Simdi beklentisine küsmüs çocuklar gibi, kazınmıyor bakışlarım duvarlardan.
Tek başıma saklambaç oynuyorum bulunmaz bir hiçlikte.
Ebe de ben sobe de...
(Çocukluk yıllarımda yazdığım bir şiirden küçük bir alıntı paylaşmak istedim)
@ktazeoglu Her gece gözlerimden hatıralar çalınmış.
Bir denizci ağ atmış yalçınlaşmış düşlerime...
Düşmüşüm.
Bir ses... giden gitmiştir demiş...
Susmuşum...
Bir baharın bedeliydi bu...🥀
ALIŞKANLIĞA DÖNÜŞEN İYİLİĞİN SESSİZ BEDELİ
(Vedalaşabilmek Sayfa/56)
Bazen birinin hayatına öyle bir yerden dokunursun ki, o bile fark etmez senin neyi göze aldığını. Sessiz kalırsın çünkü sevgine dil değil kalp tercüman olur.
Ama gün gelir, artık ihtiyaç duyulmadığında seni bir yabancı gibi iter.
Sanki onca emek, onca fedakârlık hiç yaşanmamış gibi…
Ben kötü olmadım, sadece artık kullanılmaya izin vermedim.
Ve sanırım canımı en fazla, en çok kıymet verdiğim insanlar acıttı. Meğer insan, iyiliği çabuk unutuyormuş. Hele ki o iyilik
alışkanlık olmuşsa…
En derin yarayı en yakınından alırsın çünkü savunmasız bıraktığın yer, en kolay vurulacağın yerdir. İnsan bazen yaptığı iyiliğin büyüklüğüyle değil… Görülmeyişiyle kırılır.
Çünkü emek vermek yormaz. Fedakârlık yapmak da tek başına tüketmez. İnsanı asıl sarsan şey şudur: Senin için büyük olanın, karşı taraf için sıradanlaşması...
İşte iyiliğin görünmez erozyonu burada başlar.
Başta teşekkür edilir. Sonra alışılır.
Sonra beklenir. Ve en sonunda… hak sanılır. Bu süreç o kadar sessiz ilerler ki çoğu insan fark ettiğinde zaten çok fazla ödün vermiştir. Çünkü insan değer verdiği yerde hesap tutmaz. İçinden geldiği gibi
davranır. Ölçmeden sunar.
Fakat ölçüsüz verilen her şey, bir süre sonra karşı tarafta referans seviyesine dönüşür. İşte omza binen ağır yük burada oluşur: alışkanlığa dönüştürülmüş değer...
İnsan burada iki kez incinir. İlkinde görülmediğini fark ettiğinde… İkincisinde ise kendini geri çektiği için suçlu hissettiğinde...
Bu ikinci darbe özellikle yıpratıcıdır. Çünkü birçok iyi niyetli insan sınır koymaya başladığında içten içe huzursuz olur. Sanki değişen kendisiymiş gibi hisseder.
Oysa gerçek şudur: sen kötü olmadın.
Sadece sınırsız erişimi kapattın.
Bu farkı göremeyen herkes, başkalarının beklentisini kendi karakteriyle karıştırır.
Şimdi meselenin en hassas yerine gelelim. Evet… en derin yaralar çoğu zaman en yakınlardan gelir. Çünkü insan uzak olana zaten temkinlidir. Asıl
savunmasız olduğu yer, güvende hissettiği alandır. Bu bir zayıflık değil, bağ kurmanın doğasıdır.
Ama burada yapılması gereken kritik bir ayrım vardır. İnsan kendine şunu sormalı:
Ben gerçekten değer verdim mi… yoksa değerimin ölçüsünü karşı tarafın ihtiyacına göre mi ayarladım?
Bu sorunun cevabı yükün yönünü gösterir.
Çıkış yolu buradan başlar.
İnsan önce şunu kabul edecek: Her fedakârlık hatırlanmaz. Her iyilik kıymet görmez. Ve herkes, sana verdiğin değerin farkındalığıyla yaklaşmaz.
Bu acı bir gerçektir. Çünkü mesele artık şu değildir: onlar neden anlamadı?
Asıl mesele şudur: ben kendimi neden bu kadar görünmez kıldım?
Hayat bana şunu öğretti:
İlerlemek isteyen insan, alışkanlığa dönüşmüş fedakârlıklarla vedalaşmak zorundadır.
Çünkü vedalaşabilmek bazen insanları hayatından çıkarmak değildir…
Seni görünmez yapan eski özveri biçiminle yolları ayırabilmektir.
(Vedalaşabilmek Psiko-Edebiyat türü bir kitaptır.)
@ktazeoglu Bitlis’e geleceğinizi duyduğum anda acaba bi fotoğraf çektirebilir miyim diye düşünürken siz samimi sohbetiniz ile karşıladınız. İmzalar için çok teşekkür ederim değerli hocam. Çok mutlu oldum🙏
O günkü karar,
o günkü bilinçle verildi.
Bunu görmeyen kişi kendine sürekli bugünün bilgeliğiyle
dünün cezasını keser.
İşte iç yorgunluğun en sessiz kaynaklarından biri budur.
Burada iyileşmenin kapısı başka bir yerden açılır.
İnsan önce şunu kabul edecek:
Geçmişteki benliği yargılamak kolaydır…
onu anlamaya çalışmak ise olgunluktur.
Kendini affetmek, yapılanı onaylamak değildir.
Kendini affetmek, o anki insanlığını kabul edebilmektir.
Bu ayrım yapılmadığında hafıza gerçekten soğuk bir
hücreye dönüşür.
İnsan dışarıda yaşamaya devam eder… ama içeride eski
bir sahnede takılı kalır.
Kendine sürekli ceza kesen zihin, ileriye doğru rahat
yürüyemez.
İnsan geçmişteki hatasına bakacak… ama bugünkü
bilinciyle kendini infaz etmeyi bırakacak.
Dersini alacak, payını görecek
ve o eski benliğin elini içeriden usulca bırakacak.
Hayat bana şunu öğretti:
İlerlemek isteyen insan, geçmişteki kendisiyle bitmeyen
hesaplaşma hâliyle vedalaşmak zorundadır.
Çünkü vedalaşabilmek bazen başkasını affetmek değildir…
En çok da zamanında elinden geleni o kadarıyla
yapabilmiş olan kendine şefkat gösterebilmektir.
Vedalaşabilmek kitabımdan...