Bir ceza dosyasında, dört kez seçim kaybettikleri kişiye karşı, Beylikdüzü'nden İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne, siyasi parti yönetiminden cumhurbaşkanlığı adaylığına ve seçimlerine uzanan siyasi bir yargılama hikâyesi kuruluyor. Siyasi şov, aslında iddianame denen, bana göre bu iftiranâmede yazan şeydir. Sonra o hikâyeye karşı kendimizi savunduğumuzda savunmamıza "siyasi şov" deniliyor. Yazanlara göre nedir bilmem ama bu bir terfinâmedir, iftiranâmedir. Bütün iddialar çöptür ve çökmüştür. Hani "delillere göre savunma yapılsın" deniyor ya; bir tek, altı ay bitti, bir tek delili şu mahkemede huzurda kimse görmedi, ben de görmedim. Bir tek delil. Gören varsa şimdi yansıtsınlar, ben özür dileyeceğim. Bütün bu olaylar yaşanırken sırf bir kişinin iktidarını, koltuğunu korumak için 19 Mart darbesiyle —bunu ben söylemiyorum, ekonomistler söylüyor— bir yılda milletin cebinden 250 milyar dolar ödetilerek 87 milyon insanın hayatından çalınıyor. Hatırlatalım; iddianamede yazılan CHP'yi ele geçirmek —böyle bir işlem var mı ya?— CHP'yi ele geçirme işlemi, rakibini bertaraf etmek gibi bir takım işlemler ne yazık ki bu ucube rejim tarafından, saray rejimi tarafından yargı kollarının usulsüz, utanç verici butlan kararıyla atanmış aparatlarla gerçekleştirilmeye devam ediliyor. Bizle ne alakası var?
Bütün bunlar yaşanırken hiçbir şey olmamış gibi davranmamız bekleniyor. Millet şahidimdir; bu kötülükleri yapanlar gibi kinle, nefretle değil, en üst seviyede sorumlulukla, büyük gayret ve dirençle zalimliğe karşı 87 milyona yakışacak bir mücadele veriyorum, vermeye devam edeceğim. Ama belli ki asıl rahatsızlık tam olarak bundan kaynaklanıyor. Susmamamızdan, anlatmamamızdan... Anlatmamızdan daha doğrusu, milletin gerçekleri duymasından rahatsızlar. Öyle ki artık sözümüzün yalnızca bu salonda değil, bu salonun dışında da duyulmasını engellemeye çalışıyorlar türlü yöntemlerle.
Bakınız, burada altını çizelim: Savunma hakkıma ilk müdahale, değerli avukatım Mehmet Pehlivan'ın benim avukatlığımı yaptığı için tutuklanarak hukuksuz şekilde özgürlüğünün elinden alınmasıyla başlamıştır. Daha sonra burada Silivri'de savunma hakkım elimden alınmıştır. Savunmam engellenmiştir. Asrın hukuksuzluğu sıfatını kazanacağından emin olduğum 4.000 sayfalık iddianame için savunmamı tarihte görülmemiş biçimde avukatlarımın savunmalarıyla, sorgu dâhil 7-8 saatte bitirmem istenmiştir. Israrla serbest biçimde savunma yapmak istediğimi söylememe, süre sınırı getirilmesin dememe, hiç sesimi yükseltmeden talebimin sebeplerini açıklamaya çalışmama rağmen savunmama engel olunmuştur. Gerçeğe aykırı bir biçimde savunma yapmaktan kaçmakla suçlandım; tutanak, dosyada kapı gibi durmaktadır.
Hatırlayın; savunmamı yapmam gerektiğini anlatıyor. “Ekrem Bey'in, diğer yargılanan kişilerin siyasi polemiğe girmeden, dosyadaki delillere göre yargılama savunma yapmasını istiyorum” diye az önce okuduğum anayasadaki maddeye aykırı tavsiye ve telkinde bulunarak, tabiri caizse bir genelge gibi konuşuyor. Aynı anda, tarihte olunmamış bir şekilde bakan, başsavcı, hakim, savcı, avukat mı olmak istiyor diye düşünmeden edemiyorum. Tarih böyle bir vaka görmüş müdür? Ancak bilinsin ki bu siyasi kişi, Adalet Bakanı, AK Parti'nin 31 Mart 2024 yenilgisinin hemen sonrasında, evet, bilerek, tespitle iddiayla söylüyorum ki; bu soruşturmayı, bizzat bu soruşturmayı başlatmak için İstanbul'a Başsavcı olarak atanmıştır. Bu soruşturmanın karar vericisinin tensipleriyle, İstanbul'a bu göreve bunun için gelmiştir. O başlattı bu soruşturmayı Başsavcı iken. Evet buraya gelmeden ben bunu tespit etmiş bir kişi olarak iddia ediyorum.
Mahkemeye çıkmama dair 25 gün kala yapılan bu soruşturma sonrasında ödül olarak, mevki olarak Adalet Bakanı olmuştur. Yani sizler dahil, gerçekten Türkiye'deki ucube sistemin gereği de bütün hakimlerin, savcıların da sicil amiri olarak HSK Başkanı oldu. Şimdi avukat olmak istemesi de beni şaşırtmıyor açıkçası. Çünkü o ancak iddia, savunma ve karar makamında olacak ki benim cezamın garantisi için gönlü rahat olsun! Hem savcı hem hakim hem bakan, hem avukat. Bu cendereyi yaratanlar, buradan adalet çıkacak diye, yüce Türk milletini bu şekilde işleyen bir sistemde ikna edemezler. Çünkü başından itibaren talimat verilmiştir. Kendisi talimatı almıştır, yola çıkmıştır. Bu makam, bu süreç her zaman söylüyorum, ne yazık ki Türkiye'de bir makam, mevki, menfaat düzeninin çıktısıdır. Biz bir maça çıkmışız, iddia ve savunma makamları hukuki bir mücadele yapacak hani sözüm ona "silahların eşitliği" var ya. Ama bir de ne görelim; iddia makamının lideri, iddianame ile övünen kişi, yani esas iddia makamı, karar merciinin tepesine oturtulmuş. Adalet Bakanı, HSK Başkanı olmuş. Gerçekten Nasreddin Hoca fıkrası gibi bir hukuk düzeninden bahsediyoruz. Acı bir süreç bu. Türkiye adına, Türk yargı düzeni adına, Türk milleti adına, Türkiye'nin geleceği adına böyle bir sistem ve düzende oluşmuş bu, gerçekten kötü düzen, Türkiye için en büyük tehdittir.
Bir dipnot düşeyim: Bakın 19 Mart sürecinden itibaren ben 15 ceza davasıyla muhatap olmuş bir kişiyim. Bu da tarihte yok. Ve 23 hakim değiştirildi benim duruşmalarımda. Tam 23 hakim. 23 hakim benim duruşmalarımda değiştirildi. Bakınız; yargı düzenimizi tanımlayan kurallar, maddeler Anayasa kitabında yazsın diye oraya konulmadı. Mahkemelerin bağımsızlığı ve tarafsızlığı millet adına kullanılan yargı yetkisinin temel şartıdır. Bir Adalet Bakanı, devam eden bir yargılamada sanığın nasıl savunma yapması gerektiğini söyleyemez. Sanığın savunmasını "siyasi şov" olarak nitelendiremez. Devam eden bir dava hakkında mahkemeye yönelik tavsiye, telkin niteliği taşıyabilecek açıklamalar ya-pa-maz. Biz burada gerçekten Türkiye'yi çok ağır bir sürece doğru iten, ağır bir sürece doğru iten bir avuç muhterise karşı karşıyayız. Anayasal haklarına, geleceğine el konulmak istenen halkımız adına direniyoruz, direnmeye devam edeceğim.
Savunduğumuz şey özgürlüğümüzdür, itibarımızdır, emeğimizdir. Ve özgürlüğümüz, itibarımız, emeğimiz üzerinden Türkiye'nin özgürlüğünü, itibarını, emeğini, geleceğini çalmak isteyenlere karşı bir mücadeledir. Siyasi şova ihtiyaç duyanlar, halkın ekmeğine göz koyanlardır. Bu rejimi, bu sistemi yaratanlardır. Bunlar için ekmeği uğruna direnen maden işçileri; ağacı, suyu, toprağı için direnen köylüler; özgür ve bilimsel, ücretsiz eğitim için direnen gençler, öğrencilerimiz, öğrencilerimiz velhasıl hak ve emek uğruna, emek uğruna, bağımsızlık uğruna direnen tüm milletimiz bunlara göre şov yapmaktadır. Zira gerçeklikten ve halktan kopmuşlardır. Boşlukta savrulmaktadırlar. Çok zayıftırlar. Çünkü esas güçlü olan millettir. Bu kavram hiç değişmez, değişmeyecektir. Millet güçlüdür, millet büyüktür
Ben yine de buradan herkesin duyacağı bir şekilde cevap vereyim: Evet, canlı yayını istiyorum. Hem de misliyle istiyorum. Hatta biraz daha ileri gidiyorum: Başladığı ilk günden bugüne geçmiş duruşmalar da yayınlansın. SEGBİS orada, imkan var, teknoloji var. Her milimi yayınlansın, millet izlesin. Buyurun, bekliyorum. Çünkü benim milletimden saklayacak sözüm yoktur. Millet dinlesin, millet görsün. Ben, hep milletime konuştum. Millet kendi kararını versin. Çünkü ben her anımla, malımla, mülkümle, yaşamımla, her şeyimle açığım, şeffafım. Veremeyeceğim hesabım da yoktur. Çünkü millet şahidimdir.
Az önce ifade ettiğim gibi, bu soruşturma yürütülürken çok yakın, yani uzun bir zaman geçti, büyük bir zulüm içerisindeyiz ama günler hızlı geçiyor. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı, o dönem, iddianame hazırlandıktan sonra Adalet Bakanı oldu. Başsavcı olduğu dönemde teamüllere, kanuna aykırı olarak basın açıklaması yapıyor. Bizzat organize ettiği, sürecin tasarımını yaptığı o dönemde iftiraları kamuoyunun önüne anlatıyordu. Kamuoyunun önünde bunun sözcülüğünü yaptı. Hatta uhdesinde gizlilik kararı olan dosya içindeki yalan, dolan, iftira ne varsa daha hiçbir avukatımızın katına dahi çıkamadığı adliyede, bütün bunlar yandaş basına sızıyor, devletin kanalı TRT'ye sızıyor, masumiyet karinesi hiçe sayılıyor ve tarihin gördüğü en ağır haysiyet cellatlığı yapılıyordu. Tarihte gerçekten görülmemiş... Hiç kimsenin başına gelmesin. Hani bizde bir laf vardır ya, değerli bir laf vardır: "Allah düşmanımın başına vermesin" der. Toplumda değerli bir şekilde kullanılır ama gerçekten alçakça tasarlanmış bu dönemde; ailelerimiz, kadınlar, çoluk çocuk, herkes, yakınlarımıza, iffetime, namusuna varacak kadar saldırılara maruz kaldık.
Şimdi tabii makam gereği siyasetçi oldu. Yine unutmadığı bu zaman diliminde bir yargı sürecini etkilemeye dair konuşmalarını sürdürüyor. Oysa Anayasa çok açık. Anayasa; hiçbir organ, makam, merci veya kişi yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez, genelge gönderemez, tavsiye ve telkinde bulunamaz. Hatırlayın...
PKK , Suriye'de, Irak'ta ve Türkiye'de ağır bir şekilde yenildi ve aşağılandı. Bugün, Öcalan'ı muteber kılan şey, devletin PKK eylemleri karşısında çaresizliği değil, DEM'in ulaştığı oy oranı ve muhalefet ile olan ilişkisidir. Sürecin bana göre tek amacı, DEM'i ve toparlayabileceği seçmeni Öcalan'ın uhdesine vermek, bu seçmen grubunu muhalefetten uzaklaştırmak, mümkünse iktidar blokuna muhtaç ederek sadece etnik meselelerle meşgul olmasını sağlamaktır. Yani bu bir devlet projesi değil, iktidar projesidir. Barış projesi değil co-optation hamlesidir.
Her şey, dual state (ikili devlet) ilkesine uygun işliyor. Geçtiğimiz 10 sene içinde sivil bir siyasetçi olan Demirtaş terörist olmakla itham edilip tutuklandı. Gerekçesi, seni başkan yaptırmayacağız demesiydi. Şimdi ise binlerce insanın bizzat ölüm emrini vermiş Öcalan, bir siyasetçi gibi muamele görüyor. Gerekçesi ise muhtemelen seni bir daha başkan yapacağız demesi.
Bu durum tıpkı diğer bütün suçlar gibi terörün de tek bir tanımı olduğunu gösteriyor: AKP’nin iktidarını tehdit etmek.
Bir siyasetçi, eğer AKP’ye seçim kaybettiriyorsa terörist; eğer bir terörist AKP’ye seçim kazandırıyorsa anında siyasetçi olarak kabul ediliyor.
Burada artık suçun objektif tanımına, somut koşullarına gerek kalmamıştır. Bütün suç unsurlarının gerçekleşmesi tek bir ana suç ile (iktidarı tehdit etmek) ilişkili hale gelmiştir. Bu durum kabul etsek de etmesek de Türkiye’nin anayasasıdır.
Kılıçdaroğlu’nun rozet töreninde skandal: Yüzlerce figüran parayla törene taşındı
Kılıçdaroğlu bugün İstanbul’da üye katılım törenine katıldı. Törene farklı cast ajanslarından yüzlerce figüran 950 lira karşılığında taşındı. Figüranlar arasında işsizler, atanmayan öğretmenler, emekliler; İranlı, Mısırlı göçmenlerin yanı sıra İmamoğlu’nu destekleyen kişiler de yer aldı
https://t.co/3CRTxfb6vc
@Remre_@hamsivucut 2023’ten beri aynı retorik. Dalga geçtiğin argümanın sahipleri o tarihten bu yana genel başkan devirdi, anketlerde değil seçimde birinci parti oldu, cb adayı karmaşası erkenden harekete geçti adayı tutuklandı, partisine kayyum atandı yeni parti kurdu. Yani değişti
F35 konusunda Netenyahu’nun tepkisi ortadayken, zamanında S-400 alımını sonuçlarını bile bile destekleyenler aslında kimin ekme��ine yağ sürmüş oldular? Sabah akşam İsrail eleştirenlerle, İsrail’in en arzu ettiği sonucu üretecek politikayı destekleyenler aynı kişiler oldu. Vatanseverlik ile iktidar severlik arasındaki fark da işte burada.
Kim Amed-Trabzon maçını bekliyormuş, benim haberim yok? Maçta olay çıksa hoşunuza mı gidecek? İnsanları birbirine karşı doldurmayı bırakın. Amed ile işi olan da kendisi çözsün, kimse Trabzonspor'u kendi kirli planlarının aracı yapmaya kalkmasın.
Erdoğan’ın kararları:
1- Müdahale etmese mevcut envanterde muhtemelen 250+ adet olacak ALTAY’dan eser yok.
2- MSB Hİ videolarında M48 ya da M60’lar var; sınır ötesi harekatlarda Leopard var.
3- 2002’den önce envantere girmiş Fırtına obüsleri hala M52 ve M44’leri emekli edemedi.
4- TMK’sında G3 bulunan birlik sayısı MPT bulunandan fazla; birkaç sene önce Çin’den makinalı tüfek ithal edilmek zorunda kalındı. PKK’dan ele geçirilen AKM serisi tüfekler birçok birlikte -hala- kullanılıyor.
5- GENESİS/MİLGEM/ADVENT projelerinin yöneticilerine kurulan Balyoz kumpası nedeniyle sadece 4 Korvet ve 1 fırkateyn hizmette; bu kumpaslar olmasa 4 Korvet, 8 fırkateyn ve 4 HS destroyeri çoktan envanterdeydi muhtemelen.
6- Yunanistan’ın eskittiği 214’leri biz envantere yeni alıyoruz; REİS sınıfı denizaltılar daha yeni hizmete girdiler.
7- T625 mi yoksa T629 mu? T925 mi yoksa T929 mu? diye diye ortada sadece Gökbey’in kaldığı; TCG Anadolu dahil donanmanın ve silahlı kuvvetlerin tamamının helikopter eksikliği çekmesi.
8- Nakliye filosu 10 adet A-400’e emanet. Birleşik Krallık C-130J’leri elden çıkarmasa tek palet yükü bile bunlarla taşıyacağız ki onlar da daha gelmediler.
9- PANTER de YAVUZ da ortada yok.
10- HÜRKUŞ’un ilk serisini kuvvet kabul etmedi.
Burada daha onlarca örnek verilebilir ama gelelim hazır alım meselesine;
HİSAR/SİPER projeleri devam ederken gittin RUSYA’dan S-400 İTHAL ETTİN.
Suriye’de sınır ötesi harekat icra ederken GÜNEY KORE’den MÜHİMMAT VE BARUT İTHAL ETTİN.
Bir ton ambargo yemeyi göze alarak ilerlettiğin S/İHA projelerinin alt sistemlerini tam da ASELSAN üretmeye başlamışken AVRUPALI ÜRETİCİLERİN alt sistemleriyle ihracatına müsade ettin.
30 adet F-16’yı ABD’den İTHAL ETTİN.
4 adet 214 denizaltıyı ALMAN LİSANSIYLA imal ettin.
109 tane T-70 için ABD’den LİSANS ALDIN, ÜRETİM ADEDİ HEDEFİNİ TUTTURAMADIN.
PAKİSTAN’dan EĞİTİM UÇAĞI İTHAL ETTİN.
FRANSA’dan ERYX ve MILAN İTHAL ETTİN.
ABD’den 11 adet CH-47 İTHAL ETTİN.
Bir kısmı 2. el de dahil olmak üzere 44 ADET EUROFIGHTER İTHAL ETME anlaşması imzaladın.
Ben daha sayarım ithal edilen kalemleri de son 25 yılda bir türlü seri üretilemeyen ve tedarik edilemeyen sistemleri de.
Ezberlemişsiniz 2004 MGK’yı, ne olduğundan da haberiniz yok. Bütçe desteği verilmemesine ve siyasi müdahalelere rağmen bugünlere gelebilmiş; yıllarca gecikmiş ya da geciktirilmiş projelerin üstünden reklam yapıyorsunuz.
2004 MGK’sında generallerin ithal etmek istediği sistemlerin daha fazlası 22 yılda ithal edilmiş, yerli projeler gecikmiş ama “Reis olmasaydı bunlar olmazdı.” diye hikaye yazmak hala keyifli geliyor.
Madem generaller hazır alım istedikleri için suçlularda son 22 yıldaki ithalatların “suçlusu” kim?
Yok eğer 2004 MGK’sında Erdoğan masaya yumruğunu vurduysa ve irade ortaya koyduysa yerli projelerin çoğu neden sürüncemede kalmaya devam ediyor?
2011 yılında Kopenhag’da birkaç saatlik aşırı yağış şehirde yaklaşık 1 milyar doların üzerinde hasar yarattı. O gün yağmur suyunu tamamen borulara sokup yer altına göndermeye çalışmanın işe yaramadığını fark ettiler. Farklı bir plan gerekiyordu.
3 Temmuz gerçeğini herkes biliyor.
Aziz Yıldırım şahsi hırsı, egosu ve başarısızlığını şike yaparak kapatmaya çalıştı.
O dönem her yere çökmeye çalışan, sahte delil üreten fethullahçı savcı ve polislerde bu imkanı iyi değerlendirip enselediler.
Zaten dava öyle iğrenç bir hal aldı ki olay bambaşka yerlere gitti. Normalde şike yapan takım küme düşürülür, kupa ikinciye verilir. Bunlar haricinde her şey oldu.
Kumpasa inanmıyorum değil, inanıyorum, o dönem herkese aynı şeyi yaptılar. Ama 3 Temmuz delilleri gerçekti. Zaten operasyonu çekenler Fenerbahçe'nin antrenman tesislerinde maç yapacak kadar içerideydi.
Ergenekon, Balyoz gibi uydurma değildi. Her neyse sonuç olarak adalet topal kaldı. İki camia birbirine düşman oldu. Fenerbahçe'nin otobüsü kurşunlandı, bunun da Fethullahçıların işi olduğunu ispat edemem ama eminim derim. Otobüs denize gitse neler olacaktı hayal bile etmek istemiyorum.
Bugün bu konuyu artık gündem yapmak gereksiz. Siyasi ortam ne haklının hakkını verdi ne suçluya hak ettiğini. Adalet yarım kalınca böyle sonsuza dek kalacak boş bir gündem oluştu.
Aziz Yıldırım bu ülkede gelmiş geçmiş en kötü niyetli adamlardan biri, dünyanın onun hürmetine döndüğünü sanan bir adam. Ama artık ne eski gücü ne ağırlığı var. Fenerbahçe de keşke bu adama muhtaç olmasaydı. Son 10 senede bu adam başkan değil diye Fenerbahçe'nin 2 şampiyonluğunu bizzat kendi yöntemleriyle yok etti. Kendi dışında başkasının başarılı olmasına bile tahammülü olmayan megolaman bir adam. Parayı yedirdiklerinin tanrısı, geri kalanın şeytanı.
Bergama’dan çalınan Zeus Sunağı Berlin’de bir müzede sergileniyor. Ancak bu, onun çalıntı olduğu, gerçek sahibinin ise Anadolu toprakları olduğu ve çalanın da hırsız olduğu gerçeğini hiçbir zaman değiştirmeyecek!
Muhalif medya olmasa AK partili seçmenin mağduriyetini anlatacak kanal yok.
Bir tane Reisçi de çıkıp şu durumun hakkını vermez. Hep kendileri mağdur edecek hiç mağdur olmayacaklar sanıyorlar.
Büyük AKPli, küçük AKPliyi yer.