Nezaket Üzerine
(Geçen hafta yaptığım bir konuşmanın özeti)
Nezaket, büyük jestlerin değil küçük anların dilidir. Karşılık beklemeden yapılan bir iyilik, geçerken söylenen bir “kolay gelsin”, yorgun bir yüze verilen bir tebessüm… Bunlar hayatın kenarlarına iliştirilen küçük ışıklar. İnsan benliğini bir an için geri çekebilmek, kendi ihtiyacını erteleyip başkasının varlığını fark edebilmek, işte bu sıradan görünen eylem, aslında insanın ulaşabileceği en derin olgunluklardan biri. İyiliğe dair söylenen hiçbir söz, gösterilen hiçbir ince davranış boşa gitmez; bir yerden mutlaka yankı verir, toprağa düşen her tohum gibi er ya da geç filiz verir. Nezaketi zayıflık sayanlar yanılıyor; çünkü yumuşak kalmak, özellikle de sertliğin ödüllendirildiği bir dünyada, belki de en büyük cesarettir.
Oysa bugün dünya giderek daha gürültülü, daha aceleci, daha sert bir yer hâline geliyor. İnsanlar birbirine hiç olmadığı kadar hızlı ulaşıyor ama birbirinin ruhuna hiç olmadığı kadar geç varıyor. Ekranlar aracılığıyla sürekli bağlantıda olan bu nesil, belki de tarihin en yalnız neslidir. Teknoloji hayatlarımızı alt üst etti; artık gözünü ekrandan alamayan anne babalar ve gözünü ekrandan alamayan çocuklar var. Oysa katıksız dikkat, bir insana gösterebileceğimiz en büyük ihtimam olabilir; fiziksel olmayan şeylerin yansıyabildiği biricik yüzey, nihayetinde insan yüzüdür. Modern hayat bize kendimizi göstermeyi öğretti, ama birbirimizi görmeyi öğretemedi. Bu yüzden çağımızın krizi yalnızca ekonomik ya da siyasi değil — özünde derin bir duygusal yoksullaşmadır.
Korku arttığında nezaket azalır. Başarısız olma, dışlanma, geride kalma korkusuyla büzülen insan savunmaya çekilir; savunmaya çekilince de karşısındakini tam olarak göremez. İçimizde korkunun tohumları da durur, merhamet ve nezaketin tohumları da — hangisine su verirsek o büyür, neyin yeşereceği her zaman bizim seçimimizdir. Belki de çağımızın en sessiz trajedisi şudur: İnsanlar başkalarına şefkat göstermeden önce kendilerine karşı şefkatlerini yitirdiler. İçimizde bizi durmaksızın yargılayan, yetersiz bulan, acele ettiren bir ses var. O ses sustukça, ya da en azından yumuşadıkça, insan hem kendine hem de dünyaya daha nazik bakabilir hâle geliyor.
Nezaket sözle değil, atmosferle öğrenilir. Bir evin duygusal iklimi, bir sınıfın sessiz dili, bir kurumun görünmez havası bunlar insanı şekillendirir. Çocuklarımıza şefkati ve merhameti öğretmek, onlara ötekinin de ilgiyi, iyiliği ve adaleti hak ettiğini kavratmak belki en kalıcı mirastır. Hata yaptığında aşağılanmayan çocuk, duyguları küçümsenmeden büyüyen genç, anlaşıldığında iyileştiğini keşfeden insan şefkati bu yolla içselleştirir. Zekâ merhametten ayrıldığında kolaylıkla manipülasyona dönüşebilir; eğitimin asıl amacı yalnızca başarılı değil, vicdanlı insanlar yetiştirmektir.
Gerçek nezaket pasiflik değildir. Dikkat ister, sabır ister, insanın kendi egosunu biraz geri çekebilmesini ister. Merhametin eli çoğu zaman aklın aritmetiğinden hızlıdır : Hesap yapmadan, beklenti gütmeden uzanır. Merhamet kol gezdiğinde insan insana yurt olur, sığınak olur. Bir insanı acele etmeden dinleyebilmek, sözünü kesmeden yanında durabilmek… bunlar küçük şeyler gibi görünür ama ruhsal olarak çok anlamlıdır. Çünkü insan bazen yalnızca anlaşılmakla iyileşir. Ve nezaket bulaşıcıdır: Bir insanın sakinliği başkasının gerginliğini azaltabilir, bir insanın yumuşaklığı başkasının sertliğini çözebilir.
Merhamet hâlâ insanın en kadim ve en derin kapasitesidir. Dünyanın tüm çirkinliklerini tek başına yenemeyiz ama dünyanın, bizim yapabildiğimiz kadar olan o iyiliğe ve güzelliğe her zaman ihtiyacı vardır. Günün hesabını topladığımız hasatla değil, ektiğimiz tohumla yapmak gerekir. Nezaket bize şunu hatırlatır: Karşımızdaki insan yalnızca bir işlev değildir, bir hayatı vardır, bir hikâyesi vardır. İyilik dünyayı bir anda değiştirmeyebilir ama bir insanın dünyasını değiştirebilir. Ve bazen bir insanın dünyası değiştiğinde, dünya da yavaş yavaş değişmeye başlar.
Bir uzmanlık öğrencisi bitirme tezliye ilgili ondan akıl alıyor, bir danışan çocukluğuyla ilgili zor meseleleri onun yardımıyla çözüyor. Karşımızda ‘her derde deva’ yapay zeka.
Mesele algoritmalar ya da yapay zekâdan ibaret değil. Asıl mesele, dünyanın artık canlı bir varlık olarak değil, ölçülebilir, yönetilebilir ve sömürülebilir bir kaynak olarak görülmesi. Ekonomik büyüme ve verimlilik takıntısı, sınırsız ilerleme inancı, ve insanın kendi köklerinden kopuşu asıl mesele.
İnsan artık göğe bakmıyor, toprağa dokunmuyor, sessizliğe katlanamıyor. Sürekli bağlı, sürekli meşgul, sürekli uyarılmış halde yaşıyor; ama bütün bu hareketin ortasında ruhu yavaş yavaş çürüyor. Modern çağ, insanı özgürleştirdiğini söylerken aslında onu görünmez ağlarla kuşattı. Eskiden zincirler demirdendi; şimdi ise ekranlardan, reklam dillerinden, veri akışlarından ve “ilerleme” denilen büyülü kelimeden yapılma prangalarımız var.
Her teknoloji, beraberinde bir dünya görüşü getirir. Örneğin sürekli hızlanan iletişim araçları, yalnızca haberleşme biçimimizi değiştirmez; dikkat süremizi, sabır kapasitemizi, hatta insan ilişkilerimizin ritmini de dönüştürür. İnsan giderek daha hızlı düşünmeye zorlanır, ama daha az derinleşir. Her şey erişilebilir hale gelirken hiçbir şey gerçekten içimize işlemez. Bilgi çoğalır, hikmet azalır.
Batı uygarlığı birkaç yüzyıldır insanlığa tek bir masal anlattı : Daha fazla üretim, daha fazla büyüme, daha fazla teknoloji bizi daha mutlu edecekti. Fakat bugün ortaya çıkan tablo bunun tam tersi : İnsanlık hiç olmadığı kadar bağlantılıdır ama hiç olmadığı kadar yalnızdır. Hiç olmadığı kadar zengindir ama hiç olmadığı kadar anlam kriziyle boğuşmaktadır.
Şehirler büyürken insanlar küçülmüştür. Sistem genişlerken ruh daralmıştır.
Modern çağ insanı toprağın ritminden kopardı. Mevsimleri unutan, geceyi ekran ışıklarıyla delen, sessizliği kayıp bir dil gibi yitiren bir uygarlık doğdu. Modern insan artık “ait olmak” istemiyor, yalnızca “kontrol etmek” istiyor. Nehirleri dizginlemek, genleri düzenlemek, bedenleri yeniden tasarlamak, ölümü geciktirmek, hatta insan doğasının sınırlarını aşmak…Bütün bunların altında aynı dürtü var: sınır tanımamak. Had bilmemek. Oysa insanı insan yapan şey biraz da sınırlı oluşudur. Ölümün bilgisi, kırılganlık, ihtiyaç duymak, acı çekmek, beklemek… Modern kültür bunları zayıflık olarak görüyor. Oysa tam tersine, insan ruhunun derinliği tam da bu kırılganlıktan doğuyor.
İnsanlar artık dünyayı “ev” gibi hissedemiyor. Geçmişlerinden utanmaya, geleneklerinden kopmaya, kendi kültürlerini bir yük gibi görmeye başlıyorlar. Her yer birbirine benziyor. Aynı kahve zincirleri, aynı ekranlar, aynı dil, aynı hız, aynı tüketim alışkanlıkları… Dünyanın çeşitliliği yerini küresel bir tekdüzeliğe bırakıyor. Bu bir medeniyet başarısı değil, büyük bir ruhsal çölleşme…
Eğer insan yalnızca optimize edilmesi gereken bir veri yığınına dönüşürse, sevgi, merhamet, dua, sadakat, yas, fedakârlık gibi şeyler nasıl ayakta kalacak? İnsanlığın yavaş yavaş “verimli ama ruhsuz” bir türe dönüşmesi an meselesi.
Ne yapmalı? Küçük direniş alanları mümkün. Toprakla bağ kurmak, sessizliğe zaman ayırmak, çocukları ekran kültüründen korumaya çalışmak, yerel topluluklar ve dost çevreleri oluşturmak, gelenekleri yaşatmak, ibadet etmek, yavaşlamak, dikkatini geri kazanmak…
Yaşadığımız kriz yalnızca ekonomik veya ekolojik kriz olarak görülemez, bu aynı zamanda metafizik bir krizdir. İnsan artık neden yaşadığını bilmiyor. Sırtını yasladığı bir ülkü, zorlukları karşılayacağı bir anlam dizgesi yok. Her şeyin fiyatı var ama hiçbir şeyin anlamı yok. İnsanlar sürekli konuşuyor ama pek azı dinliyor.
Bazen çağın ortasında yapılabilecek en büyük direniş, hâlâ sessizce dua edebilmek, bir ağaca dikkatle bakabilmek, bir dostla telefonsuz oturabilmek, toprağa çıplak elle dokunabilmektir.
İnsan ruhu derinlikten beslenir. Belki de bu çağda en devrimci şey, bizi aynılık girdabına çeken akıntıya direnmek ve yavaşlamayı öğrenmektir.
Dilin sadeliği mananın derinliğine mâni değildir.
İbrahim Kalın
Kalem : Conklin Toled4
Defter: Yusari
Mürekkep: Waterman siyah
#dil#mana#kaligrafi#derinlik#ibrahimkalın
Araba reklamı, marka aynı...
Türkiye versiyonunda ekran Köpek dolu.
Örnek "Köpek Ailesi" gösteriliyor.
Ama Avrupa versiyonunda
Çocuklar var sürekli.
Tüm bunlar #AileYılı'nda yapılıyor.
#HayvanSevgisi yılı olsaydı, neyle karşılaşırdık acaba?
#Çarşamba #SavePalestinianChildren
Beyin taramaları, yoğun ekran kullanımından kaynaklanan çocuklarda ve ergenlerde erken demans benzeri değişiklikleri ortaya koyuyor…35-44 yaş grubunda erken başlangıçlı demans belirtilerinde neredeyse %400’lük bir artış var.
İnsan kendi değerini ancak çalışarak koruyabilir.
Lev Tolstoy
Kalem : Panpen 53
Defter: Clairefountaine Seyes
Mürekkep: Waterman siyah
#çalışmak#değer#kaligrafi#insan#tolstoy