“Dünyaya bir daha gelirsem, ne kadar tank, tüfek ve silah varsa hepsini eritip saz, cümbüş ve zurna yapacağım.” ARAM TİGRAN 'ı saygıyla minnet ile anıyorum.#herkesinsavaşınahayır
@Redbeeea Çalışanın maaşını yemek yiyen insan değil işvereni verir.maaşı az yada çok onu hizmet alan değil işveren düşünmeli.bahşiş istemek kepazeliktr,rezalettir acçözlüktür.bahşis olmazsa ve kimse vermezse belkide işveren maaşları artırır.işverenin yetersizliğini müşteriye yıkmak yanlış
Kürt halkı öyle mazlum bir halktır ki; bu mazlumiyetten doğan PKK, Kürtlere kan kusturuyor…
Hendek olaylarında Kürt gençlerini nasıl ölüme gönderdiklerini, 10 bin Kürdü İmralı ve Kandil’dekilerin zevkleri için nasıl ölüme sürüklediklerini duyunca şok olacaksınız.
Dr.Cihan.
Dr. Cihan (Lamia Baksi) Batman’ın tozlu yollarından İsveç’in soğuk salonlarına, oradan Lübnan’ın kamplarına, nihayet Kürdistan’ın dağlarına uzanan bir hayat. Tıp diploması cebinde, kalbi halkı için atan bir Kürt kızı. Halk ona “PKK doktoru” diyordu; Başur’un peşmergeleri bile utana sıkıla kapısına geliyordu. Yanında hemşire Rojîn’le birlikte,dağ tanrıçaları gibiydiler: Kadınların utançlı dertlerini dinliyor, çocukların ateşini söndürüyor, müzmin yaraları sarıyorlardı.
Bir sıtma salgını vurdu kampı. Komaya giren Abbas’ı (Duran Kalkan) iğneyle ayağa kaldırmıştı, Lamia’nın şefkati bir çok yoldaşı da hayata döndürdü. Yoldaşlardan Gülcan ateşler içinde titrerken, dişleri takırdarken, Lamia yanına eğildi. Gözlerinde sonsuz bir merhamet: “Sıtma olmuşsun, üzülme… geçecek.” Kinin verdi, soğuk suya girmesini istedi. Başka biri söylese isyan ederdi insan, ama Lamia’nın sesi doğruydu; çünkü o, sadece doktor değil, dağların annesiydi. Karantinada yalnız bırakmadı onları; yemeklerini kendisi taşıdı, ilaçlarını elden verdi, geceleri başlarında oturup sohbet etti. “İyileşinceye dek buradasınız,” derken sesi yumuşacık, elleri sıcacıktı.
Agite Gameş ailesi sığınmıştı yanlarına; Lamia onların evinde bir oda kurdu, muayenehane yaptı. Halkın acıları ona akıyordu; o da sevgiyle, ilaçla, umutla karşılık veriyordu. PKK’yi en çok o tanıtıyordu, kurşunla değil, şifayla.
Ve o dağlarda efsaneleşen bir komutan vardı: Sarı Baran, göğsünden ağır kurşun yarası almış efsane komutan. Ölümün eşiğinde, kanlar içinde getirilmişti Lamia’nın önüne. O eller, ki sıtmayı yenen eller, şimdi bir komutanın hayatını tutuyordu. Gece gündüz başında bekledi, yarayı temizledi, iltihabı durdurdu, acıyı dindirdi. Sarı Baran, Lamia’nın şifasıyla yeniden doğdu; dağların efsanesi, onun ellerinde hayata tutundu.
Lamia’nın varlığı, herkese “yaşayacağız” dedirtti.
Ama dağlar özgürlük vaat ederken, içlerinde karanlık büyütüyordu. 1987 yazı, Hakurke Kampı… Fısıltılar başladı: Ajanlar, ihanetler, şüpheler. Apo’nun talimatları keskin bıçak gibi indi; Cemil Bayık’ın elleri infaz timlerini yönetti. Lamia birden hedef oldu. Sebep? Bir dedikodu, belki bir aşkın izi, belki sadece örgütün paranoyası. “Ajan olabilir,” dediler.
Oysa o, yıllardır can kurtaran, halkın sevgilisi, hastaları ölümden döndüren melekti. Sorgu odasına alındı. Sorgular, acımasız sorular, işkence. Direndi mi? Kim bilir. Sonunda kurşunlar konuştu. Cesedi bir çukura atıldı, üstüne taş yığıldı. Mezarsız kaldı.
Aynı günlerde 67 Kürt genci daha kurşuna dizildi; hepsi şüpheyle, hepsi “hain” damgasıyla.
Dağlar sustu. Lolan sustu..
Yıllar sonra PKK’nın 4. Kongresi’nde itiraf geldi: “Hata yaptık, yanlıştı.” Ama ne fayda? Lamia’nın şifalı elleri artık toprağın altındaydı. Bu, sadece bir ölüm değildi; bir devrimin çürük yüzüydü. Özgürlük adına kendi çocuklarını yutan bir sistem. Kadın özgürlüğü diye haykıranlar, kendi kadınlarını kurşuna diziyordu. Paranoya, mutlak güç, adaletsizlik… Kaç melek daha böyle susturulacaktı? Sarı Baran’ı kurtaran eller, neden kendi canını kurtaramadı?
Dr. Cihan’ın hikayesi, dağların en derin yarası olarak kaldı. Şifa veren eller kurşunla delindi, anne yürek taş altında ezildi. Ama hatırası yaşıyor: Her sıtmalı gecede, her hasta çocuğun ateşinde, her utançlı kadının gözyaşında… Ve Sarı Baran’ın göğsündeki yara izinde, o ellerin sıcaklığını hissederek.
Belki bir gün gerçek özgürlük gelir; infazsız, mezarsız bırakılmayan kardeşlerle. O güne dek, Lamia’nın adı dağlarda fısıldanır: Melek doktor, dağların susturulamayan ağıtı.
Baluken: ABD ve İngiltere Rojava’ya siyasi müdahale etme, KDP’yi güçlendirme ve Güney’in parçası haline getirmeyi amaçlıyor.
A.Öcalan: Aslında o İsrail'dir. Rojava'yı KDP’nin etkisi altında devletleştirmek istiyor. Güvenlik çok ciddi tehlike altındadır. S.453
@e_akkaya İmralının direktifleriyle hareket eden dem ve adı sanı ne olursa olsun artık destek ve oy yok.kürdi olmayan hiç bir partiye de oy ve destek yok.
Betül Cici (Sorgul)’nin Hikâyesi
Üç kadındı. Suçları kadın olmaktı.
Kod adları Sorgul, Aljin ve Diyana’ydı. Aljin ve Diyana kurtuldu ya da kurtarıldılar.
Sorgul ise kurtulamadı . Üçü de savunmasızdı. Zayıf halka olarak görülenlerdendi.
Yıl 1997, Zaptayız.
96-97 kışı çok çetin geçmişti.
Merkez Karargâh’ta hızlı soruşturmaların yapıldığı bir yıldı. Sadece Merkez Karargâh’ta o kış sanırım 20’den fazla kişi idam edildi.
Buradaki hızlı uygulamalar ister istemez diğer alanlara da yansıyordu. İdam, en ileri ve geri dönülmez uygulamaydı. Verilen mesaj ise şuydu: “Bunlara bakın, hizaya gelin veya tavır koyarsanız sonunuz böyle olur.”
Kış döneminde operasyon içinde ve sonrasında yönetime gelenler, o kış tutuklu olanlar ya da yarı tutuklu olanlardı. Ayrıca erkek ve kadın cezaevleri vardı. Buralar çok sıkıydı ve tutuklulara göz açtırılmıyordu.
İdam edilenlerin hiçbiri ciddi bir suç işlememişti.
Yarı tutuklu kaldığım yerin etrafında gezerken karşı vadiden bir kadın çığlığı duydum. Ardından silah sesleri gelmeye başladı. Akşam öğrendik ki, vurulan Dilber’di. Dilber, kadınların sorumlusu ile sorunlar yaşamıştı.
Sozdar’a (Nuriye Kespir) güvenemiyordu. Bu da onları rahatsız ediyordu ve bu yüzden Dilber yok edilmişti.
O kış cezaevlerini kaldırdık, bir daha da kurmadık. Sadece kadın yönetimi kaldırılmadı. Ayrıca 30-40 kadını Öcalan’a verilen raporlar ve alınan onaylar çerçevesinde “rehabilite”ye almışlardı. Bu kadınlara yapılmayan kalmamıştı.
Hiç kimseye idam verilmesini uygun görmedik. Kadın karargâhı üç kadının idamını onaylamış ve gündeme getirmişlerdi. Bu üç kadın Sorgul, Aljin ve Diyana’ydı.
Sorgul ve Aljin kuzeyli, Diyana güneyliydi.
Aljin’i 1995’te tanımıştım. Daha önceleri Zagros’ta kalmıştı. Hayat hikâyesini bana anlattı. Zagros’ta tutuklanmış ve işkence görmüştü. Yaşamda bazı şeyler onun için anlamsızlaşmıştı.
Diyana katıldığında sanırım başından bazı olaylar geçmişti. 1997 yazında bölük komutanı olan bir erkekle ilişkilerinden dolayı kadın karargâhına çekildi ve tutuklandı.
Üçüncü kadın, unutulmayacak bir isim olan SORGUL’du.
TC’de yakalanıyor, korkunç işkenceler görüyor ve direniyor. Cezaevinden çıktıktan sonra gerillaya katılıyor.
Gelince sağlık durumu epey bozulmuştu. Bazen dengesini yitiriyordu. Dönem krizleri tutuyor, konuşuyor ve bağırıyordu.
Sorgul, İstanbul’da yakalanıyor. Yakalandığında yapılan bütün işkencelere rağmen ifade vermiyor. Adını bile söylemiyor. Sorgucular onu çözemiyor ve aciz kalıyorlar. Polis teşkilatı TV’de resmini yayınlayarak tanıyanlardan yardım istiyor. Ailesi geliyor, yüzüne duruyorlar, “kızımızdır” diyorlar. Buna rağmen ismini ve kimliğini kabul etmiyor. Başka ifadelerden dolayı tutuklanıyor.
Sorgul’ün kaderi Orhan Aydın’ın kaderiyle aynıdır. Sorgul Korkunç işkencelerden dolayı sağlığı bozulur.
Gel gör ki, partisi onu yaşamı bozan biri olarak adlandırıyordu.
Uygun bir çözüm bulunup tedavi edilmesi kolaylaştırılacağına, sağlık sorunlarını bahane ederek idam vermek neyle açıklanabilir?
Her üç idama da tavır aldık, kabul etmedik ve Öcalan’ın onayına sunmadık. Sorgul için şunu söyledik: “Deliyse bizim delimizdir ve bizim için deli olmuştur.”
Sorgul o zamanlar Soran eyaletindeydi. Diyana ve Aljin kurtulmuştu. Ama Sorgul’un yakasını yine bırakmadılar.
Bir dönem sonra duyduk ki, idamını yeniden gündemleştirmişler. Osman, Öcalan’a rapor sunuyor ve idamını talep ediyor. Apo, Sorgul için de “Bu bayan ajan olabilir, delilik numarası yapıyor.”
Bu söylenen artık son sözdür. Sorgul’un idam fermanı onaylanmıştır. Geriye kurşuna dizme devreye giriyor.
Bu “deli” ve yürekli kız yalvarmıyor. Buradan gelecek ölümü beklemiyor. Belki de artık gözden çıkarıldığını çoktan biliyor. Bunu çözecek dirence sahiptir. Ama ölümden kaçmıyor. Ölümden korkmuyor. Hiçbir yere gitmiyor. Ondan kurtulmak isteyenler çıkıp gitmesini isterlerdi. O, bunların hiçbirini yapmıyor.
Her şeyini mücadeleye adamıştı. Ne gidecek bir yeri var ne de direndiklerine sığınabilirdi.
Onurlu ve başı dik bir kadındı!
D. Ali Küçük, 12.4.2009
Yalçın Küçük: "Ben Kürt olsam, bir Kürt devrimcisi olsam, Öcalan’ı çok beğenmem, fazla Türkiyelidir, aşırı Mustafa Kemal hayranıdır. Ve en beğendiğim yanı da kendi halkını çok iyi eleştiriyordu. Karşılaştırmıyorum ama bizim paşamız, Kemal paşamız gibi ‘Ey Türk sen şöyle en yüksek, böyle en iyisin’ filan demiyordu. Daima alçaksınız, ezilmişsiniz diyordu. Ben de tepkili olurdum sorularımda, hiç mi sevmiyorsun bu halkı derdim."
https://t.co/BSKNrwge4X
Yalçın Küçük, Bekaa vadisine 1993 yılında gitmiş, Kürt Bahçesinde sözleşi adında bir Röportaj yapmıştı. Öcalan; 500 sayfalık röportajın tümünün günlük gazetede yayınlanmasını istemişti.
Yayınlanmayınca ne mi oldu? İzleyin ve Öcalan'ın "basın özgürlüğünü!" görün.
@mustfsnmz Dışarı çıkmasını imralı istemiyor.kürtlerin kalbini kazanan ve destek alan hiç kimseyi istemiyor.tüm.muhalifleri ve kendisi gibi düşünmeyenlere düşmanca davranıyor. Çünkü kendisine rakip görüyor.
@havin_cavdar İmralinın kurtlere attığı kazık ancak böyle olur.ihanet içinde.kuzey ve güney kürtlerini sattı.şimdide rojhaletteki kurtleri satmaya çalışıyor.