“Düşmanlarını dahi kendisine hayran bırakan Türk ordusunun yazdığı destanı,fedakarlıklarını, onlara layık torunlar olarak ebediyete kadar yaşatmak ve bu destansı savunma savaşını gelecek kuşaklara anlatmak boynumuzun borcudur...��
Şahin Aldoğan - Melike Bayrak Özçelik
Kitabımızdan bir cümle.
Merhum hocam Şahin Aldoğan ömrünün sonuna kadar anlattı. Hasta yatağında bile Çanakkale konuşurdu. Anlatmak boynumuzun borcu..
Attila İlhan'ın Galatasaraylılığı Üzerine
Şairler de futbolla ilgilenir ve takım tutar, bunlardan biri de Attila İlhan'dır.
Attila İlhan bazı yazılarında ve söyleşilerinde, çocukluk yıllarında İzmir'de, özellikle Karşıyaka çevresinde büyürken futbolla çok erken yaşta tanıştığını anlatır.
Örneğin 24 Aralık 1978'de yazdığı “Yaşasın Futbol” başlıklı yazıda (Hangi Sağ, İş Kültür, 3. Basım 2020: 49-52) 1930'larda İzmir Körfezi'nde çalışan vapurlarla yapılan deplasman yolculuklarını hatırladığını, Karşıyaka'nın Sakız'a kadar gidip maç kazandığını ve dönüşte vapurda büyük bir coşku yaşandığını söyler. Düdükler, alkışlar ve tezahüratlarla gece boyunca süren bu kutlamaların, futbolun yarattığı toplumsal heyecanı gösterdiğini vurgular.
Karşıyaka Spor Kulübü'nün Türkiye'nin en eski takımlarından biri olduğunu, o dönem İzmir Ligi'nin en güçlü ekipleri arasında yer aldığını belirtir. Altay ile aralarındaki rekabetin, İstanbul'daki Galatasaray–Fenerbahçe rekabetine benzer bir yoğunluk taşıdığını ifade eder. Karşıyaka'da yaşadığı için kendisinin de doğal olarak KSK’li olduğunu söyler. Alsancak Stadı’nda kazanılan maçlardan sonra bütün semtin kutlamalara katıldığını, vapurların bile bu coşkuya eşlik ettiğini anlatır.
İlhan, futbolla ilişkisinin yalnızca izleyici olarak kalmadığını, çocukluk yıllarında aktif olarak futbol oynadığını da ekler. Genellikle kaleci olduğunu, fakat takım kötüye gittiğinde forvete geçtiğini söyler.
Ortaokula geçişle birlikte futbolun okulda yasaklanmasını ise sert biçimde eleştirir. Okullarda futbol yerine jimnastik, voleybol ve bir süre sonra hentbolun teşvik edildiğini, futbolun çocukları derslerinden uzaklaştırdığı gerekçesiyle yasaklandığını aktarır. Bu gerekçeyi bürokratik ve temelsiz bulduğunu, çalışkan bir öğrencinin futbol oynasa da başarılı olabileceğini savunur.
Son olarak İlhan, bu yasağın ve genel yaklaşımın daha geniş bir zihniyetin ürünü olduğunu belirtir. Osmanlı’dan Tanzimat’a uzanan bürokratik geleneğin futbol gibi "halk işi" sayılan alanları küçümsediğini, bu nedenle futbolun ve futbol meraklılarının değersizleştirildiğini ifade eder. Bugün futbola “afyon” diyenler, o zaman yaşasaydı, bu durumdan memnun kalırdı.
Selim İleri'nin Attila ilhan'la yaptığı söyleşide (Nâm-ı diğer kaptan: Attilâ İlhan'ı Dinledim, İş Kültür, 2. Baskı, 2002: 12) Karşıyaka ile İzmir arasında işleyen vapurlar konusuna geri dönülür: “Kaf Kaf Kaf Sin Sin Sin Kaf Sin Kaf Sin Kaf!” Selim İleri “Bir şekilde taraftarsınız aynı zamanda...” deyince İlhan “Çok! Çok!... Kaf Sin Kaf'ın baştaraftarı olduk” der.
Peki, İlhan nasıl Galatasaraylı oldu?
Aynı söyleşide şöyle anlatıyor:
“O sıralar, İstanbul'daki takımları gazetelerden öğreniyorum, futbol merakı var ya... Arkadaşlar soruyorlar: 'Sen nerelisin? Fenerbahçeli misin, Galatasaraylı mısın?' Böyle laflar işte. Ben ne taraftayım? Ne tarafta olduğumu bilmiyorum, çünkü o takımları bilmiyorum. Fakat o sırada önemli bir maç oldu ve Fenerbahçe, Galatasaray'ı 6-1 yendi. O mağlubiyete çok üzüldüm ve Galatasaraylı oldum.” (s.14)
Selim İleri şöyle sorar:
“Yenilmiş olmasından dolayı mı? Belki yaradılışınızla da ilgili bir tercih, ezilenden yana olmak...”
İlhan şöyle cevap verir:
“Onu kimse korumuyor gibi geldi bana, öyle bir hisle Galatasaraylı oldum... Derken ilginç bir şey başladı: İstanbul'da maçlar pazar günü oynanıyor, haber gazetede pazartesi günü çıkıyor. O dönemde İstanbul'daki gazeteler, İzmir'e ancak salı akşamı geliyor. Ben salı günü öğleden itibaren iskelede nöbet tutardım; gazete gelecek, ben de sonucu öğreneceğim! Bu kadar heyecan duyuyorum, bu kadar düşkünüm futbola. Ve tabii Galatasaray'ın da kötü seneleriydi o seneler, yüz güldürücü sonuçlar gelmiyordu. Fakat bu beni hiçbir şekilde caydırmadı, yani o günden bugüne, ilginç bir şekilde, Galatasaray'a bağlılığım kesilmedi.” (s.14)
Bu anekdotu yıllar sonra, Galatasaray Dergisi'nin bir sayısında (Sayı: 16, 2003) kendisiyle yapılan söyleşide de tekrarlar (Söyleşinin tamamını şuradan okuyabilirsiniz: https://t.co/HUewwNxh7A), biraz daha detaylı bir şekilde:
"1930'larda... İzmir'de Kaf Sin Kaf'lıydık. Ama İstanbul'dan da bir takım tutmamız lazım geliyor, çünkü o zaman Türkiye Ligi yok; ben Galatasaray'ı tuttum. Londra'dan da takım tutuyorduk, oradaki takımım da Arsenal'di. Adet böyleydi o yıllarda. Galatasaray'ı niye tuttuğuma gelince; otuzlu yıllarda bir Fenerbahçe maçında Galatasaray açık farkla yenilmişti. Güçsüzün yanında olma psikolojisinden mi ne bilmiyorum, sonra ilan ettim, ben bu adamlardan yanayım diye. Sonra bizim Kaf Sin Kaf'lı arkadaşlarla kavga etmeye başladım tabii. Çünkü, sarı-kırmızı renkler aynı zamanda Göztepe'nin de renkleriydi. Bizim çocukların da allerjisi var tabii Göztepe'ye. Onlar da yavaş yavaş alışmışlardı bu duruma. Sürekli Galatasaray'ı düşünüyordum ben."
Ancak ortada ciddi bir problem vardır onun için.
Aynı söyleşideki kendi ifadesiyle, "(İzmir'den İstanbul'a) geldim gördüm ki, kafamda yarattığım imgeyle hiç ilgisi yok burada gördüklerimin. Halkın takımı değildik çünkü. Eyvah dedim kendi kendime, bu adamlar çok alafranga. Bir çare bulmak lazım."
Galatasaray onun hayatı boyunca karşı çıktığı Tanzimat Batıcılığı’nın simge isimlerinden biriydi, kulübün Frankofon ve aristokrat niteliği onu rahatsız etmişti ama ondan vazgeçemiyordu da. Aynı söyleşide “seyircileri bile farklıydı” der ve ekler: “Dolayısıyla halka mal olmadığı için de yürümüyordu işler... Üç büyük takım içinde üçüncülükten yukarı çıkamıyorduk. Hele 40’lı yıllarda Beşiktaş, hepimizin anasını ağlatıyordu. Üst üste durmadan şampiyon oluyorlardı. Çok iyi hatırlıyorum o günleri. Şeref Stadı’na gidiyoruz ama ‘Bu inekler gene bizi yenecek, dur bakalım kaç tane yiyeceğiz’ diyorduk hep.”
Galatasaray’ın aristokrat kimliği İlhan’ı içten içe hep rahatsız etmiştir, popülerleşme, halka mal olma demektir onun gözünde. Bu olana kadar yaşadığı iç gerilimi tribünde maç izlerken de yaşar. Aynı söyleşide şöyle anlatıyor:
“Aklım başıma gelip İstanbul'a geldiğimde Işık Lisesi'nde özel izinle okuyordum ben. Solcu diye okuldan kovulmuştum çünkü. Bir sürü macera geçmişti başımdan. Düşünün hapse girmiş çıkmış bir adam buraya geliyor, Galatasaraylı oluyor ama bir bakıyor ki herkes burjuva. Tabii bende müthiş bir hayal kırıklığı. Beşiktaş seyircisine bakıyorum, aslında orda olmam gerekiyor, bana daha yakınlar diyorum ama gel gör ki ben çok fena Galatasaraylı olmuşum. Galatasaray halk nezdinde popüler hale gelinceye kadar bu rahatsızlık devam etti bende. Ama hiç bırakmadım Galatasaraylılığı.”
Sonra “kimlerle gidiyordunuz maçlara?” sorusuna “Mesela 1960'larda Sadri Alışık'la maçlara giderdik” diye cevap verir ve başından geçen bir olayı anlatır. Ancak bu olayı 25 Aralık 1978 tarihli "Futbol Merakı Nerden Geliyor" başlıklı yazısında daha detaylı ve güzel anlattığı için oradan (Hangi Sağ, s.52 vd.) alıntılamak isterim:
“Tesadüf, yazımı okursa kusura bakmasın, adını unutmuşum, olayı her anışımda başka bir isim söylüyorum, bazen Vartkes oluyor, bazen Varujan, Allah bilir daha yaygın bir Ermeni adı da olmuştur, Agop gibi, Yervant gibi, ama ne olursa olsun, adam hep aynı adamdır. 1960 yıllarının başlarında Dolmabahçe Stadı’ndaki numaralı tribünde bir arada maç seyrettiğimiz hasta Galatasaraylılardan birisi, belki de en tutkusalı. Hani İstanbul’un o şakacı Ermenileri vardır, Dolapdere’de doğrultmacı, Feriköy’de marangozdurlar, maç günleri giyinir kuşanır, zarif şakaları, simsiyah saçak kaşları ve marifetli elleriyle Dolmabahçe Stadı’na doluşurlar, bu da onlardan biri. O tarih Galatasaray’ın ‘iyi’ olduğu bir tarih, tadını çıkarıyorduk, her maçta avaz avaz bağırıp, her golde grup halinde ayağa kalkarak.
Bilmiyorum hangi maçtı, yalnız yağmurlu bir gün olduğu aklımda kalmış, haftayım, Galatasaray galiba bir Ankara takımıyla oynuyor, bastırıyor bastırıyor, bir türlü gol yok, üstümüzde biraz bunun sinirliliği, o arada bu Vartkes (Vartkes mi?) gitti hepimiz için tıkınacak bir şeyler aldı, sandviç filân, geldi, hâlâ söyleniyor: — Yahu ne oluyorsun? dedik. Anlattığı, ömür: Sandviççinin orada birisi ona beni göstererek demiş ki, kimdir tanır mısın? Vartkes ters ters bakıp tanımaz mıyım? demiş, İlhan ağabeyimizdir ki 1936’dan bu tarafa Galatasaraylıdır fakat öteki susmaz, biraz da alaylı, sen öyle belle demiş, şairdir o herif. Vartkes, sözün burasında hışımla burnundan soluyarak, bana dönüp ne diyor:
‘… Şairdir dediyse, tepem atmış, şair senin babandır demiştim, şu adama baksana şaire benzer yeri var mı, senin benim gibi bir adam…’” (s. 52-53)
İlhan bu anıyı anlatma nedenini “aydındaki spor meraklısına yönelik küçümsemenin, spor meraklısında aydına yönelik olarak aynen var olduğunu vurgulamak için” diye açıklar ve şöyle sorar: “Vartkes’in gözünde ‘şair olmak’ neredeyse vebalı olmak gibi karanlık ve pis bir anlam taşıyordu, acaba bunu biraz da tribünlerden uzakta olmayı, tribünleri dolduran halka tepeden bakmayı marifet sayan ‘bürokrat’ aydınlarımız hazırlamamışlar mıdır?” Devir ve zihniyet çok değişti elbette.
İlhan’a göre Galatasaray’ın popülerleşmesini ve halka mal olmasını sağlayan ilk kişi Gündüz Kılıç’tır. Bu konuda haksız sayılmaz. Gündüz Kılıç, Galatasaray’ın hem kurumsal kimliğini hem de futbol anlayışını dönüştüren en etkili figürlerden biridir.
Kulübün tarihinde “Baba Gündüz” olarak anılması boşuna değildir: O, Galatasaray’ın modernleşmesinin, profesyonelleşmesinin ve “Galatasaray ekolü” diye anılan kültürün şekillenmesinin baş mimarlarından biridir. Hem Mektep’lidir, yani Galatasaray Lisesi kökenlidir hem de halka dönük, halkın içinden gelen bir yönü vardır.
Nitekim Vildan Aşir Savaşır’ın 6 Temmuz 1963 tarihli Akis Dergisi’ndeki, Galatasaray’ın 62-63 sezonu şampiyonluğuyla ilgili yazdığı “Galatasaray’dan Anılar” başlıklı yazısında bu “özel” durum şöyle dile getirilir: “Dikkati çeken taraf, bugün bu ruhu temsil eden adamın, Gündüz Kılıç’ın bir ‘Okul Galatasaraylısı’ olduğu kadar bir ‘Takım Galatasaraylısı’ da olmasıdır. Bu Galatasarayı, iki başlı yaman bir kartal haline getirmektedir.” (Bkz. https://t.co/dASbjbY1Ga)
Savaşır’ın yazısının bir önemi de, Galatasaray’ın 60’lı yılların başında Fenerbahçe ve Beşiktaş kadar popüler olmadığını söylemesidir. Ancak bu durum Savaşır’a göre, Galatasaray için bir handikap değildir, aksine onun avantajıdır, zira: “bu hal ona ‘Galatasaray ruhu’nu vermiş ve taraftarı olanın ve olmayanın hayranlığını çekmiştir. Galatasaraylıların birbirine bağlılığı, birbirini tutması, takımın en ümitsiz maçlarda birden canlanıp beklenilmez zaferler kazanması maddiden çok, mânevi temele dayanan hasletlerdir. Centilmenlik, bilhassa sporun amatörlük günlerinde Galatasarayın icadı olarak spor hayatımızı süslemiş, Galatasaraylılar sahalara bir zerafet, incelik ve şıklığı da beraberlerinde getirmişlerdir.” Böyle diyor Savaşır.
Bu noktada şunu belirtmem gerekir: Galatasaray'ın popülerlikte belki üçüncü sırada olması, 1910'lardan itibaren gelişen "Üç Büyükler" söylemindeki en tartışmalı, en şiddetli ve kavgalı rekabetin Galatasaray - Fenerbahçe arasında gerçekleştiği gerçeğini değiştirmiyor. Bu konuyu evvelce başka yazılarda anlatmıştım. Benim bütün yazılı kaynaklardan edindiğim izlenimin özeti şu: Fenerbahçe daha geniş kitlelere yayılan bir taraftar desteğine sahipken Galatasaray daha Mektep odaklı elitist bir kulüp olarak ona tezat teşkil ediyor. Aradaki çatışmanın teorik arka planında bu var. Türkiye'de kurumsal ve profesyonel sporun tesisinde başat rol oynayan Galatasaray'ın okullu kimliğine karşı Fenerbahçe daha halkın takımı hüviyetindedir. Bugün artık böyle bir durum söz konusu değil. "Halkın takımı" diye kodlanabilecek bir takım yok, tüm takımlar halkın takımı durumunda.
Sadece Galatasaray yönetim şekli bakımından diğerlerine nazaran aristokratik yönü daha ağır basıyor, ben bunu "Karma rejim" olarak adlandırıyorum, evvelce başka bir yazıda da anlatmıştım.
Üstelik Galatasaray artık çok daha geniş kitlelere dayanmakta, Hıncal Uluç'un o meşhur konuşmasında da geçtiği gibi, dünyanın her yerinde taraftar desteği bulunmakta.
60’lara kadar ise Galatasaray diğer iki İstanbul kulübüne nazaran aristokratik, etilist, okullu bir kulüptür, taraftarı daha azdır ama daha bilinçli, eğitimli ve niteliklidir.
Kulübü halka mal eden, taraftar sayısını arttıran, yukarıda da belirtildiği gibi ilkin Gündüz Kılıç ve onun getirdiği takım ruhudur. Attila İlhan, Galatasaray Dergisi’ndeki söyleşisinde “Peki Metin Oktay Galatasaray'ın popülerleşmesinde nerede duruyor?” sorusuna cevaben bunu şöyle anlatır:
“Metin Oktay'ın da Galatasaray'ın popülerleşmesinde etkisi oldu tabii ama yine Gündüz vardı o takımın başında. Takım ruhu diye birşeyden söz edecek olursak bunu Galatasaray'a getiren isim Gündüz Kılıç'tır diyorum. O zaman hepimiz takımla özdeşleşmeye başladık. Daha evvel öyle birşey olmuyordu. Geçen seneki Fenerbahçe taraftarları gibiydik. Durmadan kötülüyorlardı takımı, hocayı. Biz de durmadan yeniliyorduk be kardeşim yahu. İşte, Gündüz zamanında yenmeye başladık bunları. Gündüz, harp meydanından gelmiş bir isimdi. Zaten öyle olmadı mı, çok dil uzatırlar sana.”
Bunun üzerine, söyleşiyi yapan fırsat bu fırsat deyip, “Fatih Terim'in de benzer bir tarafı var…” diye araya girince, İlhan şöyle cevap verir:
“Elbette. Fatih'in de böyle bir yanı var. Fakat Gündüz'ün daha sessiz, daha sakin öfkesini kontrol edebilen bir yanı da vardı. Fatih'in de karizması çok güçlü. Futbolcu üzerinde çok tesirli bir kişilik.”
İlhan, “Gündüz Kılıç neyi başarmıştı?” sorusuna şöyle cevap verir:
“Gündüz, o yıllarda Galatasaray'ın üç büyüklerin içinde hatırı sayılır bir yer edinmesine neden olmuştu. Bu seyirci sayısını da çok etkilemişti. Bu da başarıyı etkiledi çünkü, bizim o kibar seyircimiz takımı coşturamıyordu. Bu yeni oluşmaya başlayan taife ise her türlü etkileyebiliyordu sahadaki çocukları. Neticede o kalabalık geldi ve Galatasaray halkın takımı oldu. Galatasaray'ın başarısı Gündüz Kılıç'la başladı derken aslında bunu söylüyorum. Galatasaray'ın dramı da bu şimdi. Artık popüler bir takım var ve bu takım Türkiye'nin takımı. Böyle bir takımı yönetmenin de kuralları daha başka tabii.”
“Türk futbolunun değişiminde Galatasaray'ı nerede görüyorsunuz?” sorusuna ise şöyle:
“Bizim halkımız futbolda başarıyı çok önemsiyor. Çünkü diğer konularda başarısızız. Yani dışarıda kendimizi gösteremiyoruz, bilakis taklit ediyoruz. Futbola dair yenmek yenilmek meselesi söz konusu olunca, bu halkın kulakları dikiliyor. Futbolda hep yeniliyorduk. Ama artık durum değişti. Özellikle Galatasaray değiştirdi bu gidişatı. Futbol anlayışımız değişti. Bakın size fıkra gibi bir hikaye anlatayım. Beton Mustafa, Milli Takım'da iken bir gün maç yapacaklar. O zaman antrenör de bir yabancı. Hoca tahtanın başına geçmiş, planlar, şemalar anlattıkça anlatıyor. Bittikten sonra Mustafa bir süre çok düşünceli duruyor. Tercümanın yanına gidiyor ve ‘söyle ona benim adamım kim?’ diye soruyor. İşte biz böyle futbol oynuyorduk. Futbolun kendine göre bir diyalektiği var ve o yıllarda bunu katiyen anlamış değildik.”
Mevcut durumda anladık mı acaba?
1959’da Dost’taki bir söyleşisinde (Açtırma Kutuyu, Röportajlar 1 (1946-1983), Bilgi Yayınevi, 2004) Attila İlhan’a kısa kısa sorular sorarlar, o da cevaplar.
“Üzerinizde en çok etki yapan şehirler?“
“İzmir ve Paris.”
“Gece hayatını sever misiniz”
“Yalnız olarak evet!”
“Sizi en çok etkileyen film?”
“Orson Welles'in Citizen Kane adlı filmi.”
“Sporla ilginiz?”
“Sadece futbol. Galatasaray'lıyım.”
Dizi editörlüğünü yürüttüğüm Gizli Teşkilatlar Serisi 25 kitaplık bir referans külliyata dönüştü.
6 yıldır kesintisiz üretiyoruz.
2025’i 3 eserle kapattık.
2026’da da üretmeye devam edeceğiz.
18 Mart Kahramanlarından: 18 Mart 1915 günü Rumeli Mecidiye Tabyasında görev yapan, tabya Kumandanı Yüzbaşı Hilmi Efendi ve Batarya Takım Subayı Teğmen Fahri (Uçan kuşu vuran Fahri) Efendi. Fotoğrafta: "Bouvet zırhlısını kar-ı deryaya gönderen batarya kumandanı Yüzbaşı Hilmi ve Mülazım Fahri Beyler." yazıyor. Rumeli Mecidiye tabyası, Seyit Onbaşı'nın da görev yaptığı tabyadır. Tabyada isimlerini bilmediğimiz birçok askerimiz de görev yapmış, ��ehit olmuşlardır. Aziz Ruhları şad olsun.
#18martcanakkalezaferi #18MartÇanakkaleZaferi
Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün
Yani; 19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal Bey ve Anafartalar Grup Komutanı Albay Mustafa Kemal Bey'in Çanakkale Cephesinde çekilmiş olan fotoğraflarını paylaşayım.
1. Fotoğraf: 17 Haziran 1915 günü Binbaşı Haydar Mehmet Alganer tarafından çekilmiş Albay Mustafa Kemal Bey'in meşhur fotoğrafı...
🔖 YENİ KİTAP / ÇANAKKALE’NİN ŞANLI BİRLİĞİ - 57. Alay ve 19. Tümen Komutanı Mustafa Kemal (Atatürk) - İsmail Sabah - @ismailsabah
🔗: https://t.co/6q2KRI7uqk
Kitap hem kıymetli hem de önemli bir kitap.
Çevrilmesi çok iyi olmuş.
Keşke çevrilse diyordum.
Ama kapağa üste Katya Muharebesinden alta da muhtemelen İstanbulun işgalinden bir fotoğraf konmuş.
Çanakkaleden kuttan da bir fotoğraf seçilebilirdi
Mesela şu fotoğraf tatlı olurdu:
Birinci Dünya Savaşı'nın az bilinen konularından biri de Osmanlı hükümetinin İran'da Türk dostu bir yönetim kurulması, bölgede müttefiki Almanlar da dahil, İngiliz ve Rus emperyal hakimiyetinin sona erdirilmesi, Türk, Kürt, Fars bütün Müslüman aşiretlerle işbirliği çabalarıydı. Ömer Naci bey ve Ömer Fevzi Bey'in çabaları önemli. Daha araştırılacak çok konu var. "Hayalcilik" tanımı önyargılı.
#1DSnotları
Tek bir askere dahi ihtiyacı varken 2.000 kişilik bir gücü kutsal emanetlerin İstanbul’a ulaştırılması için görevlendiren Fahreddin Paşa’nın ne büyük bir adam olduğu daha iyi anlaşılmıştır.
Prof. Dr. Hikmet Özdemir kütüphanesini Türk Tarih Kurumu'na bağışlamış. Hocanın iyi bir kütüphanesi vardı. TTK'nın zaten zengin kütüphenesini daha da zenginleştirmiş. Haberde benim kitabımla fotoğrafının yayınlanması sürpriz oldu.
https://t.co/af2AtGfUzo
Sakarya Meydan Muharebesi'nde 190. ALAY'ın ayrı bir yeri vardır.
"Çal Dağı Muharebeleri" denince akla 190. Alay gelir.
Bu bilgiselde biz nefes alabilelim diye Çal Dağı'nda eve dönmekten vaz geçen bir grup yiğitten bahsedeceğim...
Bugünün üniforma okuması, Çöl Kaplanı lakabıyla tanınan Medine Müdafii Mirliva Ömer Fahreddin Paşa üzerine olacak. Üniforması üzerinde bulunan bir detaysa, kolay denk gelmeyecek cinsten. Hem kahramanlık, hem de merhametin göstergesi. O zaman başlayalım..
Geçen hafta askerî tarih literatürümüzün gelişiminde mikro çalışmaların öneminden bahsetmişken bunlara bir yenisi daha eklendi: Dr. @OralAte1'in Atatürk'ün Doğu Anadolu'da 16'ncı Kolordu Komutanlığı yaptığı süreçteki faaliyetlerini ele alan kitabı güzel bir baskıyla yayınladı. +
Askerî tarih literatürümüzün gelişmesinde mikro çalışmaların yeri çok önemli. Zira zengin bir literatür çok sayıda detay çalışmanın bir araya gelmesiyle oluşabiliyor. Bu anlamda Ali Serdar Mete Hoca güzel bir işe daha imza atarak Cumhuriyet dönemi piyade tüfeklerimizi ele aldı. +
Askerî tarih literatürümüze güzel bir katkı da GATA'nın yetiştirdiği önemli değerlerden biri olan Prof. Dr. Metin Özata'dan geldi. Metin Hocamız Millî Mücadele kahramanlarından Korg. Kemal Doğan'ın hayatını kızı Ayfer Hanım ile beraber kaleme aldı. Tebrik ve teşekkürlerimizle...+
Kitap kapakları ve başlıkları değiştirilmiş ancak içeriği aynı olan kitap.Yayınevleri bazen bu tür yayınlar yapabiliyor. Bu gibi örneği daha önce 2010’lu yıllarda Balkan Savaşları ile ilgili doktora tezi yazarken rastlamıştım. Bir hatırat kitabı da farklı başlıkla yayınlanmıştı.