Bağımsız Maden-İş üyesi maden emekçilerinin alın terine, evladının rızkına göz dikenlere karşı işçilerimizin yanındayız.
Verilen sözler tutulana, tek bir işçimizin dahi hakkı kalmayana kadar bu mücadelede omuz omuzayız.
İşçinin işçiden başka dostu yoktur.
Tüm işçi sınıfını saygıyla selamlıyorum!
Sıradan bir seçmen olarak kişisel görüşüm şu: Yeni Parti, çerçeve yasaya mevcut şartlarda kesinlikle hayır demeli. Toplumsal barışa karşı olduğu için değil elbet; bu sürecin DEM oylarını almaya yönelik siyasi bir hamle olduğu yönündeki kamuoyu güvensizliğine sırtını çevirmemek için.
Derdi gerçekten toplumsal barış olan bir iktidarın, seçilmiş onca belediye başkanını tutuksuz yargılamak yerine aylardır cezaevinde tutmasıyla bu hamle kabak gibi çelişiyor. Yeni Parti’nin “Tüm seçilmişleri tutuksuz yargılayın, görevlerine iade edin; biz de samimiyetinize inanalım” diyerek karşı hamle yapması, bir seçmen olarak benim beklentim.
Düne kadar montaj görüntüler üzerinden muhalefete terörist yaftası yapıştıranların bugün nasıl ve neden barış söylemini benimsediğini de Yeni Parti net biçimde sorgulamalı.
Diğer yandan, toplumsal barışa karşıymış gibi görünmemek adına yasaya imza atarlarsa seçmen desteğimi elbette yine çekmem. Neticede ipince bir ipte yürüyorlar ve hiçbir siyasetçi, bizim sıcak koltuklarımızdan talep ettiğimiz her şeyi bu kaos ve hukuksuzluk ortamında yüzde yüz yapamaz.
Ancak böyle bir durumda, yasaya neden imza attıklarına dair toplumu ikna etmeleri; imza atmamaları halinde neden atmadıklarını anlatmalarından çok daha zor olacaktır.
Türkiye’nin yıllardır taşıdığı sorunların demokratik yollarla çözülmesini; silahların tamamen sustuğu, insanların kimlikleri ve düşünceleri nedeniyle ayrıştırılmadığı, herkesin kendisini eşit yurttaş hissettiği bir ülkeyi kim istemez ki?
Barışa kim karşı çıkabilir?
Kardeşliğe huzura özgürlüğe kim itiraz edebilir?
Ancak gerçek barış yalnızca bir kanun çıkarmakla kurulmaz. Barışın temeli adalettir, hukuktur, güvendir ve toplumsal mutabakattır.
Bugün Türkiye’nin en büyük meselesi, vatandaşın devlete ve adalete duyduğu güvenin ağır biçimde zedelenmiş olmasıdır.
CHP’li belediyelere ve başkanlarına yönelik operasyonların gerçekleştirildiği; henüz yargılama süreçleri dahi tamamlanmadan seçilmiş belediye başkanlarının suçlu muamelesine maruz bırakıldığı bir dönemdeyiz.
Üstelik bununla da yetinilmiyor; belediye başkanları görev yaptıkları ve ailelerinin yaşadığı şehirlerden yüzlerce kilometre uzağa, ağır tecrit koşullarıyla anılan kuyu tipi cezaevlerine gönderiliyor. Adeta zulmeder gibi bir muameleye maruz bırakılmaları ise ayrıca sorgulanması gereken bir durumdur.
AYM kararlarının tartışıldığı, AİHM kararlarının uygulanmadığı, seçilmişlerin iradesinin yargı kararları ve kayyum uygulamalarıyla ortadan kaldırıldığı, insanların söyledikleri bir söz nedeniyle soruşturulma endişesi taşıdığı bir ortamda demokratikleşmeyi yalnızca belirli bir mesele üzerinden konuşamayız.
Böyle bir ortamda demokratikleşmeden söz ediyorsak önce şu temel gerçeği kabul etmek zorundayız:
Demokrasi herkes içindir ya da demokrasi değildir.
Hukuk herkes içindir ya da hukuk değildir.
Özgürlük herkes içindir ya da özgürlük değildir.
Bir taraftan demokratikleşmeden söz ederken diğer taraftan siyasi rakipleri yargı yoluyla tasfiye etmeye çalışmak, toplumun bir kesimine hukuk vaat ederken başka bir kesimini hukuksuzluğa mahkûm etmek gerçek bir huzur getirmez.
Kaldı ki TBMM’ye sunulan Çerçeve Yasa konusunda hukukçular tarafından son derece ciddi hukuki ve anayasal itirazlar dile getirilmektedir.
Hukukçuların Anayasa ve evrensel hukuk ilkeleri açısından ciddi sakıncalar gördüğü bir düzenlemenin, yeterince tartışılmadan ve toplumun bütün kesimlerinin kaygıları giderilmeden yasalaştırılması yeni sorunlar doğurur. Millet bilmeden, toplum tartışmadan, farklı kesimlerin kaygıları giderilmeden yapılan siyasi mutabakatlar, toplumsal mutabakatın yerine geçmez.
Benim demokrasi anlayışımda millet, sonucu kendisine açıklanan bir sürecin seyircisi değildir.
Millet bu ülkenin sahibidir.
Bu nedenle yapılması gereken bellidir:
Anayasa ve mahkeme kararlarını eksiksiz uygulamak, yargının bağımsızlığına ilişkin toplumdaki şüpheleri ortadan kaldırmak.
Seçilmişlerin iradesini güvence altına almak ve düşüncesini açıklayan hiç kimsenin korkmadığı bir ülke olmak. Tüm bunlar sağlandıktan sonra da milletin önüne hiçbir soru işaretine mahal vermeden çıkmak en doğru seçenek olacaktır.
Türkiye’nin Kürt meselesi dâhil hiçbir meselesi çözümsüz değildir.
Ancak Kürt meselesinin çözümünü bir dönem daha iktidarda kalmanın, bir seçim daha kazanmanın hesabına endekslerseniz; yıllarca cezaevinde tuttuğunuz siyasetçileri ve milletvekillerini seçim hesaplarının bir parçası hâline getirdiğiniz izlenimini güçlendirecek adımlar atarsanız, toplumun sürecin samimiyetini ve gerçek niyetini sorgulamasının önüne geçemezsiniz.
Türkiye’nin ihtiyacı kapalı kapılar ardındaki mutabakatlar değil, milletin önünde kurulmuş büyük bir toplumsal mutabakattır.
Ve milletin bu konuda vereceği yetki doğrultusunda da gerekli demokratik düzenlemeler, açık ve şeffaf bir biçimde, millet iradesinin tecelligâhı olan TBMM çatısı altında hayata geçirilmelidir.
Son cümle olarak şunu söylemek isterim:
Unutmamak üzere isimlerini köprülerimize, alt ve üst geçitlerimize kazıdığımız şehitlerimizin aziz hatıralarına haksızlık edildiği duygusuyla vicdanlarımızın sızlamasına izin vermemek, bu ülkenin vatandaşları olarak hepimizin en önemli sorumluluklarından biridir.
Beylikdüzü’nden Genel Başkanımız Sayın Özgür Özel’in dile getirdiği sözler, duruşumuzun en net özetidir.
İzmit’in iradesini de, bize emanet edilen bu onurlu mücadeleyi de sonuna kadar savunmaya devam edeceğiz.
Bu hükümet, Erdoğan ve partisi %20’ye düşecek.
Cumhuriyet, demokrasi ve adalet mücadelesinde; halkımızın, bu kara düzene karşı olan partilere desteği en az %70’i bulacak.
Bu bir iddia değil, daha fazlası…
İşte tam da bu yüzden hesaplarım kapatılıyor. Ama ne fayda; su akar, yolunu bulur.
80 yaşıma kadar muhalefet koltuğunda oturacağıma, yarın sabah bırakır, iktidar koltuğu için yola çıkarım.
Size söz veriyorum…
Ne emekliyi, ne çiftçiyi, ne emekçiyi, ne esnafı…
Kimseyi çaresiz bırakmayacağız.
Deprem yardımlarımızın akıbeti belli olduğuna göre sıra geldi depremzede çocuklarımıza...
Dönemin aile bakanı Derya Yanık'ın
"Önemli bir kısmının sağlık
kuruluşlarında olduğunu varsayıyoruz" dediği çocuklar nerede?
Millet doğrulup yola koyulalı çok oldu.
Bu saatten sonra baskıyla, operasyonla yürüyüşümüzü durduracağını sananın aklına şaşarım.
Adana’dayız.
Milletin arasındayız.
Dimdik ayaktayız.
Bu da size dert olsun!