Depremde milletimiz kardeşleri için seferber olduğunda ŞARKICININ derneğini gösterip alanda hizmet eden vakıflara sövenler,namaz kılan birinin İHANETİNİ bahane edip DİNDEN soğudum diyenler ATATÜRKÇÜ,LAİKÇİ ŞARKICINIZ deprem parasıyla KUMAR OYNADI;ATATÜRKÇÜLÜKTEN de soğudunuz mu?
İçki üzere enfes bir vurgu..
❝ Hz. Osman minberde şöyle seslendi:
-İçki her şerrin anahtarıdır.
-Sizden önce bir adama dendi ki:
1.Ya bu haça secde edersin
2.Ya bu kitabı yakarsın
3.Ya bu sabiyi öldürürsün
4.Ya zina edersin
5. Ya da İçki içersin?
-Adam içkiyi daha hafif görerek içkiyi tercih etti. İçkiyi içip sarhoş olunca haç'a ibadet etti, kitabı yaktı, çocuğu öldürdü ve en son kadınla zina etti.
|| Sünen-i ibn Mansur, 823
Son hilafet devleti olan Osmanlı'nın toprakları kafir tarafından işgal edilince Müslümanlar toprakları için savaştılar. Akıllarında İslam vatan ezan cami kuran hilafet namus gibi değerler vardı. Cihad bunun için yapıldı. Sonra bir irtidat yaşandı ve bu değerlere savaş açıldı. Hilafet ilga edildi. İslam ve Kuran ahkamı kaldırıldı. Savaşılan gavurun kanunu getirildi. İslami eğitim yasaklandı. Kuran harfleri yerine gavurun harfleri alındı ki islam dini ve kültürü ile olan alakamız kesilsin. İslam anayasadan çıkarıldı. Laiklik yani dinsizlik getirildi. 1950lere gelindiğinde memlekette cenaze yıkayacak hoca kalmadığı için bir iki imam hatip okulu açıldı. Acı hikayemiz bu maalesef. Sanki bunlar hiç yaşanmamış ve memleket islamdan uzaklaştırılmamış gibi davranmak münafıklığın dikalasıdır. Müslümansanız adam gibi Müslüman olun ve İslami bir bütün olarak kabul edin. Kafirseniz Müslümanlardan ve camilerden uzak durun. Münafık olmayın.
Rahmetli babam da kullanırdı. Bir zincirle yeleğin düğmesine bağlı olur ve yeleğin cebinde taşınırdı: Köstekli saatten bahsettiğimi anlamış olmalısınız.
Böyle köstekli saat kullanan hacı amca caminin önündeki bankta otururken oradan geçen bir delikanlı saatin kaç olduğunu sorar.
Hacı amca yeleğinin cebinden köstekli saatini çıkarır bakar ve “Vakit yakın evladım.” Der. Delikanlının saati sormaktan kastıyla hacı amcanın anladığı farklıdır. Hacı amca kendi dünyasında vakitten sadece namaz vaktini anlar.
Saati soran namaz vakti için soruyordur. “Vakit yakın”. Evet gerçekten de vakit yakın. Namaz vakti de yakın hesap vakti de…
Hacı amcanın namaz vakti hassasiyeti Efendimiz (as)’in şu mübarek sözlerini çağrıştırıyor:
“Size hatalarınızı silecek derecelerinizi yükseltecek şeyleri göstereyim mi?” buyurunca Efendimiz (as); “Gösterir misin ya Resulallah?” diyor sahabe. “Zorluklara rağmen abdest almak; mescide adımları çoğaltmak ve namazdan sonra diğer namazı beklemek” şeklinde üç hususu sayıyor Hz. Peygamber (sav).
Elbette kastedilen sadece namazla meşgul olmak değil. Namazı hayatın merkezine alarak günü planlamak.
İşlerini vakitlere dikkat ederek ayarlamak. Bir vakti eda edince diğer vakit geçmesin diye kulağı ezanda olmak.
Namazları elinden geldiğince camide kılmaya gayret etmek.
Hastalık,soğuk gibi zorluklara rağmen güzelce abdest almak.
Peygamber efendimiz(as) mahşerde ümmetini abdest azalarındaki parlaklıktan tanıyacağını söylüyor.
Onun tanımasını kolaylaştıracak tedbirleri almak bizim görevimiz.
Kişinin eşinden dostundan,annesinden babasından, kardeşinden arkadaşından kaçacağı günde parıldayan el ayak, göz kulak ve yüzlerle Hz. Peygamber efendimize koşmak ne güzel!(20.01.2024)
Dolmabahçe’de Erdoğan’a verilen emanname, Washington’un sinir uçlarını patlattı. Donald Trump paniğe kapıldı, Binyamin Netanyahu titreyerek haykırdı: “Kudüs bizim şehrimiz Erdoğan!”
Kudüs Patriği Theofilos, Kudüs’te artan gerilim ve kutsal mekânların tehlikeye girmesi nedeniyle Recep Tayyip Erdoğan’ı ziyaret etmek üzere İstanbul’a geldi.
Ziyaretin amacı Kudüs’teki Hristiyan mirasının korunması için Türkiye’den destek istemekti.
Görüşme sonrası Patrik Theofilos, Erdoğan’a, dünyaya adeta tokat gibi çarpan bir tablo hediye etti.
Ömer bin Hattab’ın 638’de Kudüs’ü fethettikten sonra Hristiyanlara can ve ibadet özgürlüğü tanıyan emannamesi!
Böylece Hristiyanlar açıkça, Hz. Ömer’in verdiği garantinin karşılığını Erdoğan’dan beklediklerini ilan etti.
Geldiğimiz noktada Hristiyanların bile “Bizi siz koruyun” diyerek Erdoğan’a yönelmesi, elbette Trump’ı çileden çıkardı.
Bu sarsıcı gelişmeye nasıl misilleme yapacağını şaşırmış halde apar topar Fener Rum Patriği Bartholomeos’u Beyaz Saray’a çağırdı ve ezberletilmiş bir metni okuttu:
“Türkiye’de azınlıklar zulüm görüyor…”
Zulüm mü?
Asırlardır bu topraklarda çanlar ezanlarla birlikte yankılanırken mi?
Patrikhane İstanbul’un göbeğinde hâlâ dimdik duruyorken, Heybeliada hâlâ nefes alıyorken mi?
Bu ucuz gösterinin açığa çıkardığı tek gerçek var:
Ansızın vuran bu Kudüs çıkışı, Batı’nın ensesindeki damarları çatlatmış durumda!
Hemen ardından sahneye Netanyahu çıktı —
sesi titreyerek haykırdı:
“Kudüs bizim şehrimiz Erdoğan. Sizin değil!”
Soykırımcı ödlek Netanyahu tam anlamıyla zıvanadan çıkarak adeta bir Haç–Hilal savaşı ilan etti;
çünkü Recep Tayyip Erdoğan’ın Patrik ile Kudüs’te siyonistlere sapladığı hançerin
kendi umduğunun aksine, bir Haç–Hilal ittifakına dönüşmesinden ödü kopuyor.
Erdoğan üç dinin mirasını savunurken,
soykırımcı siyonistler, zorbalıkla, Kudüs’ü tek sesli bir Yahudi garnizonuna çevirmek istiyor.
Acı acı hatırlatmak üzere olduğumuz gerçek şu;
Kudüs korkuyla değil, adaletle yönetilir!
Bugün Kudüs sadece kutsal bir şehir değil;
hafızanın ve hakikatin savaş arenası.
Yüzleşmeye çekindikleri en önemli meseleyse Kudüs’ün tapusunun hâlâ Osmanlı mührüyle bizim arşivimizde duruyor olması — biz emanete ihanet etmeyiz!
#KudüsBizim
Kızım(11) kurbana el sürmüyordu, “Yardım edenin bayram harçlığı üç katına çıkıyor” dedim, hemen girişip ayağı tuttu, ben de derisini yüzdüm. Kelleyi soyarsan 1000₺ dedim onu bile düşündü. :)
Ödül ve ceza çocuk eğitiminin en önemli motivasyon kaynaklarındandır. Çocuk şekerden, paradan anlar. Yazmış “Amcanın elini öp ki sana harçlık versin” demeyi, çocuk: “Bedenimi kullanırsam ödül alırım” diye algılıyormuş. Ne diyeyim bilmiyorum. Mahremiyet eğitimi ayrı bir şeydir, örfî bir pratiği çocuğa öğretmek ayrı bir şeydir. Biz bütün bir toplum el öpmeyi böyle öğrendik, mahremiyet hassasiyetini ayrıca öğrendik. Mahremiyet hassas bir konudur ve böyle alelade surette ele alınması doğru değildir. Bugün maalesef çocuk eğitimi masabaşı kurgularla çıkmaza girmiştir. Küçücük çocuğu karşısına alıp gerizekalı bir yetişkine laf anlatır gibi vaaz vererek her şeyi öğretebileceklerine inanan ve bunu topluma telkin eden bir anlayışla karşı karşıyayız. Ben şahsen bu şekil büyütülen çocukların sağlıklı bir psikolojiyle büyüdüğünü gözlemlemiyorum.
Kafeste büyütülen bir kuşu ne kadar eğitirseniz eğitin doğaya saldığınızda kargalara yem olur. Hayatın karşısına çıkaracağı sürprizlerle baş edecek refleks ve melekeleri gelişmez.
Bayramda et doğrama muhabbetine yapılan yorumlarda bir hanımefendi: “Babam asla elimizi ete sürdürtmez, hepsini kendi yapardı” yazmıştı. Bu tür yaklaşımlar merhamet içeriyor olsa da çocuğu hayata hazırlamaktan ve beceri kazandırmaktan uzaktır.
Çocuk, hayatın içinde var olarak ve sorumluluk alarak eğitilir, gelişir, kişiliği oluşur. Masabaşı teoriler sorun çözmediği gibi yeni sorunlar ihdas etmiştir. Yeni nesiller insan neslini ve bir milletin değerlerini geleceğe aktaracak kabiliyetten mahrum bırakılmaktadır. Modern psikoloji ve pedagojinin ortaya koyduğu faydalı çalışmalardan istifade edelim; ancak bu alan içerisinde bile tartışmalı olan konuları mutlak doğru gibi lanse etmek, gelenek ve tecrübelerimizi yok saymak doğru değildir.
Onun için geleneğimizi iyi okumalı, revize etmeli ve devamlılığını sağlamalıyız. Bunun, vatanımıza ve milletimize karşı üzerimizdeki bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum.
Toplumun Ahlâkını Zehirliyorsunuz!
Bir milletin çöküşünü anlamak için toprağını kazmaya gerek yoktur. Ekranına bakın yeter.
Kimin neyle meşgul olduğunu öğrenmek istiyorsanız, manşetlere göz atın yeterince fikir verir zaten sizlere...
Sabah programları kılığında, şeytanın basın toplantısı yapılıyor adeta...
Bugünlerde Türkiye, bir “kayınvalide ve damat” rezaletini konuşuyor.
Sabah programı denilen ahlaksızlık mahkemelerinde, mikrofon uzatılmış iki yüzsüz utanmazın birbirlerine -af edersiniz- kur yapmasını, geçmişlerini ifşa etmelerini, aleni iğrençliklerini, utanmazca ilişkilerini tüm ülke izliyor.
Diğer bir deyimle izleyip gündemine almak zorunda bırakılıyor.
İşin en acı tarafı çocuklar da duyuyor tüm bunları...
İnsan sormadan edemiyor:
Ey ekran patronları!
Ey yapımcılar!
Ey RTÜK'ün suskun vicdanı!
Sizin bu milletin ahlâkıyla ne alıp veremediğiniz var?
Bir toplum, annesinden haya etmeyen bir nesil yetiştirirse;
Nikahı ayaklar altına alan bir rezilliği saatlerce yayınlarsa;
Orada iflas etmeyen ne kalır söyler misiniz?
Bunlar bir televizyon programı değil, toplumu çökerten birer operasyon aparatları...
Bu programlar koca bir milleti yaşarken gömmeye yemin etmiş; gözü dönmüş yozlaştırma canavarlarıdır.
Amaç reyting değil, rezilliktir.
Amaç gerçekleri ortaya çıkarmak değil, ahlâkı ortadan kaldırmaktır.
Düşünün!
Bir kız çocuğu, sabah annesiyle kahvaltı yaparken bu program açık.
Ve orada, bir damat, kayınvalidesiyle yaşadığı bu ahlaksızlığı anlatıyor.
Siz bu çocuğun hayâsını hayata adım atmaya başlamadan gömmüş oldunuz en cânî biçimde...
Akıl alır gibi değil!
Bir milletin mahremiyeti nasıl bu kadar ayaklar altına alınır kardeşim? Nasıl?
Bu rezil yayınlar yüzünden zina normalleşti.
Mahremiyet bitti.
Nikah küçümsendi.
Çocuklar hayâdan koptu.
Yaşlılar bile utanmaktan vazgeçti.
Ve millet olarak biz, buna göz yumarsak, yarın çocuklarımızın alnına utanmazlık yazılacak...
Müslümanlar!
Toplumun utanma refleksi, ekrandan jiletle kazınıyor.
Yeter artık! Dur deyin bu rezalete!
Ey yetkililer!
Bu yayınları susturmak bir sansür değil, bir temizliktir.
Zira bu programları yapanlar, sadece haber değil, toplumun felaketiyle oynayanlardır.
Bu yaşananlar, tesadüf değil. Bu sistemli bir yıkım.
Son sözüm şudur:
Biz bu çürümeyi sineye çekersek;
kendi çocuklarımızı, kendi ellerimizle ekran zebanilerine teslim etmiş olacağız.
Artık yeter!
Kapanmalı bu yayınlar.
Susturulmalı bu ahlaksızlıklar.
Uyandırılmalı bu millet.
Çünkü daha fazla geç kalınırsa, utanmanın bile adı unutulacak ecdad yadigarı bu topraklarda..
Ve bir millet, hayasını yitirdiğinde, artık her şeyini yitirmiş olacak bu coğrafyada...