Ben kendi adaletini uygulama fikrinde şu soruya takılıyorum: Herkes kendini haklı bulursa kimi kimden koruyacağız? İnancım bana dayanma gücü verebilir, ben yine de hakkımı ararım. Öfkemin bana her şeyi yapma hakkı verdiğini kabul edersem, karşı çıktığım haksızlığı kendim de yapabilirim.
"Kabullenebilmek"
En çok değer verdiğim insan, bir derdi olduğunu benden sakladığında anladım...
Sorduğumda, “Seni de uğraştırmak istemedim” dedi. Bana ne kadar alıştığını bildiğim bir sesle, bensiz nasıl idare ettiğini anlattı.
O cümlede, daha önce dinlemeye üşendiğim bütün anlatacaklarını duydum.
Yorgundum, meşguldüm, benim de sorunlarım vardı.
Kendime bunları o kadar çok söylemiştim ki onu ihmal ettiğimi kabul etmeme gerek kalmamıştı. İçimde bir yerde suçluluk hep vardı. Her seferinde kendimi haklı çıkarıp üstünü örtüyordum.
Sonra karşımda, bana ihtiyacı olduğunda benden bir şey beklememeyi öğrenmiş birini gördüm.
İçimden sarılmak geldi. Özür dilemek, anlatmasını istemek, bu kez gerçekten dinlemek… Ama ağzımı açarsam önce kendimi savunacağımdan korktum. İlk kez kendi gerekçelerimi duymaya tahammül edemedim.
Hâlâ hayatındaydım. Beni seviyordu. Yine de canı acıdığında arayacağı ilk kişi olmaktan çıkmıştım.
İnsanın sevdiği birine bunu kendisinin öğrettiğini anlaması çok ağır.
"Kabullenebilmek"
“Belki de sen aşka âşıktın, ben üstüme alındım.”
Kahraman Tazeoğlu
Ben o cümlede, sevilmenin verdiği mutlulukla birini sevmenin birbirine karışmasını anlatmak istemiştim.
Beni mi özlüyorsun, sana kendini değerli hissettirişimi mi? Bunu sormak kolay, cevabını duymaya hazır olmak zor. Çünkü insan, kendisine gösterilen sevginin içinde karşılıklı bir aşk yaşadığını sanabiliyor.
“Belki de sen aşka âşıktın, ben üstüme alındım.” derken içimi acıtan da buydu. Aynı ilişkinin içinde, birbirimizden habersiz başka şeyleri sevmiş olma ihtimalimiz.
Sizce artık insanlar gerçekten mutlu olmak yerine mutlu görünmeye mi çalışıyor?
Bence mutlu görünme çabasının altında biraz da kimseye yenilmiş görünmeme isteği var.
Ayrıldığın kişi, seni küçümseyen biri, hayatını merak edenler görsün istiyosun. Ama sürekli iyi olduğunu kanıtlamaya çalışınca, kendine nasıl olduğunu sormayı unutuyorsun.
"Yalnızlaşabilmek"
Neden insan ulaştığı her şeyin nankörü olur?
Çünkü isterken yokluğunu hissediyoruz, kavuşunca varlığına alışıyoruz. Bir zamanlar bizi mutlu edeceğine inandığımız şey, zamanla gözümüzde sıradanlaşıyor. Sonra başka bir eksiğin peşine düşüp elimizdekini görmemeye başlıyoruz.
Yine de herkes nankör olmuyor. Sevgiyi emek vererek sürdüren, kendisine yapılan iyiliği yıllar sonra da hatırlayan insanlar var.
Kıymet bilmek, alıştığın güzelliğin sana borçlu olmadığını hatırlayabilmek.
"Kabullenebilmek"
Kırılmış bir kalbe dışarıdan bakınca önce kırıkları görürüz. İçinde nelerin hâlâ sağlam kaldığını çoğu zaman merak bile etmeyiz.
Kendimize bakarken de böyleyiz. Yaşadığımız acıya öyle odaklanırız ki hâlâ sevebildiğimizi, birine iyi gelebildiğimizi, yeniden heveslenebildiğimizi unuturuz.
Kabullenebilmek, kırıldığımızı inkâr etmeden kendimizi yalnızca o kırıklarla anlatmaktan vazgeçebilmektir.
Kahraman Tazeoğlu Kabullenebilmek
Günümüzde evlilikler neden daha hızlı bitiyor?
Çünkü birbirimizi tanımadan, birlikte nasıl bir hayat istediğimizi konuşmadan evlenebiliyoruz. Sevgi varsa gerisi çözülür sanıyoruz.
Para, aileler, ev işi, kişisel alan derken konuşulmayanlar tartışmaya dönüşüyor.
Kimi emek vermeden gidiyor, kimi yıllarca tek başına emek verdiği için.
Birini bulmak da zor, çünkü hoşlanmakla hayatı paylaşabilmek arasında epey fark var.
Kabullenebilmek kitabımda şöyle demiştim:
“Başka insanların yargılarını kendi gerçeğin sanmak, ruhun kendi kendine kurduğu en büyük hapishanedir.”
Birinin sana söylediği “Senden bir şey olmaz” cümlesi, yıllar sonra “Ben yapamam” diye çıkabilir ağzından. Söyleyeni hayatından çıkarmışsındır ama hükmünü hâlâ kendine uygularsın.
Kendinde kusur sandığın hangi özelliğin, aslında bir başkasının sana yakıştırdığı bir sıfat?
İlahi adalete inanıyorum.
Bana yaşattığını yıllar sonra kendi hayatında yaşayanları da gördüm.
Buna sevinmedim, çünkü başkasının acısı benim kaybettiğimi geri getirmedi. Yalnızca şunu anladım: İnsan, başkasının kalbine bıraktığı duyguyla bir gün kendi hayatında karşılaşıyor.
İlahi adalet kimi zaman ceza olarak, kimi zaman da kişinin yaptığını anlayacak hâle gelmesiyle tecelli ediyor.
"Kabullenebilmek"
Aklınız başkasındayken, kalp bir başkasını sevebilir mi?
Aklına birinin gelmesi, hâlâ onu sevdiğin anlamına gelmez.
Ama yeni birine sarılırken eskisinin yerini doldurmasını bekliyorsan, ona kendisi olacağı bir yer bırakmamışsındır.
"Yalnızlaşabilmek"
Beni en çok, kırıldığımı anlattıktan sonra hiçbir şeyin değişmemesi yordu. Fark etmemiştir, anlamamıştır, bilse yapmazdı diyordum.
Sonra söyledim. Nasıl incindiğimi, ne beklediğimi, neye artık dayanamadığımı…
Yine yaptı.
O günden sonra yalnız ona güvenmekte zorlanmadım. Kendi kararlarımdan da şüphe ettim. Çünkü ben, beni anladığına inandığım birinde kalmayı seçmiştim.
"Yalnızlaşabilmek"
Çünkü hayat bir mahkeme değildir.
Ödül dağıtmaz. Ceza kesmez.
Hayatın kendi ritmi, bizim ahlak terazilerimizin çok ötesindedir. Bazen iyi insanların başına korkunç şeyler gelir, bazen de hiçbir bedel ödemeyen, kötülüğü kendine zırh etmiş insanların başına harika şeyler gelir.
Ve insan, dışarıdaki bu kaosu, bu kör tesadüfleri asla değiştiremez.
"Kabullenebilmek"
Benden sonra birine iyi davranacaksan, keşke bana da öyle davransaydın.
Ben de bir şeyi ikinci kez söylemeden anlaşılmak isterdim. Bir akşam da neşemi korumak için konuyu değiştiren ben olmasaydım. Üzüldüğümü söylediğimde, konuşmanın sonunda yine ben özür dilemeseydim.
Şimdi biri bana ne istediğimi soruyor.
Aklımdan önce onu yorar mıyım diye geçiyor.
Ben senden ayrıldım.
Senden bir şey isterken duyduğum çekingenlik hâlâ benimle.
"Yalnızlaşabilmek"
Birinin seni kaybetmeyi göze aldığını, sen onu kaybetmemek için uğraşırken öğreniyorsun. En çok da bu acıtıyor. Sen bir cümleyi yanlış anlamasın diye defalarca değiştirirken, o seni kırdıktan sonra rahatça uyuyabiliyor.
Sonra kendine kızıyorsun, nasıl fark etmedim diye. Kendine bir de sen haksızlık etme. Sen sevildiğine inanarak kaldın.
İnsanın içini en çok, sevildiğini sandığı günler acıtır...
"Yalnızlaşabilmek"
Birinin sana yaptıklarını herkese anlatıp onu hâlâ özlediğini kimseye söyleyemediğin oldu mu?
Seni savunanların yanında iyileşmiş gibi yaptığın… Bir daha dönmem dedikten sonra, arasa ne söyleyeceğini düşündüğün…
İnsanın kendine bile söylemekten utandığı duyguları var. Sevdiği birinin mutluluğunu kıskanmak. Özür beklerken karşısındakinin de acı çekmesini istemek. Güçlü görünmekten yorulup birinin bunu fark etmesini beklemek. Ve bittiğini bildiği bir ilişki için hâlâ güzel bir ihtimal saklamak.
Bunları hissettiğinde kendine kızmak kolay. İçinden geçeni dürüstçe kabul etmek daha zor. Çünkü o zaman kendi hikâyende de her zaman sandığın kadar tutarlı olamadığını görüyorsun.
Belki de kendine sorman gereken şu: Onu yeniden hayatında mı istiyorsun, yoksa bir gün pişman olup gelirse kendini yeniden değerli mi hissedeceksin?
Birinin seni seçmemiş olmasını, yıllarca kendi değerinin meselesi hâline getirebiliyorsun. Sonra da hayatına devam etmek için hâlâ ondan gelecek bir cümleyi bekliyorsun.
Seni en çok neyin incittiğini söylemiş olabilirsin. Peki, hâlâ ne olmasını beklediğini kendine söyledin mi?
"Kabullenebilmek"
Ben özlediğim hâlde geri dönmesini istemediğim duyguyu da tanıyorum.
Birlikte güldüğümüz günleri arıyorum ama yaşadıklarımızı yeniden göze alamıyorum.
Keşke hiç o hâle gelmeseydik demekle, yeniden başlayalım demek arasında koca bir kırgınlık var biliyorum...
"Yalnızlaşabilmek"
Sana en çok, iyi bir şey olduğunda kırılıyorum. Üzüntümü bir şekilde içime atıyorum da sevincimi hâlâ sana anlatmak istiyorum.
Bugün güzel bir haber aldım. Bir an her şeyi unuttum, seni arayacaktım.
Sonra bana yaptıkların geldi aklıma.
Telefonu bıraktım.
Sevinmeye kaldığım yerden devam edemedim.
"Yalnızlaşabilmek"