•Tanrı cevizi verir ama kabuğunu kırmayı sana bırakır” der bir filozof. Kur’an karşısındaki konumumuz da böyledir: Metin bize hakikatin özünü sunar; fakat onu kavramak, tedebbür etmek, tefekkürle derinleşmek ve hayatımıza taşımak bizim çabamızla mümkündür. Salt okumak, cevizin kabuğunu seyretmek gibidir; oysa içindeki özü tadabilmek için aklı, kalbi ve emeği devreye sokmak gerekir.
•Eğer okumadan bir ibadet söz konusu edilecekse, bu ibadetin meşruiyeti yalnızca tedebbür ile mümkündür. Zira Kur’an’ın birçok ayetinde vurgulanan temel hakikat, insanın ilahî kelam karşısında edilgen bir dinleyici değil; bilakis düşünen, sorgulayan ve kavradığını hayatına aktaran bilinçli bir özne olmasıdır. Bu bağlamda Kur’an, salt okunmak için değil; anlaşılmak, içselleştirilmek ve yaşamsal pratiğe dönüştürülmek için vardır.
•Yirmi dakîka boyunca kalem, şi‘rin nefesiyle seyr ü sefer eyledi. Her harf bir âh, her satır bir mısra oldu. Seyr eden dahi bu hâlden nasîb alagörsün.