bir ideolojiyle biter. Onu bir rejime yamamak, güneşi bir mumla suçlamak gibidir. İnsanlık tarihi boyunca var olan bir olguyu, siyasi bir karalama malzemesine dönüştürmek entelektüel dürüstlük değil, bilinçli körlüktür.
Cumhuriyet bir ahlak projesi değil; bir yurttaşlık projesidir. Medeniyet ise insanın karanlığını inkâr etmek değil, onu hukukla, akılla ve eşitlikle sınırlamaktır.
Tarihi seçmeli hafızayla okumak kolaydır. Zor olan, gerçeğin tamamına bakmaktır.
Ahlakı rejimle değil, insanla tartışın. Çünkü sorun sistemden önce zihindedir..
İnsan, tarih boyunca aynı taşın etrafında dönüp durmuş ama asıl soru şu değil mi? Taş mı değişti, anlam mı?
Bugün birçok kişi, uyguladığı her ritüelin gökten paket servis indiğini sanıyor. Oysa tarih, sandığımızdan daha inatçı bir hafızaya sahip. İbadet dediğimiz şeylerin çoğu, insanlığın kadim alışkanlıklarının yeni bir anlam katmanı giymiş hâli. Form eski, yorum yeni. Kap aynı, içindeki su başka.
Namaz, oruç, hac, zekât.. Bunların her biri, İslam’dan önce de çeşitli toplumlarda farklı biçimlerde vardı. İnsan zaten yüzyıllardır secde ediyor, yüzyıllardır aç kalarak arınıyor, yüzyıllardır kutsal mekânlara yürüyordu. Kutsal mekânın etrafında dönmek mi? Bu, insanın evrenin merkezini arama içgüdüsünün sembolik bir dansı. Bugün bu dans etrafında dönüyor. Dün başka bir taşın etrafındaydı. Taş değişebilir; arayış değişmiyor.
Şeytan taşlama.. İnsanlık binlerce yıldır kötülüğü somutlaştırıp ona taş atıyor. Çünkü soyutla savaşmak zordur; taş atabileceğin bir hedef daha rahattır. Kara taşı öpmek.. Tarih boyunca insanlar gökten geldiğine inandıkları nesnelere dokunarak kutsalla temas kurduklarını düşündü. Bugün o temasın adresi belli, dün başka bir adresteydi.
Arafat dağına çıkmak.. Yükseğe çıkmak, insanın Tanrı’ya yaklaşma metaforu değil mi zaten? Dağ, her çağda göğe açılan bir merdiven oldu.
Ritüeller gökten bir anda inen steril uygulamalar değildir. İnsanlık tarihinin derin kuyusundan çekilmiş sembollerdir. İslam, bu sembolleri alıp yeni bir teolojik çerçeveye yerleştirmiştir. Ama sembolün kökleri toprağın çok daha derinindedir.
İnsan çoğu zaman formu kutsallaştırır, anlamı değil. Oysa form tarihîdir; anlam ise iddiaya göre ilahîdir. Eğer biri çıkıp “Bu ritüeller tamamen benzersiz ve tarihsizdir” diyorsa, belki de tarihin tozlu sayfalarını hiç çevirmemiştir.
İnsan değişmeden din değişmez. Ritüel, insanın aynasıdır. Ve insan, sandığından çok daha eskidir..
Bir yerde inanç, hakikat arayışı olmaktan çıkıyor; kimlik zırhına dönüşüyor. Zırh ağırlaştıkça insan hafiflemiyor, sertleşiyor. Selefilik gibi katı yorumlarda metin, insanın önüne geçiyor. İnsan küçülüyor, kitap büyüyor. Ve büyütülen her kitap, yanlış elde silaha dönüşebiliyor. Irak ve Şam İslam Devleti gibi yapılar, metni merhametten kopardığında ortaya çıkan karanlığın örnekleri oldu. Bu karanlık, dinden çok yorumun donmasıdır.
Bir başka basamakta şeriat ideali var. Devleti kutsal metnin gölgesine koyma arzusu. Hukuku gökten indirme çabası. Oysa gökten inen her şey, yere değdiğinde insan eliyle uygulanır. İnsan varsa yorum vardır. Yorum varsa iktidar vardır. İktidar varsa güç savaşı. Sorun çoğu zaman metin değil, metni kimin tuttuğudur.
Hadis merkezli yaklaşımlarda ise söz çoğalır, rivayet kabarır. Anlatı büyür, eleştirel akıl küçülürse hurafe çiçek açar. Bilgi süzgeçten geçmeyince, kutsal olanla uydurma iç içe girer. Cehalet, kutsalın kostümünü giydiğinde alkış da toplar.
“Kuran yeter” diyenler metni sadeleştirir. Daha modern bir uyum ararlar. Cumhuriyetin seküler zemini içinde şekillenen Anadolu dindarlığı ise çoğu zaman kültürel bir yumuşamadır. Çiçekli, böcekli, zararsız bir inanç hali. Okumadan inanmak. Sorgulamadan kabullenmek. Organize olmadıkça kimseye yük olmayan, ama kendine de soru sormayan bir konfor alanı.
Sonra deizm gelir. “Dinler insan ürünü olabilir ama bir ilk neden olmalı” der. Ardından agnostisizm kapıyı aralar. “Bilmiyorum ve bilinemeyebilir” diye fısıldar. Ateizm ise cesur bir iddia ortaya koyar: “Tanrı yok.”
Fakat asıl kırılma noktası etiket değiştirmek değildir. Müslüman, deist, agnostik, ateist.. Bunlar tabeladır. İnsan tabelayı değiştirip aynı dogmayı koruyabilir. Aynı öfkeyi, aynı kabileciliği, aynı üstünlük duygusunu.
Gerçek sıçrama, inançtan çıkmak değil; kesinlikten çıkmaktır.
Hakikati sahiplenmekten vazgeçip aramaya razı olmaktır.
Çünkü tehlikeli olan Tanrı fikri değil.
Tehlikeli olan, kendi fikrini Tanrılaştıran insandır.
Ve insan en çok, “Ben buldum” dediği yerde kaybolur.
Kendini bulmak ise bir görüşe geçmek değil, bütün görüşlerin içinden geçmektir.
Hiçbir inanç sistemi insanı bölmez.
İnsanı bölen, kimliğini düşüncenin önüne koyan zihindir.
Ve o zihin, dindar da olabilir, ateist de..