Genel olarak emek konusunda “uluslararası” nitelikte ve düzeyde ama “ikiyanlı” değil “çokyanlı” sosyal politikalar izlenmesinin, alt sınırı belirlemeye yönelik hukuksal düzenlemeler yapılmasının, amacı “sosyal adalet” olan bir “uluslararası sosyal normlar sistemi” oluşturulmasının kurumsal tarihi, yerkürenin evrensel ölçekli en eski uluslararası kuruluşu olan UÇÖ’nün tarihiyle özdeştir çünkü. UÇÖ’nün, hem 19. yüzyılın ilk çeyreğine değin inen kuruluş öncesi düşünsel ve eylemsel tarihi ve hem de kuruluş sonrası, “dile kolay”, 100. yılına yaklaşan tarihi, aynı zamanda birbiriyle çok yakından ilgili disiplinler olan Uluslararası Sosyal Politika’nın, Uluslararası Çalışma Hukuku’nun (UÇH), Uluslararası Sosyal Güvenlik Politikası’nın ve Uluslararası Sosyal Güvenlik Hukuku’nun iç içe geçmiş tarihleri demektir.
Daha ileri giderek diyeceğim ki, daha doğrusu uzun süreden beri düşünüyor ve diyorum ki, 18. yüzyılın sosyal hakların yer bulamadığı “ulusal” kökenli ve nitelikli –ama 1789 tarihli olanının aynı zamanda evrensel açılımlı olan– çağdaş insan hakları belgelerinden sonra, insan hakları alanındaki “uluslararasılaşma”yı sosyal haklardan “resmen” başlatmış olması nedeniyle, UÇÖ’nün tarihi Uluslararası İnsan Hakları Hukuku’nun (UİHH) pozitif tarihiyle de özdeştir. UÇÖ’nün birçok yenilikle, çokyanlı, sürekli ve kendine özgü bir eşitlik yaklaşımıyla, üçlü yapılı bir Örgüt olarak kurulmasına değin “münhasıran” devletlerin ulusal yetki alanına giren ve bir “iç hukuk sorunu” olarak görülen “çalışma/emek” konusunda, daha genel bir deyişle “sosyal” sorunlar alanında hukuksal bağlayıcılık doğurmaya yönelik uluslararası koruyucu düzenlemeler yapma yetkisi, Uluslararası Hukuk alanında ilk kez tanındı. Bu, işçi/iş/çalışma hukukunun, sosyal politikanın, sosyal hukukun, sosyal güvenliğin ve hukukunun, kısacası insan haklarının sosyal haklardan başlayarak uluslararasılaşması akımının ilk resmî “kurumsal” adımı demekti.
..
Tanttlanmış Bilim Olarak Felsefeye Dair Çikiş Noktası
Hegel'e göre felsefenin oluşumu keyfî ve koşulsuz değildir. Her şeyden önce felsefenin oluşumu çağın kendi gereksiniminin bir ürünüdür. Oluşumunun tarihsel koşulları olduğu gibi toplumsal, politik, kültürel ve düşünsel koşullari da vardır. Düşünme olarak felsefe, yukarıda işaret ettiğim gibi, Hegel'e göre,elbette “bir çağın
ruhunu kavrama" demektir. Bu tez Hegel tarafından koşulsuz olarak öne sürülen bir sav değildir. O, felsefeye dair bu yaklaşımını bizzat felsefe tarihine, antik Yunan, Roma, Alman ve Ortaçağ felsefesine dair araştirmalarına ve incelemelerine dayandırmaktadır. Bu açıdan Hegel felsefeyi “bir çağın ruhunu kavrama" olarak kavramadan da öte “çağın tini" olarak tanımlamaktadır. Bu nedenle biraz aşağıda
“felsefe kendi çağı ile tamamıyla özdeşti" diyor. Bu bakımdan felsefe kendi çağının üzerinde veya ötesinde değildir, tersine, nasıl ki bir birey “kendi çağının evladı olarak kendi çağının üzerinde” veya ötesinde olamazsa, nasıl ki bir birey de ancak kendi çağının kendinde vücuda gelmiş “formu” olabilirse, felsefe de kendi çağının tözsel olanının bilgisi olabilir ancak. Hegel'in burada felsefe ile içinde bulunduğu çağ arasında kurduğu özdeşlik ilişkisini hangi anlamda almak ve nasıl kavra..
sf. 55.
KAPİTAL
Almanca Basıma Önsöz
Bilimsel eleştiriye dayanan her görüşü hoşnutlukla karşılarım. Kamuoyu denen şeyin hiçbir zaman taviz vermediğim önyargıları söz konusu olduğunda, geçmişte olduğu gibi bugün de, büyük Floransalının şu şiarını benimsiyorum:
'Segui il tuo corso, e lascia dir le genti'*
Karl Marx
Londra, 25 Temmuz 1867
*Sen yolundan şaşma, bırak ne derlerse desinler! (Dante, İlâhi Komedya)
Hasan Şükrü Dal
"Örneğin demiryolu hisseleri gibi mülkiyet hakları her gün el değiştirebilir ve sahibi bunların satışından yabancı ülkelerde bile kar elde edebilir; bu nedenle demiryolunun kendisi ihraç edilemez olsa da mülkiyet hakları ihraç edilebilir." -Karl Marx
"Titles of property, for instance railway shares, may change hands every day, and their owner may make a profit by their sale even in foreign countries, so that titles to property are exportable, although the railway itself is not."
-Karl Marx
📌Hrant Dink’i anıyoruz: İstanbul, Londra, Paris, Stockholm, Berlin
▪️Gazetemizin kurucusu ve genel yayın yönetmeni Hrant Dink öldürülüşünün 19. yıl dönümünde Türkiye’de ve dünyanın farklı kentlerinde düzenlenecek etkinlikleriyle anılıyor; adalet, ifade ve basın özgürlüğü talebi yeniden yükseliyor.
https://t.co/ctOoGR9uEk
Bir dönem Gazi Mahallesi, Okmeydanı gibi mahallere giderek “eylem” çeken birçok gazeteci buradan kendine kariyer sağladı. Kürt kentlerinde böyle zorlu dönemlerde gazetecilik yapmak zordur çünkü tek başınasınız. Cizre’de haber takibi yapan Nedim Oruç işte böyle gözaltına alındı!
başlıksız II.
Felsefenin sistematik bünyesi de, konusu ve araçları da düşünseldir. Felsefenin bu yapısı onu ontolojiyi ve epistemolojiyi içeren bir mantık çerçevesinde tanıtlamalı bilim olmaya götürmüştür. Christian Wolff’un bu konuda yaptığı çalışmalar modern felsefede birçok bakımdan çığır açmıştır. Wolff’un kendisi de felsefeyi tanıtlamalı bilim olarak kurabilmek için yöntem kuramı bakımından matematikten ontolojiye yönelmiştir. Onun yapmış olduğu nominel yöntem ile tanıtlamalı yöntem ayrımı, matematik de dâhil tüm bilimlerin ontoloji tarafından temellendirilmiş olması gerektirdiğini göstermiştir.
Doğan Göçmen.
Devletler Arasındaki İlişki Hukuksal Olmaktan Çok Doğaldır.
Devletler birbirleri ile hukuksal olmaktan çok doğal bir ilişki içinde dururlar. Bu nedenle aralarında sürekli çatışma vardır ve dolayısıyla aralarında antlaşmalar yaparak bu yolla birbirleri ile hukuksal bir ilişki içine girerler. Ama öte yandan bütünüyle kendilerine bağımlı ve birbirlerinden bağımsızdırlar. Buna göre aralarında Hukuk edimsel değildir. Öyleyse antlaşmaları edimsel olarak çiğneyebilir ve birbirlerine karşı her zaman belli bir güvensizlik içinde dururlar. Doğal varlıklar olarak birbirine karşı güç ilişkileri içindedirler, ve haklarını koruyabilmek için onları kendileri yaratmalıdırlar ve bu nedenle birbirleri ile savaşa girerler. (Hegel, Felsefi Propedeutik)Tewfic Tewfic
Despotik Özenç Yıkımının Zorunluluğunun Edimselleşmesidir!
Despotik bir hükümet hiç kuşkusuz en yüksek gücü taşır, ama despotik bir anayasada yurttaşların hakları gözden çıkarılır. Despotun gücü hiç kuşkusuz en yüksek güçtür ve devletin kuvvetlerini keyfine göre kullanabilir, ama bu duruş noktası (yıkılıp yok olması açısından) en tehlikeli olanıdır. (Hegel. Felsefi Propedeutik)Tewfic Tewfic
Basına ve Kamuoyuna…
Başakşehirde inşası devam eden Platinum Life Villa şantiyesinde çalışmış olan üyelerimizin haklarını gasp etmeye çalışan Fago & Aytek Yapı ve Linye Elektrik firmalarını uyarıyoruz!
Üyelerimizin tek damla alınterlerini dahi gasp ettirmeyeceğiz!
Max Weber’den Batı şehrinin ortaya çıkışını ve özgüllüğünü inceleyen, öncü bir metin!
Weber’e göre, Batı kentleri özerktir, fakat Doğu kentleri siyasal iktidarın ve patrimonyal yapının baskın olması nedeniyle özerk olamamıştır.
@SayYayinlari
https://t.co/kIUjXzh9N1
İzmir Barosu mensubu meslektaşımız ve aynı zamanda insan hakları savunucusu Av. Ali Aydın’ın bu sabah yürüyüş yaptığı sırada uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybettiğini öfke ve üzüntü içinde öğrenmiş bulunmaktayız.
Bu saldırı; yaşam hakkı başta olmak üzere, kişi güvenliği hakkının ne kadar korunmasız olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur.
Şiddetin ve cezasızlık politikalarının giderek arttığı dönemde, meslektaşımızın katledilmesinin ardındaki maddi gerçeğin ortaya çıkartılması ve faillerin gereken cezayı alması için tüm soruşturma ve dava sürecini titizlikle takip edeceğiz.
Hayatını kaybeden meslektaşımızın ailesinin, İzmir Barosunun ve tüm meslektaşlarımızın başı sağolsun.
Yaklaşık 30 yıl insan hakları mücadelesi içinde birlikte çalıştık. Çok hak ihlaline tanıklık ettik acılara şahit olduk. Bu yolda yitirdiğimiz çok arkadaşımız oldu. Hatıraları acıları hep yüreğimizde . En derinde.. Ali de orada şimdi. 🙏🙏 #aliaydın
Şube üyemiz Av. Berivan Bekçi:
“Ne yazık ki Türkiye’de gelişen süreçle beraber hapishanelerde herhangi bir değişim olmamıştır. Hak ihlalleri giderek artmıştır. Tahliye engellemeler devam etmektedir. Hasta mahpusların tedaviye erişimi ve tahliyeleri aynı şekilde devam etmektedir. Mahpusların süreli yayınlara erişimi engellenmektedir. Yine Kürtçe ve muhalif gazetelerin, yayınların hapishane içerisine alınması yasaklanmaktadır.”
https://t.co/owhoO4bBc2
Sahtekarlara Duyurulur!
"Nasıl ki acelecilik, şiddetli istek ve tembellik her zaman bir ruha işkence eder ve her zaman rahatsız edip kargaşaya neden olursa aynı şekilde sahtekarlık da yüreğe yerleşmeye görsün, varlığıyla kargaşaya neden olur; kişi sahtekarlıkta yaptığı şeyi ne kadar gizli yapmış olursa olsun kişi yine de o şeyin her zaman gizli kalacağına güven duymaz. Sahtekarların yaptıklarının ilkin şüphe, sonra dedikodu ve söylenti, ardından suçlayan biri ve sonunda yargıç takip eder. Birçokları bizzat kendilerini ele verir." (Cicero, İyi ve kötü şeylerin gayeleri üzerine, s. 88)Tewfic Tewfic
Nazım’ın şiirlerinin politikasını ideolojisini nasıl içerdiğini ve sanatının, şiirinin nirengi noktasını bu ideolojinin oluşturduğunu hatırlatmakla yetinelim.
1923’te yazdığı Şair adlı şiirinde kendi şairliğini şöyle tarif etmektedir:
“Şairim
şiirden anlarım,
en sevdiğim gazel
Anti Dühringidir Engelsin..
Şairim
bir yıl yağan yağmur kadar şiir yazdım..
Fakat asıl
şaheserime
başlamak için
Hafızı Kapital olmayı bekliyorum.”
Tabii ki bazen bilmeden fikir sahibi olmak daha kolaydır. Nazım'a saydırmanın da bu kolaylıkla bağlantısı vardır. Bazen de somut koşulları göz ardı ederek değerlendirme yapmak, nesnelliği kavramamak bizi temel yanılgılara götürür.
Ama o nedenle veya baska bir nedenle hatta çoğu zaman da "iyi niyet" adı altında Nazım her türlü hakaretten nasibini almaktadır. Ama yağma yok! Aşağıda epey uzunca bir Nazım yazısı bulacaksınız. Eski bir yazım olsa da hala günceldir. Ve tabii ki bilmeden yargıda bulunmak isteyenler ilgilenmiyecektir.
Altan Açıkdilli
*TOPRAKTAN, ATEŞTEN VE DEMİRDEN HAYATI YARATANLARIN ŞAİRİ:
NAZIM HİKMET
“uyan uyumak için önümüzde sonsuzluk var.” Hayyam
“Ben kendi payıma bir iki iyice şiir yazdımsa, bunların tümünün içeriğini önceden iyice pişirdim. Sonra en uygun biçimlerini, ne çeşit uyakla (kafiye ile), ne çeşit ölçü ile yazılabileceğini, boyutunun aşağı yukarı ne olabileceğini, dilinin edasını, çeşnisini, peşinen kestirmeye çalıştım. Yani çok zahmetli bir çalışmadan sonra işe koyuldum." Nazım Hikmet Ran
Nazım Hikmet’i anlatmak şüphesiz dünyanın en kolay ve en zor işidir diyebilirim. Kolaydır, çünkü herkesin Onunla ilgili bir fikri ve bilgisi vardır. Zordur, çünkü Nazım Hikmet, sanılanın aksine, yaşadığı ömre, pek çok şeyi sığdırmayı başardığı gibi, gerek devlet, gerekse onun kendi deyimiyle “dostları”, Nazım ile ilgili pek çok şeyi gizlemiş veya çarpıtmışlardır.
Biz bugün Nazım’ı anlatırken, onun mavi gözlerinden, sarı saçlarından ve sevgililerinden bahsetmeyeceğiz. Biz Nazım’ın ‘çilesi’nden ya da, bedbahtlığından da bahsetmeyeceğiz.
“Evet, bugünlerde aşkları ön plana çıkarılan, dünyanın sayılı şairlerinden biri olan Nazım Hikmet'in bir de siyasi yaşamı vardır.
Şiiri ve aşkları kadar başarılı olmasa da...
Olması da beklenemezdi.
Bir tarafta şiir ve aşk, öbür tarafta siyaset...
Uyum, gayri mümkün”(Hasan Pulur, 17 Ocak 2002 milliyet)
Terbiyesizliği ve haddini bilmezliği görüyor musunuz? “Şiirleri ve aşkları kadar başarılı olmasa da” ve maalesef bu alçaklık ve küstahlık sadece Hasan Pulur’a ait değildir. Bu Nazım’a yönelik kampanyalardan sadece bir örnektir…
Biz Nazım’ı anlatırken, yukarıdaki alıntıda olduğu gibi, burjuva kalemşörlerin söylediği Nazım’ın şiirde başarılı, ancak politikada başarısız olduğu uydurmacalarına da pabuç bırakmayacağız.
Biz, burada, “bizim Nazım”ı anlatmayı tercih edeceğiz desek bile, aslında Nazım’a haksızlık etmiş oluruz. Çünkü “bizim” olmayan bir Nazım yoktur. Nazım; Her şeyi ile ve her yönüyle bizimdir.
Yaşamın bir bütün olduğu gerçeğinden yola çıkarak, şunu söyleyebiliriz ki; bir insanın politikasıyla sanatının ayrı ayrı ele alınamayacağını iyi bilmek gerekir. Nazım’ın sanatını yüceltip, politikasını eleştirenlere, Nazım’ın şiirlerinin politikasını ideolojisini nasıl içerdiğini ve sanatının, şiirinin nirengi noktasını bu ideolojinin oluşturduğunu hatırlatmakla yetinelim.
1923’te yazdığı Şair adlı şiirinde kendi şairliğini şöyle tarif etmektedir:
“Şairim
şiirden anlarım,
en sevdiğim gazel
Anti Dühringidir Engelsin..
Şairim
bir yıl yağan yağmur kadar şiir yazdım..
Fakat asıl
şaheserime
başlamak için
Hafızı Kapital olmayı bekliyorum.”
Nazım Hikmet’i anlatmak, Onun kaç yılında nerede doğduğunu, nerde büyüdüğünü, ne kadar hapis yattığını, kaç kişiyi sevdiğini ve nerde öldüğünü anlatmakla sınırlandırılamaz. Bu anlatım biçimi, klişe burjuva biyografi biçiminden başka bir şey değildir. Yukarıdaki şiirinden de anlaşılacağı üzere, Nazım Hikmet aslında 1922’te doğmuştur (Örgütlü mücadeleye katıldığı tarih) dersek, abartmış olmayız diye düşünüyorum.
NAZIM HİKMET BU TOPRAKLARIN ŞAİRİDİR.
Nazım’da şiir basit bir duygu fırtınası değildir bir savaş aletidir…
“İster mermi kullanın ister oy pusulası insan iyi nişan almalı. Kuklayı değil kuklacıyı vurmalı.” diyor Malkom X. Nazım’da, şiirin usta nişancılığı O’nun ideolojisinden geliyor.
Nazım Hikmet Memleketimden İnsan Manzaraları’nı, okuduğumuzda görürüz ki, Nazım bir manzarayı seyreder gibi seyretmekle kalmaz, toplumun, çelişkilerin ve mücadelenin içine işlemesine, içimize işlemesine izin verir. İnsanın tüm durum ve hallerini onun sosyal ve toplumsal ilişkileri içerisinde ve aynı zamanda kendine özgülüğünü yitirmeden resmeder. Nazım Hikmet bir seyirci değildir. Tarif ettiği sahneler, acılar, yokluklar insanın tahammül sınırını aşacak kadar acıklı ve çaresiz hallerdir. Ama Nazım çerçeveyi salt bunun üzerine kurmaz. Öyle karakterler çıkarır ki karşımıza, her biri kendi içinde diyalektiğin yaşamda beden bulmuş halidir. Ve yine öyle olaylar koyar ki önümüze, Volokolomsk Şosesi’nde üzerinize gelen Alman tankının palet izlerini hissedersiniz vücudunuzda… Ancak salt bunları hissetmekle kalmaz aynı zamanda o tanka karşı savaşmak için müthiş bir özlem ve istek duyarsınız… Ve yine sadece bazen bir anı yaşamanın bir ömre bedel olduğunu ta ruhunuzun derinliklerine dek hisseder ve arzularsınız... Tıpkı Dostyoveski’nin dediği gibi; “Nasıl ki bir yiyeceği sevmenizin nedeni onun bolluğu değil tadıdır, hayatı güzel kılanda uzunluğu değil anlamıdır”… Nazım Hikmet’in gerek kendi hayatı gerekse ürünleri böylesi bir anlamın ne demek olduğunun en büyük kanıtı değil midir?
Yani burjuva kalemşörlerinin bize anlattığının aksine, Nazım’ın şiiri ile siyasal hayatı birbirinden ayrı değil aksine iç içedir.
Nazım’ı Nazım yapan, hümanizm anlamında bir insan sevgisi yaklaşımı değildir. Nazım’ın insanı tanımlaması (bakınız diğer bazı şiirleri, akrep gibisin vb.) insanın hak etmediği bir yaşama boyun eğişine isyanla doludur. Burada kendi sorumluluğunu da açıkça ifade etmekten çekinmemektedir. Nazım Hikmet halkını, acılarını “ancak yaşayanın anlayacağı” var sayılan duyguları içselleştirerek, bir değişim ve dönüşüm sürecine evrilmesi için ön tanımlama şeklinde sunar.
Sınıf savaşımının, tüm yaşam ve eylemlerini, aşkı, korkuyu, kahramanlığı nasıl belirlediğini gösterir bize Nazım. Ve gerektiğinde bu konuda ödenecek bedellerin bir hüzün değil onur kaynağı olduğunu gösterir... Tıpkı Bertholt Brecht’in dediği gibi “savaşan bazen kaybedebilir ama savaşmayan çoktan kaybetmiştir”…
İşçi sınıfı yalnız bir tanımlamadan ibaret değildir Nazım’da. O, “Topraktan, ateşten ve demirden hayatı yaratanların” şairidir. İşçi sınıfı, topraktan, ateşten, demirden hayatı yaratmaktadır. Hayatı yaratmak bir güçtür ve işçi sınıfının bu gücünü görmesi ancak işçi sınıfının bilincine doğrudan müdahale ile mümkündür. Bilince müdahale, yüreğe ve akla müdahaledir. Bu yüzden Nazım, işçi demekle yetinmez. Ona kudretini hatırlatmak için yüreklere ve akla cesurca müdahale eder.
Nazım, teorik ve politik açıdan işçi sınıfının ve mücadelesinin ete kemiğe bürünmesi, kişisel boyutta hayata yansıması konusunda benzerine pek de rastlanmayan eserler verebilmiştir.
Çünkü işçi, yalnız fabrikada işçi değildir. O, aynı zamanda Medyanın(ajans haberlerinin) yalanlarıyla kandırılan, o aynı zamanda kırıntılar ve vaatler ile oyalanan, o aynı zamanda korkularla ve yoksulluklarla tüm ilişkilerine karanlık bulaşmasının önüne geçemeyendir…
İşte bugün bu “tüm ilişkilerine karanlık bulaşmasının önüne geçemeyen” işçi sınıfının, bu karanlıklardan çıkışının yolu da Nazım’ın şiirlerinde ince ince işlenmiştir. “Güneşe akın”ı yazmak için, o karanlığı görmek, o karanlığın acısını çekmek, o karanlıkla boğuşacak cesareti bazen kendi payından fazlasını yüklenmek gerekir. Nazım kendi payına, bunu yapmayı başarmıştır. Albert Einstein’ın sözündeki gibi “Ancak başkaları için yaşanan bir hayat yaşanmaya değer bir hayattır”… Nazım için hayat böylesi bir adanmışlıkla anlam kazanmıştır.
Tabii konu Nazım Hikmet olunca, insana dair, mücadeleye dair, aşka dair bir şiir ustası olunca ve Nazım Hikmet politik olarak dönemine göre yeterince yetkin olunca bugünden bakıldığında beklentiler de daha büyük olabiliyor. Bugünden bakınca bu beklentiler Nazım’ın yer yer acımasızca eleştirilmesine de neden olabiliyor. Evet altını çiziyorum, bugünden bakınca… Zira Nazım’ı dönemiyle, örgütlülüğüyle algıladığımızda bu eleştirilerin yüksek beklentilerden kaynaklandığını söylemeliyiz. Abraham Maslov’un sözü anlamlıdır; “elinde çekiç olan herşeyi çivi olarak görür”. Niyette bir sorun yoktur. Analizde sorun vardır. Nazım’ın eleştirisini yapmak ancak yarınlar için mücadele edenlerin ve bugüne dair ürün verenlerin hakkı olabilir. Nazım bize göstermiştir ki, her aydın, “yarınlara kalacak” ürünler veren her sanatçı, içinde bulunduğu topluma ve sisteme “gelecekten” bakabilmelidir. Buradan bakıldığında Nazım, İnsan Manzaraları’nda, dönemini ve sistemi, net bir tarzda tarihsel bir fotoğrafını çekmiştir. Bu derinliği görmezden gelmek haksızlıktır. Nazım’ın bizzat Nazım’cılar tarafından sansürlendiği de görmezden gelinir çoğu zaman. Bizzat Memet Fuat tarafından sansürlenen “Akşam Gezintisi” şiirinin şu bölümünü de okumak da fayda var:
“Mürettip Refik’le sütçü Yorgi’nin ortanca kızı
Çıkmışlar akşam piyasasına,
Parmakları birbirine dolanmış.
Bakkal Karabet’in ışıkları yanmış.
Affetmedi bu Ermeni vatandaş
Kürt dağlarında babasının kesilmesini.
Fakat seviyor seni,
Çünkü sen de affetmedin
Bu karayı sürenleri Türk halkının alnına.”
…..
Bakınız Kuvayi Milliye destanını yazdığı için eleştirdiğimiz (ki haklı bir eleştiri olmasına rağmen o dönemki TKP politikalarını da bilmek gerekir) Nazım Hikmet, 15’lerin katledilmesiyle ilgili şöyle yazmıştır:
“…
Trabzondan bir motor açılıyor,
Sahil de kala b alık
Motoru taşlıyorlar
Son perdeye başlıyorlar
Burjuva Kemal’in omzuna binmiş
Kemal kumandanın kordonuna
Kumandan kahyayının cebine inmiş
Kahya adamların donuna
Uluyorlar
Hav.. hav… hak.. tü
Yoldaş unutma bunu
Burjuvazi
Ne zaman aldatsa bizi
Böyle haykırır
-hav.. hav.. hak… tü”
İşte bu havlayanları tepesinde taşıyan, işte bu emperyalizmin uşağı sizce hangi Kemal’dir?
Burada bir çelişki görünmüyor mu? Kemalizm ile hesaplaşmış bir Nazım (ki bu 1923 tarihli şiiridir) ve o dönem için şapka çıkarılacak bir durumdur. –hatta maalesef bugün Kemalizmle hesaplaşmayı gerçekleştirememiş “aydınların” sayısı erişenlerden daha çoktur.- Zaten durumun kendisi olayı anlatıyor. Şiirden bu bölüm gizlenmiştir. Dillendirilmemiştir. Eksiklik Nazım’da değildir, eksiklik likidasyon politikalarıyla, burjuva ideolojisiyle hesabını göremeyen o dönemin örgütündedir. Kuvayi Milliye’deki eksiklik Nazım’da değildir. Burada Nazım bir konuda eleştirilecekse oda bu ideolojiye karşı olmasına rağmen bu karşı duruşu nedeni ile ihraç edilmesi ve bizzat ihraç edildiği partisi tarafından yoğun bombardımana tutulup, yalnızlaştırılması karşısında direnememesidir Evet Nazım partisinde ideolojik sağlamlığı ile çoğu zaman muhalif olmuştur, ancak gerçek zaferin örgütlü mücadele ile kazanılacağının derin bilgisi ile hiçbir zaman örgüt kaçkını olmamıştır. Tarihsel süreci iyi bilmek gerekiyor. Nazım’ın Kuvayi Milliye’yi yazdığı dönem Nazım’ın sadece burjuvazi tarafından cezalandırıldığı bir dönem değildir. O dönem Nazım’ın partisi tarafından da ‘cezalandırıldığı’ bir dönemdir. Şiirin yazılış tarihi 1936-1941 arasıdır. 1936’yı siz Memleketimden İnsan Manzaraları olarak düşünün. Çünkü aslında nüvesi bu destanda olan şiir, daha sonra Kuvayi Milliye’ye evrilmiştir ya da Memleketimden İnsan Manzaraları daha önce Kuvayi Milliye’deki, Karayılanların hikayesi ile başlamıştır. Memleketimden İnsan Manzaraları’nın başında Nazım şöyle der. “939 da İstanbul tevkifhanede başlanıp…………………..biten bu kitap ona ithaf edilmiştir.” O Piraye’dir. Burada sorun yok ancak nokta noktalar nedir, adam yayınlarının baskısı dahil ne bilen(!) var ne yazan. 39 da insan manzaraları, 36-41 arasında Kuvayı Milliye Destanı… İlginç bir iç içe geçişlik. Bu iç içe geçiş sadece tarihlerde değildir üstelik. Şiirden biraz anlayan Nazım’ı biraz okuyan herkes bu iki kitabın aslında tek kitap yani tek şiir olduğunu anlamakta zorluk çekmez. Kuvayi Milliye’de anlatılan hikayelerin tamamı o dönemin ezilen insanlarının hikayeleridir. Tıpkı İnsan Manzaraları’ndaki kamburun hikayesi gibi. Burada pek problem yok. Üstünden atlanan bir ayrıntı gibi dursa da bizim ezilen insanımızın, bizi de katleden (15’leri unutmadık unutturmayacağız)Bir burjuva destanına nasıl konu olduğudur. Yada diğer bir deyişle ismi ve “mavi gözleri çakmak çakmaktı……..”gibi birkaç öğenin haricinde, insan manzaraları kitabının içinde olduğunda hiçbir problem olmayacak olan bu kitap, nasıl oluyor da Kuvayi Milliye Destanı haline geliyor. Gerçi burjuvazinin sanatsal acizliği olsa gerek kendi savaşının hikâyesini yazamamıştır, bu iş bir komüniste kalmıştır desek de 15’lere yazdığı şirin tüm çıplaklığında bu iki örnek nasıl bir zıtlık oluşturuyor diye sormamak mümkün mü?
Peki Nazım’ın karşı çıkmalarına rağmen “Faşizme karşı birleşik cephe” politikasının bu kitapta hiç rolü yok mudur? Hani faşizme karşı “en”ler politikası var ya, bu politikanın gereklerinden biri de burjuvazinin “ileri” unsurlarını da bu cepheye katmaktır ya…. Peki biraz nefes alalım ve bu konuya tekrar dönelim.
Bakınız Memet Fuat, nazimhikmetrancom sitesinde şu bilgiyi veriyor: “Komintern'e bağlı yasadışı Türkiye Komünist Partisi'nden "anti-Stalinist" nitelemesiyle "ihraç" edilmişti. Çeşitli nedenlerle kendisi gibi örgütsüz kalmış arkadaşlarıyla kurmayı denedikleri ikinci bir yasadışı partiye de Komintern kucak açmamıştı. Zaten çok geçmeden bu parti kovuşturmalar, tutuklamalar, mahkûmiyetlerle kendiliğinden dağılmıştı.” (Siz bu anti-Stalinist suçlamasını Nazım Hikmet’in yaklaşan emperyalist savaş öncesi, enternasyonalist politikalardan uzaklaşmaya Partinin politika üretememesine ve hep atamalarla yönetilmesine karşı giriştiği mücadele olarak algılayınız. O dönemde ve hatta çok uzun bir süre, mevcut bir politikayı onaylamıyorsanız “anti-Leninist”, “anti-Stalinist” olarak yaftalanırdınız.)
Bunları bilmeden Nazım’ı yargılamak ve infaza kalkışmak kabul edilemez bir yaklaşımdır. Eksikliği Nazım’da değil o dönemde “sol”un Kemalizm ile hesaplaşmamış olmasında aramak daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Bugün o günkü Komintern kararlarını eleştirmeyi göze alamayanlar (politik yaklaşımlarını hali hazırda 3. Enternasyonal’e göre “faşizm” tahliline göre yapanlar) Nazım’a kolaylıkla sataşmışlardır. Sen hala, devlet tahlilini 3. Enternasyonal’in faşizm tahliline göre yapacak, buna karşı “ulusal burujuvazi”yi müttefik görebilecek politikalar geliştireceksin, hem de Nazım’a dil uzatacaksın. Tabii kimse soruyu doğru ortaya koymayınca, ağzı olan konuşuyor. İnanın şaka gibi.
Nazım Hikmet örgütlü bir sanatçıdır ve örgütlü bir sanatçı olmak konusunda da yeterince inançlı ve inatçıdır. Zira bu “ihraç”tan sonra bile bir örgüt kurma girişimi bize Nazım’ın yaklaşımını gösterir.
Burayı biraz açmakta fayda var.
“1928-1945 Yılları
1928 ve 1929 yılları TKP'ye yönelik iki yeni tutuklama kampanyasına tanık oldu. 1929 yılında TKP içinde, Kemalist iktidara karşı takınılacak tutum konusunda, bölünmeyle sonuçlanan bir anlaşmazlık çıktı. Burjuvaziyle uzlaşmaya karşı çıkan ve daha sol bir mücadele çizgisi öneren partililerin (Pavli adasında)** topladığı kongrede oluşturulan yeni merkez komitesi Komintern tarafından kabul edilmedi. Nazım Hikmet'in de içinde bulunduğu adı geçen muhalif grup Troçkizm suçlamasıyla partiden çıkarıldı. Muhalefet bu kararı tanımadı, kendisini asıl parti sayarak faaliyetlerine devam etti.” (Mete Tunçay, Türkiye'de Sol Akımlar-II (1925-1936), BDS Yayınları, İstanbul, 1992, s. 76)
”1935 yılında toplanan yedinci Komünist Enternasyonal kongresinde "faşizme karşı birleşik cephe" çizgisi benimsendi (italik bize ait). Bu çizginin Türkiye koşullarında uygulanabilmesinin ilk adımı olarak Komintern yönetimi TKP'nin Komintern bünyesinden ayrılmasını ve ayrı çalışmasını kararlaştırdı. "Desantralizasyon" veya "Separat" kararı olarak adlandırılan bu kararla Türk hükümetinin Sovyetler Birliği ile dostluk ve faşist devletlerden uzak durma çizgisine daha kolay çekilebileceği düşünülüyordu. Karara uygun olarak, TKP faaliyet programının öngördüğü "Türkiye Komünist Partisi iktidarda bulunan Halk Partisi'ne karşı barışmaz azimkârane bir tarzda mücadele eder" hükmü (Türkiye Kommunist Fırkası Fealiyet Programı, İnkılâp Yolu külliyatı, sayı 1, 1931'den aktaran Mete Tunçay, Türkiye'de Sol Akımlar-II (1925-1936), BDS Yayınları, İstanbul, 1992, s. 252) bir yana bırakıldı ve Parti "o zamanki İsmet İnönü hükümetinin, memleketin milli bağımsızlığına, sosyal gelişmesine hizmet eden, memleketin ve halkın yararına olan bütün icraatında aktif olarak desteklenmesine karar verdi. Partiye bağlı gizli işçi sendikaları ve gizli Komünist Gençlik Teşkilatı kaldırılarak üyeleri legal işçi ve gençlik teşkilatlarına girmekle görevlendirildi". (Zeki Baştımar, "Komintern 7. Kongresi'nin 30. Yıldönümü Konuşması", Yeni Çağ, Ekim 1965'den aktaran Mete Tunçay, yukarıdaki eser, s. 126)
Bu uzun alıntıları yapmamızın sebebi, Nazım’ın ideolojik duruşunu ve o dönemin koşullarını anlatmak açısından önemlidir.
"TKP'nin bilinen çalışma usullerinin dışında bir çizgi izlemeye başlamıştı. TKP'nin eylemleri sürekli tevkifatlarla kesilip duruyordu, beklediği kongre de yapılamıyor, parti hep aynı yöneticilerle, atama yoluyla devam edip duruyordu. Bu durumda kendisine yakın olan partilerle ayrı bir örgütlenmeye karar verdi.” (Emin Karaca “Nazım Hikmet’in Siyasal Yaşamı” Gendaş Yayınları, 2002)
Enternasyonalin 7. Kongre kararı TKP’nin ideolojik hattında önemli bir kırılma noktası yaratmıştır. Zaten Nazım Hikmet ve arkadaşlarının mücadele ettiği işleyişteki aksaklıklar ve mücadeledeki likidasyonlar, Komintern’in faşizme karşı birleşik cephe ve TKP politikalarının SSCB’nin kuşatılmasına karşı tampon olması boyutu ile TKP devrimci çizgisinden iyice uzaklaşmıştı.
Biraz uzun oldu ama birtakım şeylerin yerine oturtulması için önemlidir.
Birincisi, Nazım Hikmet bilerek yalnızlaştırılmıştır
İkincisi, Nazım yeniden hapistedir 36 yıl yatması istenmiştir
Üçüncüsü, TKP Nazım için bırakın parmağını bile kıpırdatmayı, genç aydınlarca başlatılan Nazım karşıtı kampanyayı mütemadiyen körüklemiştir.
Dördüncüsü, Nazım 1951 de yeniden açlık grevine başlayana kadar yalnız bırakılmaya devam edecektir.
Beşincisi, tüm bu koşullara rağmen Nazım ne komünizm den nede örgütlü olunması gerçeğinden vazgeçmemiştir.
Altıncısı, acaba Nazım’ın Kuvayı Milliye Destanı kitabı nazımın burjuvazi ile değil o dönemki burjuvazinin ileri unsurlarını kendine müttefik etmeye çalışan Komintern ve TKP ile barışma çabası mıdır?
Yedincisi, Stalingrad’a kadar ilerleyen alman ordusuna karşı Sovyet devletine tampon olabilmek adına (ki bu Komintern’in ve TKP nin politikaları ile örtüşmektedir) Anadolu’da tarihten bir alıntı ile bir direniş hattı oluşturma düşüncesi midir?
Aslında bu madde üzerine birkaç söz daha söylenebilinir. Özellikle o dönemde sinemanın büyük ustası Sergei Eisenstein, Almanlar’ın Sovyetler üzerine yürümesini ve işgalini önlemek ve halkı bu şuura yöneltecek olduğunu düşünerek, Aleksander Newsky filmini çekmiştir. Aleksander Newsky 13.yüzyılda Ruslara karşı akın, yağma ve savaşlarla, büyük tehlike oluşturan Tatarlar ve Almanlar’a karşı savaşan bir Rus prensidir. Filimde Prens Nevsky, bütün halkı istilacılara karşı direnişe ve savaşa çağırır ve çeşitli prensliklerde dağınık olarak bulunan halkı düşmana karşı birleştirerek büyük bir zafer kazanır.
Tıpkı Nazımın Kuvayı Milliye Destanı’nda olduğu gibi burada da halkın içinden belli karakterler ve belli duruşlar vardır. Savaştan kaçan sonra dönen, sevgilisini bırakıp savaşa giren, günlük yaşamın insan manzaraları yani. Rahat olun şüphesiz ne Nazım Hikmet bu filmi seyretmişti, ne de Eisenstein Kuvayı Milliye Destanı’nı okumuştu… Zaten o dönemki çeviri ve teknoloji, Nazım’ın hapiste oluşu, kitabı 41’de bitirmesi vs. pek çok nedenle bu mümkün olamazdı. Ancak bu benzerliği anlatmamızın nedeni, benzer koşullarda benzer politik tercihleri olanların, biri sinema ile biri şiir ile aynı şeyi anlatması raslantı değil, zaten sanatın böylesi bir yöntemi içinde barındırmasıdır. Tıpkı Bertolt Brecht’in İspanya İç Savaşı’nda, devrimci saflara savaşçı toplamak için yazdığı Carrar Ananın Tüfekleri oyunun, aslında İrlanda’lı Tynbe’nin denize giden atlılar oyununun uyarlaması olduğu gibi… Hatırlayınız, Nazım Moskova önlerinde çarpışan yoldaşları için ne büyük coşkular, endişeler ve kederler yaşamıştır. Böylesi bir durumda Kuvayı Milliye Destanı aynı zamanda işgale karşı büyük bir direniş örneği sergilemiş, Çerkez Ethem’i, Yeşil Ordu’yu, Efeleri içinden çıkarmış bir halkı, Sovyet topraklarına giden bir yolunda Anadolu’dan geçtiği düşüncesi ile Alman işgaline karşı bir direnişe davet etmiş olmuyor mu? En azından Sanatın böyle bir dili kullandığı kesindir.
Nazım bu dili kullandı ise, bu dili kullanma nedeni yine Enternasyonal’in kararı ve TKP’nin ulusalcı politikaları olmuyor mu…
Buradan bir ulusalcılık savunması çıkarıyorsam şeytan canımı alsın. Ben sadece ulusal burjuvazi ile kanlı bıçaklı olan Nazım’ın, Kuvayı Milliye Destanı’nı yazarken içinden geçtiği dönemin koşullarının kendisinde nasıl bir eğilime yol açtığının anlaşılması açısından, mevcut dönemin bazı fotoğraflarını koyuyorum.
Bakınız tarih yine tekerrür mü ediyor sorusu burada anlamlıdır…
Tarihte bazı şeyler iki kere yaşanır ancak “birincisi trajedi ikincisi ise komedidir” diyordu Karl Marks Louis Bonoparte’in 18 Burumaire’inde. Dönemin TKP’si, sınıf savaşımının yerine burjuvazinin ileri unsurları ile müttefik olmayı koyuyor. Gerçek bir trajedidir. Hele hele Mustafa Suphi ve 15 yoldaşının katledilmesine rağmen. Bugün ise ulusalcılığın peşinde koşanlar tam da aynı yere gelerek bu işin komiği oluyorlar. Hem de tüm tarih bilgisine, Emperyalizmin bölge politikalarına rağmen. Allah güldürmesin ne diyeyim… Bir de işin daha komik bir yönü var ki, söylemeden geçmek mümkün görünmüyor.
Bir trajedinin komiği olabilmek için o trajedinin devamı olmak gerekir. Bu ulusal politikaya “tarihten” aldıkları imanla sarılanların, o tarihteki trajedi ile isim benzerliğinden başka bir ilişkilerinin olmadığı düşünülürse bu baylar bir trajedinin komiği değil maalesef kendi kendilerinin komiği oluyorlar. E buna da gülünür ben ne yapayım…
Evet tarihsel olayları incelerken dönemin doğru tahlil edilmesi önemlidir demiştik.
Bu tahlili yaparken ilgili dönemin tüm dinamikleri ve olguları, daha doğru deyişle somut durumun tahlili önemlidir.
Bir önemli eleştiri de Nazım Hikmet’in Kürt sorununa yaklaşımıdır.
Öncelikle şunu söylemekte fayda var. Burada ilk önce Doğu Halkları Kurultayı’nın sonuç bildirgesine bakmakta fayda var. Birincisi, Bakû Kurultayı'nın “Doğu'nun Müslüman Halklarına Çağrı” başlıklı sonuç bildirisinde kendilerine seslenilen 12 Doğu halkı arasında Kürtlerin adı yoktu.
İkincisi bu bildirgeye uygun olarak TKP’nin de Kürtlerle ilgili bir “açılımı”yoktu. Zaten olamazdı da. İddalı gibi olsa da söylemeden geçemeyeceğim. Adı üstünde bu ‘Kürt sorunu’ idi ve tıpkı 84’de olduğu gibi, bu sorunu “ezen ulusun halklarının” gözüne sokacak ileri bir hareket de yoktu. Şüphesiz Şeyh Said, Ağrı vs. isyanlar vardı. Ancak dedim ya, hem ileri olacak hem de gözüne sokacak tıpkı 84 atılımındaki gibi… Şüphesiz bunlara rağmen görülemez miydi? Elbette görülebilirdi. Tıpkı o dönemin 25 milyon kişilik nüfusunun göremediği gibi, Nazım’da görmemişti. Bugün Kürt hareketi belli bir noktaya ulaştı elbet o yüzden soruyorlar Kürtleri niye görmedi? Peki ben soruyorum Lazları niye görmedi? Çerkesleri neden görmedi? Pontosları neden görmedi? Yoksa siz gördünüz mü? Bunca yıldır Kürtleri neden görmedi diye Nazım’a eleştiri yapanları gördüm ama şimdiye dek Lazları, Pontosları, Gürcüleri, Ermenileri, Rumları, Çerkesleri, Arapları, Süryanileri, Alevileri vs. neden görmedi diyene rastlamadım. Ve inanın ne zaman ki bu halklardan biri tıpkı Kürtlerin 84 de yaptığını yapacaklar o zaman birileri çıkıp soracak Nazım neden X leri görmedi diye…
Üstelik Nazım, sanıldığının aksine ne Kürt ne Laz sözcüğünü ağzına almaktan çekinmemiştir. Sadece bu halkların özgürlük hareketinin o halkların kendi dinamiklerinde yattığının esasiyeti ile sınıf savaşımının zaferini sınıfın içinde aramıştır. O dönem için bildiği yol budur. Zaten ben de Nazım’ın devrimi neden yapmadığına ve tıpkı reklam da olduğu gibi “yıldırım düştüğünde tutacak” birisi olduğu halde tutmadığına fena halde içerlenmekteyim (!)
Herkes kendini şöyle bir yoklasın. Kürt kurtuluş mücadelesi başladığında Anadolu solu nasıl yaklaşıyordu meseleye. Başlayan hareket o dönemde yaktığı ateşle akılları aydınlatmadı mı? Kemalizm’le hesaplaşmanın ideolojik ön koşulunu oluşturmaya hiç mi katkısı olmadı bu pratiğin? Ve Hala “yaşasın halkların kardeşliği” yerine Türk ve Kürt kardeşliğinden bahseden yok mu? Burada Kürdün kim olduğu bellidir ama Türk kimdir, o belli değildir. Bir zamanlar (tam da TC’nin kuruluş amacına uygun olarak) Anadolu’daki tüm halklar Türk olarak adlandırıldı ve hatta bunun “muasır medeniyetler seviyesi”nin anahtarı olduğu iddiasını yaygınlaştırdı. Sonra Kürt kendini takdim etti istersen tanıma. Peki ya diğer halklar yok sayılarak Kemalizm aşılabilir mi? Mesela bugünkü ‘ulusal’ solculuk, bu inkâr politikasının bizzat kendisi değil mi? O gün “düşmana karşı” birleştirici olduğu iddia edilen bu giydirilmiş, uydurulmuş kimliğe, “işçi sınıfı” vurgusu zayıflamasın gerekçesiyle