Ebu Bekir Sifil Hoca, gündemdeki meselelerle ilgili bir cevap videosu yayımladı. Şahsen ben her iki tarafın da açıklamalarını dinledim ve ayrıca kendi araştırmalarımı yaptım. Tüm bunların neticesinde vardığım kanaat şudur ki; Ebu Bekir Hoca'nın ortaya koyduğu deliller son derece sağlam, açık ve insanların anlayabileceği bir üslupla sunulmuştur. Allah kendisinden razı olsun.
Kendisi, Ehl-i Sünnet çizgisinde önemli hizmetlerde bulunmuş kıymetli bir ilim adamıdır. Türkiye'de Ehl-i Sünnet adına yapılan pek çok çalışmada Ebu Bekir Hoca'nın emeği ve katkısı bulunmaktadır. Derslerinin büyük bir kısmını takip eden biri olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki, kendisi çok değerli bir İslam âlimidir. Hatta ben, Türkiye'de kıymetinin gerektiği kadar bilinmediğini düşünüyorum.
Ebu Bekir Hoca'nın en dikkat çekici özelliklerinden biri, hem münazara ve tartışma konularındaki yetkinliği hem de delillerini güçlü, sistemli ve hızlı bir şekilde izah edebilmesidir. Bu sebeple yayımladığı cevap videosu da oldukça açık, anlaşılır ve nettir.
Ebu Bekir Hoca'ya yönelik saldırılarda bulunan bazı kişilerin, yeterli ilmî birikime sahip olmadan konuşmaları ve İslamî ilimler konusunda temel düzeyde dahi okumalar yapmamış olmalarına rağmen sosyal medya üzerinden ağır ithamlarda bulunmaları üzücüdür. Bir insanı eleştirmek elbette mümkündür; ancak bunun ilim, edep ve delil çerçevesinde yapılması gerekir.
Biz kendisini seviyor ve çalışmalarını takdir ediyoruz. Şahsım adına, kendisinden çok şey öğrendiğimi ifade etmek isterim. Cenab-ı Allah kendisine hayırlı, bereketli ve uzun ömürler ihsan eylesin @EbubekirSifil
BIRAK, GÜNLER DİLEDİĞİNİ YAPSIN – İMAM ŞAFİİ
* دع الأيام تفعل ما تشاء
وطب نفسا إذا حكم القضاء*
Bırak, günler istediğini yapsın
Kader bir hüküm verdiği zaman da gönlünü hoş tut
* ولا تجزع لحادثة الليالي
فما لحوادث الدنيا بقاء*
Gecelerin dertleri için sızlanma
Çünkü dünya dertlerinin kalıcılığı yoktur
* وكن رجلا على الأهوال جلدا
وشيمتك السماحة والوفاء*
Musibetlere karşı metin bir adam ol
İnsanlar seni vefa ve hoş görün ile tanısın
* وإن كثرت عيوبك في البرايا
وسرك أن يكون لها غطاء*
Yaratılmışlar içinde ayıpların çoğaldıysa
Ve onların örtülmesi seni sevindirirse
* تستر بالسخاء فكل عيب
يغطيه كماقيل السخاء*
Cömertlik örtüsüne bürün, çünkü her kusuru
-Söylendiği üzere- eli açıklık örter
* ولاترِللأعادي قط ذلا
فإن شماتة الأعدا بلاء*
Düşmanlarına asla zayıflık (zillet) gösterme
Çünkü düşmanların bunu kullanması beladır
* ولا ترج السماحة من بخيل
فما في النارللظمآن ماء*
Bir cimriden de hoş görü bekleme
Cehennemde susamışlar için su yoktur
* ورزقك ليس ينقصه التأني
وليس يزيد في الرزق العناء*
Teenni (acele etmemek) senin rızkını azaltmaz
Acele edip strese girmek de rızkı artırmaz
* ولاحزن يدوم ولا سرور
ولابؤس عليك ولا رخاء*
Ne hüzün devamlıdır ne de sevinç
Ne üzerindeki darlık ne de bolluk
* إذا ما كنت ذا قلب قنوع
فأنت ومالك الدنيا سواء*
Eğer kanaatkâr bir kalbe sahip olursan
Sen ve dünyalara sahip olan eşit olursunuz
* ومن نزلت بساحته المنايا
فلا أرض تقيه ولاسماء*
Sahasına ölümler inen kimseye gelince
Onu artık ne yer koruyabilir ne de gök
* وأرض الله واسعة ولكن
إذا نزل القضا ضاق الفضاء*
Allah’ın arzı geniştir, fakat
Kader (ecel) gelince feza bile dar gelir
* دع الأيام تغدر كل حين
فما يغني عن الموت الدواء*
Bırak, günler her an gaddar olsun
Nasılsa ölüme fayda verecek ilaç yok
İnsan, zaman zaman kaybettiği yakınlarını çok özlüyor. Bu bir akraba olabilir, bir arkadaş olabilir, bir dost olabilir; aileden ya da aile dışından, tanıdığımız ve sevdiğimiz herhangi biri olabilir. Herhâlde hayatımızdaki en kesin ve en değişmez gerçek ölüm olduğu hâlde, çoğu zaman sanki ölüm hiç yokmuş gibi yaşayabiliyoruz. Fakat kaybettiğimiz insanları hatırlamak, bize bir nebze de olsa ölümü yeniden hatırlatıyor ve içimizi hüzünle dolduruyor.
Pandemi döneminde çok değerli hocalarımı kaybettim. Kaybettiğimiz hocalar arasında, yaşlı denilebilecek en ileri yaştaki hocamız henüz elli sekiz yaşındaydı. Onları zaman zaman hatırlıyorum. İlmî bir meseleyle karşılaştığımda veya bir konuda görüşlerine ihtiyaç duyduğumda, saat kaç olursa olsun hemen telefonuma sarılır, meseleyi onlara danışırdım.
Bugün de görüştüğüm, konuştuğum çok kıymetli ilim ehli hocalarım var. Kaynakları araştırıyor, sorularıma cevap bulmaya çalışıyor, bana sorulan sorulara cevap vermek için gayret ediyor ve ilmî çalışmalarımda kaynaklardan istifade ediyorum. Fakat yıllar geçmesine rağmen üzerimden atamadığım bir alışkanlık var: İlmî bir meseleyle karşılaştığımda, istemsizce elim telefona gidiyor ve onları aramak istiyorum. Sonra bir an durup hatırlıyorum; artık hayatta olmadıklarını…
Elbette aileden birini, bir akrabayı veya yakın bir dostu kaybetmenin acısı tarif edilemez. Ancak bir ilim ehlini kaybettiğinizde, yalnızca bir insanı kaybetmiş olmuyorsunuz. Onunla birlikte birikmiş ilmi, tecrübeyi, hikmeti ve istifade ettiğiniz nice güzelliği de kaybediyorsunuz. Sanki sizden de bir parça kopup gidiyor.
İmam Şafii (r.a) der ki:
“Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) ehli beyti benim vesilemdir. Onlar sayesinde Allah’a (rahmetine) yaklaşmayı umarım.
Ümit ederim ki yarın mahşer günü,
Onların vesileyle amel defterim sağ elime verilir.”
| Divan eş-Şafii
Sosyal medyada dikkatimi çeken bir husus var: Bazı arkadaşlar, kendilerine “Ehl-i Sünnet misin?” diye sorulduğunda bunu açıkça söylemekten imtina ediyor, çekingen davranıyorlar. Hâlbuki bir Müslüman, inandığı kimliği ifade etmekten çekinmemelidir. Elhamdülillah Müslümanım, elhamdülillah Ehl-i Sünnetim, elhamdülillah Hanefiyim, Şafiiyim, Malikiyim veya Hanbeliyim demekten neden çekinelim?
Bugün Ehl-i Sünnet dışındaki birçok ekol ve grup, kendi görüşlerini açıkça dile getiriyor; hatta bazıları Ehl-i Sünnet’i açıktan eleştiriyor ve ona karşı saldırgan bir dil kullanabiliyor. Böyle bir ortamda, dinin özünü ve ana çizgisini temsil ettiğine inandığımız bir anlayışa mensup olduğumuzu söylemekten çekinmemiz doğru değildir.
Bizler, Ehl-i Sünnet’in tarih boyunca İslam’ın ana omurgasını ve sahih çizgisini temsil ettiğine inandık. İnancımızı bu temel üzerine inşa ettik ve bu anlayışla yetiştik. Elbette geçmişte bazı sıkıntılar yaşanmıştır, bugün de yaşanmaya devam etmektedir. Ancak bu durum, Ehl-i Sünnet’in itibarsız olduğu veya savunulamaz olduğu anlamına gelmez. Tam aksine, bir Müslüman kendisine sorulduğunda inandığı düşünceyi açıkça ifade edebilmelidir.
Hiç kimse ideolojisini, fikrini veya mensubiyetini söylemekten çekinmemelidir. İster Ehl-i Sünnet olsun ister başka bir görüşe mensup olsun, insan inandığı şeyi dürüstçe ifade edebilmelidir. Eğer bizler savunduğumuz fikri söylemekten çekinirsek, bizi sorgulamak veya baskı altına almak isteyenlerin karşısında gereksiz bir çekingenlik göstermiş oluruz. Bu da zamanla özgüven kaybına yol açar.
Elbette herkesin münazaraya girmesi veya her tartışmaya cevap vermesi gerekmez. Bir konuda yeterli bilgiye sahip değilseniz tartışmaya girmeyebilirsiniz. Ancak bu, kimliğinizi gizlemeniz gerektiği anlamına da gelmez. Sorulduğunda, “Elhamdülillah Müslümanım, Ehl-i Sünnetim ve bunu söylemekten de şeref duyuyorum.” diyebilmek gerekir.
Ehl-i Sünnet tarih boyunca şerefliydi, bugün de şereflidir. Ehl-i Sünnet’e mensup olmak da onu savunmak da bizim için bir onurdur. Bu nedenle fikirlerinizi ifade etmekten çekinmeyin. Ancak bunu yaparken sağlam bir birikim edinmeye çalışın, inancınızı ve düşüncelerinizi güçlü temeller üzerine oturtun. Savunmalarınızı ilimle geliştirin; fakat bunu yaparken kimseye hakaret etmeyin, kimsenin şahsiyetini hedef almayın, insanları tahkir etmeyin. Edebi, nezaketi ve güzel üslubu elden bırakmadan inandığınız değerleri savunun.
Yine başladılar modernist reformcu ilahiyatçılar “çağdaş” adı altında saçma sapan bayram fetvaları vermeye…
Yok efendim kurban kesilmezmiş, yok “hayvan katliamıymış.” İşin garip tarafı ise eti en çok tüketenlerin yine kendileri olması.
Kardeşim, Resulullah kurban kesmiş mi? Kesmiş.
Sahabeler kurban kesmiş mi? Kesmiş.
Bu ibadet dinde var mı? Var.
O hâlde kim ne derse desin, biz kurban ibadetini yerine getirmeye, kurbanlarımızı kesip etini fakir fukaraya ulaştırmaya devam edeceğiz. Çünkü kurban; sadece et değil, teslimiyetin, paylaşmanın ve Allah’a yakınlaşmanın adıdır.
Yüce Rabbim, şu mübarek bayramı bizler için affa vesile eylesin. Rahmeti üzerimize sağanak sağanak yağsın. Affedilmedik tek bir kul kalmasın. Mazlumların çilesi son bulsun. Bayramınız mübarek olsun.
İbrahim Anlaşmaları denilen süreç, aslında Amerika ve İsrail’in uzun zamandır hayata geçirmek istediği bir projeydi. Bazı Arap ülkelerinin İsrail’le ilişkilerini normalleştirmeye başlamasının ardından bu konu daha fazla gündeme geldi. Ancak bu mesele yeni ortaya çıkmış bir konu değil; uzun yıllardır planlanan siyasi bir sürecin parçası.
Türkiye ise kesinlikle böyle tartışmalı ve yanlış bulduğum bir sürecin içinde yer almamalı. Bu anlaşmaya hiçbir şart altında imza atmamalı, bu tür adımlardan uzak durmalıdır. Çünkü bazı meseleler yalnızca siyasi çıkarlarla değerlendirilemez; vicdanı, tarihi ve insani sorumluluğu da hesaba katmak gerekir. Ne olursa olsun, Türkiye’nin bu anlaşmaya taraf olmaması gerektiğini düşünüyorum.
“Dünyanın en şanslı insanları” üzerine yapılan bir araştırmada karşıma çıkan bir kişinin durumu gerçekten çok ilginçti. Bu adama tam yedi kez yıldırım çarpmış. Normalde bir insana yıldırım çarpma ihtimalinin oldukça düşük olduğu söylenir; fakat aynı kişiye yedi kez yıldırım çarpması neredeyse akıl almaz bir olay. Hesaplamalara göre bunun ihtimali yaklaşık 220 septilyon’da bir olarak ifade ediliyor. Üstelik bütün bunlara rağmen adama ciddi bir şey olmamış.
Bu arada “septilyon”, 24 tane sıfırın yan yana gelmesiyle oluşan devasa bir matematiksel sayıdır.
Bir hocamız vardı. Ben hafızlığı bitirdikten sonra onun derslerine katılmaya başlamıştım. Muazzam bir hafızası, inanılmaz bir müktesebatı vardı. Kendisi de hafızdı; fakat sadece Kur’an hafızı değildi. Ona bir ayetin ya da hadisin sadece ilk kelimesini söylemem yeterli olurdu. Ayetin devamını, hadisin Arapçasını, hatta ravilerini bile ezbere sayabilecek kadar güçlü bir hafızaya sahipti.
Fakat şöyle bir özelliği vardı: İnsanlara karşı biraz küçümseyici davranır, çoğu zaman üstten bir tavır sergilerdi. Bunu kendisine söyleyenlere ise, “Onlar da çalışıp benim gibi olsunlar. Bunların hepsi cahil.” diyerek cevap verir; birçok hocayı da hoş olmayan sözlerle rencide ederdi.
Aradan zaman geçti. Biz dersleri bitirdik ama irtibatımız devam etti. Bir gün kendisinde unutkanlık başladığını duydum. Fakat bu, basit bir unutkanlık değildi; çok hızlı ilerleyen bir durumdu. Hemen aradım:
“Hocam nasılsınız, sağlık durumunuz nasıl?” diye sordum.
“İyiyim ama hafızamın zayıflamaya başladığını hissediyorum Şükrü.” dedi.
Ben de geçmiş olsun dileklerimi iletip telefonu kapattım.
Aradan yaklaşık iki üç ay geçti. Sonra öğrendim ki hastalık ciddi manada ilerlemişti. Eskiden hafızası adeta şurup gibi akıcı olan, bir soru sorulduğunda saatlerce konuşabilen, sayfalar dolusu bilgiyi zihninde taşıyan hocamız; birkaç ay içerisinde ezberlediklerini, hatıralarını, hatta geçmişini kaybetme noktasına gelmişti.
Bir süre sonra Alzheimer teşhisi konuldu. Zaman zaman hafızası gidip geliyor, bazen insanları tanımıyor, bazen de yapmadığı şeyleri yaptığını sanıyordu. Alzheimer hastalığını bilirsiniz; insanın sadece hafızasını değil, hayatla olan bağını da yavaş yavaş koparan ağır bir imtihandır.
Bir gün kendisiyle konuşurken dayanamayarak şöyle sordum:
“Hocam, bu kadar sağlam bir hafızanız vardı. Sayfalarca kitabı ezbere biliyordunuz. Şimdi ise birçok şeyi unutuyorsunuz, bazen çevrenizi ve ailenizi bile tanıyamıyorsunuz. Bu durum sizde nasıl bir etki bıraktı?”
Bana öyle bir cevap verdi ki hâlâ unutamıyorum:
“Yavrum… Ben bu ilmi hak etmediğim için Allah o ilmi benden çekip aldı.”
Hayret etmiştim. Çünkü normalde onun kendisi aleyhine bir şey söylediğini duymak neredeyse mümkün değildi. Kötü bir insan değildi; ama fazlasıyla kibirliydi.
“Hocam, tam olarak ne demek istiyorsunuz?” diye sordum.
Şöyle dedi:
“Ben ilim tahsil ettim ama ilimle yeterince amel etmedim. İlmin bana öğrettiğini, benden istediğini yerine getirmedim. İlim öğrendim ama kibre kapıldım. Kur’an okudum, hafız oldum ama onu gerektiği gibi koruyamadım. Allah da o ilimleri benden çekip aldı. Şimdi yaşadığım şey bir imtihan, bir musibet…”
Son olarak ona şunu sordum:
“Peki hocam, kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Bu kadar şeyi kaybetmiş olmak sizde nasıl bir his bıraktı?”
Bir süre sustu. Sonra şöyle dedi:
“Vallahi yavrum, ben şimdi daha rahatım. Meğer hak etmediğim bir ilmi, hak etmişim gibi omuzlarımda taşıyormuşum. Şimdi yüküm hafifledi. Bana ne olur bilmiyorum ama bildiğim bir şey var: Allah bana bir tokat vurdu ve aklımı başıma getirdi.”
Ve o konuşmadan yaklaşık altı ay sonra hocamız vefat etti.
Allah ona rahmetiyle muamele etsin. Allah bizleri kibirden muhafaza etsin. İnsanları küçümsemekten, üstten bakmaktan, kırıcı ve incitici olmaktan bizleri korusun. İlimle amel edebilmeyi, öğrendiğimiz hakikatlerin ahlakına bürünebilmeyi hepimize nasip etsin. Çünkü insanı yücelten yalnızca bilgi değil; o bilginin kalpte bıraktığı tevazu ve güzel ahlaktır.
Bugün bir kardeşimiz şöyle bir soru sordu. Hocam Kur’an-ı Kerim okurken playback yapıyor musun. Yapmıyorum kardeşim dedim. Kur’an-ı Kerim okurken playback nasıl yapılır gerçekten bilmiyorum :-)
Dünyanın gözü önünde, sözde bir devlet adeta haydutluk yapıyor. Hiçbir kötü niyet taşımadan, sadece yardım ulaştırmak ve mazlum insanlara bir nebze nefes olabilmek için giden insanlara defalarca saldırılıyor, insanlar tutuklanıyor ve bununla da yetinilmeyip psikolojik işkenceye maruz bırakılıyor.
Peki biz neden bu insanları konuşmuyoruz? Neden bu kadar çabuk unutuyoruz?
Ankebût Suresi gerçekten çok ilginç ve üzerinde derinlemesine düşünülmesi gereken bir suredir. İçerisinde insanın hayatına yön verecek pek çok mesaj ve ibret gizlidir. Özellikle okuduğum 43. ayetten itibaren dikkat çekici bir vurgu vardır. Allah Teâlâ bu ayette şöyle buyurur: “Biz bu misalleri insanlar için veriyoruz; fakat onları ancak âlimler anlayabilir.”
Burada geçen “âlim” kavramı üzerinde düşünmek gerekir. Genelde âlim denildiğinde akla sadece din alanında ihtisas yapmış kişiler gelir. Elbette Kur’an-ı Kerim’i öğrenen, ilim tahsil eden ve dini derinlemesine anlayan insanlar bunun en önemli örneklerindendir. Fakat aslında her işin ehli, kendi alanını hakkıyla bilen kişi de bir bakıma o işin âlimidir. Çünkü ilim sadece bilgi sahibi olmak değil; düşünmek, anlamak, hikmeti kavramak ve hakikatin peşinden gitmektir.
Kur’an-ı Kerim de üzerinde düşünen, ayetlerin taşıdığı hikmetleri anlamaya çalışan insanlar ister. Nice insan Kur’an okur ama herkes aynı derinliği göremez. Çünkü anlamak sadece gözle okumakla değil; akılla, kalple ve tefekkürle mümkündür.
Rabbim bizleri Kur’an’ı sadece okuyanlardan değil, onu anlayan, üzerinde düşünen ve hayatına taşıyan kullarından eylesin.
Hafızanızı güçlü tutun arkadaşlar. Hafıza gerçekten çok önemlidir; hatta bana göre hayatın merkezinde yer alır. Bir insanın hafızası zayıflamaya başladığı anda, hayatı da yavaş yavaş sarsılmaya başlar.
Allah muhafaza, bir insan kaza geçirip sakat kalsa, vücudunun herhangi bir yerini kullanamaz hâle gelse, hatta ağır bir hastalığa yakalanıp uzun bir tedavi sürecine girse bile yine bir şekilde hayata adapte olur. İçinde bulunduğu şartlara zamanla alışır; zor da olsa uyum sağlar ve yaşamını sürdürmeye çalışır.
Ama insan aklî melekelerini kaybettiğinde ya da hafızası ciddi şekilde zayıfladığında, işte o zaman hayatın en ağır imtihanlarından biri başlamış olur. Çünkü insanı insan yapan şeylerden biri de hatıraları, bilgileri ve zihnidir. Bana göre insanın gerçek anlamda en büyük kayıplarından biri, hafızasını kaybetmesidir.
Ne kadar çok cinayet haberi alıyoruz, değil mi? Bugün yine elinde silah olan birisi beş kişiyi katletti. Sayının artmasından endişe ediliyor ve fail hâlâ yakalanabilmiş değil.
Son yıllarda sosyal medyaya yansıyan olaylara baktıkça insan gerçekten hayrete düşüyor. “Yok artık, bu kadar da olmaz!” dediğimiz ne varsa bir süre sonra gerçeğe dönüşüyor. Zaman zaman şunu düşünmüşümdür: Acaba eskiden de insanlar bu kadar korkunç şeyler yapıyor muydu, yoksa sosyal medya sayesinde mi her şey ayyuka çıktı?
Eskiden de insanlar kendilerini rezil edecek davranışlar sergiliyor muydu, yoksa “utanma” ve “çekinme” duygusu sebebiyle bunlar en azından gizli mi kalıyordu? Çünkü bugün öyle bir dönemdeyiz ki insanlar, bir zamanlar bırakın yapmayı, konuşmaktan bile çekineceği şeyleri artık herkesin gözü önünde sergileyebiliyor.
Bu ülke uzun zamandır — hatta belki de bütün dünya — çok farklı ve sarsıcı haberlerle çalkalanıyor. Ama işin en garip tarafı şu: İlk duyduğumuzda şaşırıyor, üzülüyor, hatta dehşete düşüyoruz; fakat kısa bir süre sonra her şeyi unutup gidiyoruz. “Herhâlde bundan daha kötüsü olmaz.” dediğimiz anda ise medya yeni bir felaketi önümüze getiriyor.
Cinayetler, şiddet olayları, pedofili, sapkınlıklar… Bunlar gerçekten hep vardı da biz mi bu kadar görmüyorduk, yoksa modern dünyanın değişen yapısı insanların bir kısmını ahlaki çöküşe mi sürükledi?
Şimdi size de bir soru sorayım: Sizce dünyanın ahlak anlayışı eskiden de böyle miydi, yoksa insanlar sonradan mı bu kadar değişti?