Yurt dışında yaşayan Türklere ve yabancılara, gelirlerini legal veya illegal nasıl elde ettiklerine bakmaksızın,Türkiye'ye kaynak/para transfer inzi verip, 20 yıl vergi almama garantisi veriyorsunuz.
Sonra da;
Kendi ülkenizde on binlerce insan çalıştıran, trilyonlarca vergi ödeyen ve üstelik "yerli" tavuk firmalarına, hiçbir mahkeme kararı olmadan kayyım atıyorsunuz!
Böyle bir ekonomik modeli siz dünyada hangi ülkeye anlatabilirsiniz?
Türkiye en katı devletçi ekonomi modeli dönemlerinde bile böylesine bir müdahaleci, kayyımcı süreç yaşamadı.
Fahiş fiyatla mücadelenin dünyanın her yerinde çok farklı yöntemleri var ve bu yöntemlerle fahiş fiyatla ürün satan firmalara ağır cezalar kesilerek kolaylıkla hizaya getiriliyor.
21.yüzyılda tavuk firmalarına kayyım ne Allah aşkına!
Demokrasiyi ve hukuki hangi hale getirmişlerse ekonomiyi de aynı hale getirdiler.
13 tavuk firmasına kayyum atandı.
Oysa;
Türkiye'de tavuk fiyatları dünya ortalamasının çok altında.
Ama
Türkiye'de et fiyatları dünya ortalamasının çok üzerinde!
Millete pahalı et yediren "malum ithalat zincirine!" değil de, ucuz tavuk yediren firmalara operasyon yapıldı.
Neden?
Bu sorunun cevabını biliyorsanız, Türkiye'deki 24 yıllık siyasetin şifresini de çözdünüz demektir!
EĞER;
TIP okursan karşına insan DNAsının şempanze ile %98 aynı olduğu çıkar...
BİYOLOJİ okursan karşına evrim çıkar...
FİZİK okursan karşına BİG BANG çıkar...
KİMYA okursan karşına elementlerin kaynaşmasıyla İLK CANLILARIN nasıl oluştuğu çıkar...
TARİH okursan karşına dinlerin nasıl ortaya çıktığı çıkar...
JEOLOJİ okursan karşına dünyanın 4,5 milyar yıl yaşında olduğu çıkar...
ARKEOLOJİ okursan karşına tüm Ortadoğu dinlerinin temelini oluşturan SÜMER kültürü çıkar...
PALEONTOLOJİ okursan karşına dinozorlar çıkar. Din kitapları yazmaz bunu...
EMBRİYOLOJİ okursan karşına insanın balık atasından kalma solungaçları ve kuyruk çıkar...
Ama hiçbir şey okumazsan
sana ne söylenirse ona inanırsın.
Hep başkasının sana sunduğu hayatı yaşarsın,
başkalarının doğrularıyla yaşamak zorunda kalırsın,
seni herkes kandırır.
Ama sen bunların hiçbirisini fark etmezsin bile...
12 adaları 1912’de verdik.....
Nerde mi?
Lozan şehrinin Ouchy semtinde.
Şu Lozanda adaları verdik diyip oku emrinden uzak güruhun meydanlarda Lozanda verdik deyip algı yaratması bundan!!
Araştırmayan halk da: “ulan savaşı kazandık- adaları verdik”e inandırıldı...
Osmanlı Devleti, bugün 12 Adalar olarak bilinen adaları İtalya'ya bırakıyor.
Sene 1912, “Uşi Anlaşması”dır bu gördüğünüz anlaşma. İtalya'ya bırakıyor fakat geçici olarak.
Anlaşma şartlarına uyulduğu takdirde adalar tekrar Osmanlı Devleti'ne geri verilecek.
Fakat şartlara uyum sağlanmıyor.
Bu yüzden 3 yıl sonra, yani 1915'te Londra'da bu konu gündeme geliyor ve Londra Paktı denilen anlaşmada bu adaların tamamı İtalya'ya bırakılıyor.
Bakınız itiraz eden hiçbir padişah yok. Hiç sultan yok.
Adaları İtalya'ya bırakmakla kalmıyorlar aynı sene bir de Çanakkale Boğazı'na dayanıyorlar ve Çanakkale Savaşı'nı yapıyoruz.
Yani 12 Adalar önce Uşi'de, sonra da 1915’de Londra'da İtalya'ya verilmiştir.
Osmanlı temsilcilerinden biri Rumbeyoğlu Fahreddin Bey'dir.
Bu adam kim mi?
Türk milleti bir milli mücadele verirken, Kuvayı Milliye'yi kurmuşken, bu adam Kuvayı Milliye'nin karşısına Damat Ferit'in kurduğu Kuvayı İnzibatiye ile çıkan adamdır ve Yunan ordusunun yanında olmuştur. Savaş kazanılınca sürgün edilenlerin arasında yer almıştır.
12 Adaları İtalya'ya bırakan heyetin içerisinde bu adam vardır.
Şimdi asıl olaya gelelim...
Uşi Anlaşması'nın ismini aldığı Uşi, Lozan şehrinin bir semtidir. Bu yüzden 1912'de imzalanmış olan Uşi Anlaşması, İtalyan tarihinde Lozan Anlaşması olarak geçer. Fakat bizim bildiğimiz yani 1923'te imzalanan Lozan Barışı ile bu anlaşma birbirine karıştırılmasın diye bu anlaşmaya Uşi denmiştir.
İşte arkadaşlar sahte kiralık tarihçiler, yani Kadir Mısıroğlu, Armağan ve çetesi, bu durumdan faydalanıyor ve
12 Adaların Lozan Anlaşması'nda gittiğini söylüyorlar.
Halbuki o Lozan başka, bu Lozan başka. Ne yazık ki bunu bütün millete yutturdular ve böylece milletimizi Lozan barışına düşman ettiler.
Bizim bildiğimiz Lozan Anlaşması'nda ise bilakis Ege'de birçok ada Türkiye'ye geçmiştir.
Türkiye'ye Lozan Anlaşması ile geçen bu adalar ise, son 10 yılda Yunanistan'a bırakılmıştır.
Bugün Yunan papazların mangal yaptığı Ege adaları, uluslararası anlaşmaya göre halen daha Türklerindir...
Umulur ki bol bol paylaşılır, gruplara atılır, milletimiz bilgilendirilir...
Prof.Dr. Yusuf HALAÇOĞLU
Rahmetli Haydar Baş hayattayken ve 15 Temmuz darbesinden yıllar önce, Türkiye'deki pekçok cemaat liderine, din adamına, siyasi parti liderlerlerine, pekçok gazete patronuna, gazeteciye , heyetler göndererek F. Gülen'in ne kadar tehlikeli olduğuna dair dosyalar sunuldu.
Kendilerine yüzlerce belge/doküman sunulan bu zevatın yüzde 99'u, yanlarına giden Haydar Baş'ın ekibine soğuk davrandı, kulak tıkadı, "siz Fethullah'ı kıskanıyorsunuz, o çok mübarek bir kişidir" dediler.
Hatta dinci geçinen bir gazetenin patronu,(ki kendisini defalarca TV programında konuk etmiştim) Fethullah'ın bu ülkenin ve dinin başına bela olacağına dair belgeleri, Vatikan-ABD ve diğer küresel irtibatlatlarını anlatan arkadaşları dinledi dinledi ve şöyle dedi:
"Anlattıklarınız çok önemli ve sarsıcı bilgiler ama biz "cemaat" aleyhinde yayın yapamayız. Çünkü onlardan çok reklam anlıyoruz!"
3 kuruş menfaat için dinini de vatanınıda satan tiplerdi.
Şimdi bu "zerzavat" takımının hepsi "kahrolsun fetö!" diye bağırıyor!
Kendilerinin dışındaki herkesi fetô'cülükle suçluyor.
Hepsinin ismi bende mahfuz.
Demem o ki, Türkiye'yi 15 Temmuz sürecine getiren süreç bu "beyinsizler" yüzünden oldu.
Ve bu beyinsizleri TV ekranlarında gördükçe kusasım geliyor.
Bugün "şeriat isterük!" diye sokağa dökülenler, 117 yıl önce, 31 Martta da Halife Abdülhamit'e karşı da "Şeriat isteruk!"diye sokağa dökülmüşlerdi.
Oysa Abdülhamit bütün tarikatlara,cemaatlere, tekkelere, zaviyelere her türlü özgürlüğü vermişti.
Şeriatı istedikleri gibi yaşıyorlardı.
Ülkede hilafet ve şeriat rejimi vardı.
Ama bunların şeriatten ne anladıkları her birinin kafasına göre farklı olduğu için, cehalette sınır tanımadılat
Bu isyancı/yobaz gruplar, "nankörlük yapıp" sokaklara döküldüler, ayaklandılar, saraya yürüdüler "şeriat isterük!" diye bağırdılar.
Mustafa Kemal'in Kurmay Başkanlığında Selanik'ten yola çıkan Hareket Ordusu olmasaydı Abdülhamit'in hali vahimdi!
Abdülhamit'i "şeriat isterük!" diye isyan edenlerin elinden Atatürk ve arkadaşları kurtarmıştı!
Harekat ordusu olmasaydı isyancılar muhtemelen sarayı basacaklar her yeri darmadığın edeceklerdi.
Yani Abdülhamit hayranları, Atatürk ve arkadaşlarına dua etmesi lazım!
Rus Ordusu, Yeşilköy'e kadar gelip İstanbul'u ele geçirmeye ramak kaldığında , anlaşma için masaya oturan diplomatlara Abdülhamit şu talimatı verir:
"Ruslar, NE İSTİYORSA VERİN!"
Şu aralar ABD ve AB ile yapılan gizli görüşmelerde de aynı EMİR var:
"NE İSTİYORLARSA VERİN!"
Abdülhamid'severlere acı gerçekler:
Osmanlının iflasını tescilleyen Duyunu Umumiye, Abdülhamid zamanında kuruldu.
Ruslar İstanbula Abdülhamid zamanında girdi.
En çok toprak Abdülhamid zamanında kaybettik.
Devlet yönetminde en çok Rum,Ermeni,Yahudi Abdülhamit zamanında yer aldı
Düşmanı sayesinde makam sahibi olanla ilgili çok güzel sözler var:
"Düşman sana bir makam veriyorsa seni kendi silahınla vuracak bir yere oturtuyor demektir"
"Düşmanın verdiği makam esaretin altın tas içindeki zehridir"
"Düşmanın verdiği rütbe seni asker değil ona uşak yapar"
À 23 ans, elle guérit la lèpre. À 24 ans, elle disparaît.
Et pendant 90 ans, un homme blanc s'attribua le mérite de ses travaux.
Voici l'histoire d'Alice Augusta Ball, le génie qu'on a tenté d'effacer.
Elle grandit à Seattle au début du XXe siècle, dans une famille qui croyait au potentiel des Noirs.
Son grand-père fut l'un des premiers photographes noirs d'Amérique.
Sa mère lavait les sols pour pouvoir offrir un microscope à Alice.
Ce cadeau changea le monde.
Alice dévorait la chimie comme l'oxygène.
Elle obtint deux licences.
Elle publia des recherches alors qu'elle était encore étudiante.
Puis elle s'installa à Hawaï et devint :
📷 La première femme à obtenir une maîtrise en chimie à l'Université d'Hawaï
📷 La première femme noire à obtenir ce diplôme
📷 La première femme professeure de chimie de l'histoire de l'université
Elle avait 23 ans.
Mais pendant qu'elle enseignait, elle fut confrontée à une urgence bien plus grande que le monde universitaire :
La maladie de Hansen, la lèpre.
Un diagnostic signifiait l'exil.
Arraché à sa famille, on était déporté sur une île pour y mourir seul.
Il existait un traitement :
une huile amère et collante, peu efficace et extrêmement douloureuse.
Nombreux furent ceux qui le refusèrent. Nombreux furent ceux qui moururent.
Alice refusa de baisser les bras.
Dans son laboratoire, elle trouva la solution que personne d'autre n'avait trouvée :
Elle transforma cette huile épaisse en une forme assimilable par le corps.
Une injection révolutionnaire qui sauva enfin des vies.
Les patients commencèrent à guérir.
Des familles furent réunies.
Des personnes condamnées guérirent subitement.
Sa découverte devint la méthode Ball.
Elle changea l'histoire de la médecine avant même que la plupart des gens n'aient terminé leurs études.
Et puis… elle disparut.
À seulement 24 ans, un mystérieux accident de laboratoire lui coûta la vie.
Elle ne vit jamais le miracle qu'elle avait accompli.
Puis vint le vol.
Le président de l'université, un chimiste blanc nommé Arthur Dean, s'appropria ses recherches, en retira son nom et les rebaptisa :
« La Méthode Dean ».
Pendant des décennies…
📷 Son nom figurait dans les manuels scolaires.
📷 Son nom était encensé par les médecins.
📷 Son nom était attribué à la seule reconnaissance de ses mérites.
Son nom a failli disparaître complètement de l'histoire.
Un vol si discret que la plupart des gens ignoraient même qu'un crime avait été commis.
Il fallut 90 ans pour que la vérité éclate enfin.
Des chercheurs ont mis au jour les documents originaux d'Alice.
Son travail.
Son génie.
Ses découvertes majeures.
Les projecteurs se sont braqués sur elle. Le mensonge s'est effondré.
Et aujourd'hui, le monde le sait :
C'était la Méthode Ball – TOUJOURS.
Alice Ball a guéri une maladie qui avait ravagé des vies pendant des siècles.
Elle a libéré des familles.
Elle a sauvé des milliers de personnes de l'isolement et de la mort. Et elle a accompli tout cela en une seule année.
Imaginez ce qu'elle aurait pu faire en une vie entière.
Alice Ball méritait un prix Nobel.
Elle méritait des statues.
Elle méritait que son nom soit sur toutes les lèvres des étudiants en sciences.
Au lieu de cela, elle a été étouffée par le silence…
Jusqu'à aujourd'hui.
Nous prononçons son nom parce que l'histoire a refusé de le faire.
Nous l'honorons parce que d'autres ne l'ont pas fait.
Nous nous souvenons d'elle parce qu'elle l'a mérité.
Alice Augusta Ball (1892-1916)
La chimiste qui a changé le monde avant même d'avoir eu le temps d'y vivre.
K.Kılıçdaroğlu:
Kongre yapmaktan korkuyor. Parti Meclisi'ni toplamaktan korkuyor.
MYK'yı toplamaktan korkuyor.
Milletvekilleri ile bir araya gelmekten korkuyor.
Grup başkan vekilleri ile bir araya gelmekten korkuyor.
Genel merkezde oturarak genel başkanlık mı olur?
Atatürk'ün bu ülkeye kazandırdığı ne varsa adeta hepsine savaş açılmış durumda.
Bu savaşın perde arkasındaki en büyük destekleyicisi kuşkusuz ABD.
ABD Ankara Büyükelçisi Tom Barrack'ın “Osmanlı’nın din eksenli millet sistemine dönüş için Türkiye’nin ulus devlet olmaktan çıkarılması gerekir!" cümlesi tam da bu gerçeği ifade ediyor.
İçimizdeki yobaz ve sahtekâr tarihçilere göre hilafetin kaldırılması İngizlerin isteği ile oldu.
Oysa işte İngilizlerin bugünkü temsilcisi Tom Barrack, açıkça ulus devleti bırakın hilafete dönün diyor.
Halifeliğin, İngilizlerin isteği ile kaldırıldığını söyleyenler cahil değillerse haindirler!
Hilafetin kaldırılmasına en çok kızan, en çok öfkelenen devlet İngiltere'dir.
İngilizler adeta çılgına dönmüştür.
Tabi bir de şeriatçılar!
İngilizlerle şeriatçılar aynı çizgide buluşmuştur!
İngiltere'de yayın yapan Daily Telgraf Gazetesi, Halifeliğin kaldırılması üzerine şu haberi yapmıştı:
"Türkler, Halifeliği kaldırmakla Batılılaşacaklarını, uygarlaşacaklarını sanıyorlarsa yanılıyorlar. 6 milyon nüfuslu Türkiye Halifelik sayesinde büyük devlet olarak görülüyordu."
Türk düşmanı Lloyd George kontrolündeki İngiliz gazete, haberine şu cümlelerle devam ediyordu:
"Bundan sonra bu devlet, 3. sınıf bir Tatar devletçiği seviyesine düşecektir"
İngiliz hükümetinin görüşlerini yansıtan gazeteye göre, Atatürk Hilafeti kaldırarak çok büyük hata yapmış!
Halifeliğin kaldırılması İngiltere'yi çılgına döndürmüştü. Çünkü onlar kendi kontrolleri altında bir halifet istiyorlardı, Atatürk bu planlarını suya düşürdü.
Bu olaya İngilizlerle birlikte en çok üzülenler ise sözde şeriat savunucuları idi.
Yıllar önce (Temmuz 2010) İngiliz Kraliçesi Elizabeth'in, Buckingham Sarayı'nda verdiği kokteyle, Türk basınından sadece Akit Gazetesi Londra muhabiri Mehmet N. Arslan'ı davet etmesi ve Akit'in bu daveti fotoğraflarla manşete taşıması tesadüf değildi!
(O günkü adı Vakit Gazetesi!)
Barack'ı konuşturan İngiliz-ABD siyasetidir.
En radikal ile hilafetçi onlardır!
Çünkü dünyanın her yerinde en güzel sömürdüğü devletler, "din devletleridir!"
Baksanıza adamlar bir zamanlar terörist dedikleri sarıklı cübbeli Colani'yi bile Suriye'nin başına getirdiler!
Hülasa hilafeti İngilizler kaldırdı diyen cahil değilse haindir!
Dünyadaki 193 ülkenin hiçbirinde, bir üniversite hükümet tarafından kapatılıp, 3 gün sonra tekrar açılmadı!
Hatta dünya tarihinde böyle bir olay ilk defa oldu!
Bu da olsa olsa Türkiye Yüzyılında olur!
Kıskananlar çatlasın!
ŞAŞIRDIM
Diploma sorana “akıl hastası” muamelesi
Hatırlayanlar olacaktır, Erdoğan’ın diploması ile ilgili en çetin mücadeleyi verenlerin başında Oğuz Tolga isimli bir vatandaş gelir.
Oğuz Tolga neredeyse 10 yıldır Erdoğan’ın diplomasının peşinde.
Hakkında sayısız davalar açıldı, evinin önünde vahşi bir saldırıya uğradı, sosyal medya linçine tabii tutuldu ama hiç yılmadı.
Tolga’nın davaları sürüyor ama sonuçlanamıyor.
Çünkü Oğuz Tolga savunmasında, “Madem bu konuda Erdoğan’a hakaretle yargılanıyorum o halde diplomanın aslını mahkemeye getirdin” diyor.
Mahkeme usulen yazı yazıyor tabii ama hem cevap alamıyor hem de peşine düşmüyor.
Anladığım kadarıyla bu konuda mahkemeler de tam olarak ne yapacaklarını bilemiyor. Sonunda ne yapmışlar biliyor musunuz?
Oğuz Tolga’nın “akli dengesinin yerinde olup olmadığının teşhisi için” psikiyatri servisine nakletmişler.
Oğuz Tolga Burhaniye Devlet hastanesine ve Balıkesir Şehir Hastanelerine giderek “akıl sağlığı yerindedir” raporu aldı.
Can Ataklı
Bilgi Üniversitesi 3 gün önce kapatılırken, "Bravo! Orası mason yuvasıydı!" diye alkışlayanlar, 3 gün sonra Bilgi Üniversitesi açıldığında "Bravo!diye yine alkışlıyorlar!
Adam namussuzdur.
Elindeki her olanağı kullanarak devleti soyar, kendisini ve yakınlarını zengin eder. Sonra da gözünüzün içine baka baka konuşur:
- Manevi değerlere bağlıyız ...
Adam ahlaksızdır.
Her gün ayak üstünde bin yalan söyler. Dün övdüklerine bugün söver, dün ana avrat sövgüler yağdırdığı insanlara, salya sümük övgüler dizer...
Sonra başlar aynı sözü gevelemeye:
- Manevi değerlere bağlıyız ...
"Neyine bağlısın ki?..." diye soramazsınız.
Çünkü bu işlerin ölçüsü tartısı kalmamıştır. "Ar damarı" denen namus ve ahlak sigortası var ya, o çatlamıştır. Ne söylesen boş!
Farkında mısınız bu gidiş, toplumun bütün değer yargılarını çürütmüştür. Hırsız olduğunu, namussuz olduğunu, su katılmamış rezil olduğunu bildiğimiz nice cambaz, ip üzerinde yeni hünerlerini gösteriyor, bizler de hep birlikte, ara sıra da "yaşa. varol" diye bağırarak çağırarak izliyoruz olup bitenleri.
Toplum bütün kurumlarıyla çökmüş, çökertilmiştir. Günlük yaşamımızdan politika sahnelerine kadar elimizin değdiği, gözümüzün iliştiği her yerde yeni çürümüşlükler, yeni yozlaşmalar art arda birbirini izlemektedir.
Enflasyonlu-devalüasyonlu bu düzen, bankalarla bankerlerin boğuştuğu, bir kilo soğanın yüz liraya çıktığı. ekmeğin pasta fiyatına satıldığı bu düzen, insanı insan yapan bütün erdemleri, bütün değerleri, iyi, güzel, doğru gibi bütün kavramları da beraberinde çekip götürüyor.
Burnunuzun ucuna gelen bu koku, bu yıkıntının.
Bu çürümüşlüğün kokusudur.
#UğurMumcu
Cumhuriyet 15 Haziran 1980
Bugün yoldaydım. Gece mola verdiğim istisnasız her tesiste elektrikli araçlar şarjdayken içinde uyuyan aileler gördüm.
Arkadaşlar bunun teknik riskleri konusunda sanırım ciddi bir bilinçsizlik var.
Hızlı şarj sırasında bataryaya devasa bir akım basılır. Pilin en çok strese girdiği ve en yüksek ısıyı ürettiği an tam olarak budur. Çok düşük bir ihtimal bile olsa, o esnada yaşanacak bir termal kaçak yani bataryanın alev alması durumu saniyeler içinde aracı yutar.
Derin uykudayken böyle bir duruma tepki verip çocukları o kapalı kutudan dışarı çıkarmanız neredeyse imkansız.
Araç yüksek akımla şarj olurken içinde ailecek uyumayın. Gidin tesiste çayınızı için biraz ayaklarınız açılsın. Canınızı teknolojiye bu kadar körü körüne emanet etmeyin.