Fâtiha Suresi’nde Allah’tan “sırât-ı müstakîm”i istememiz tam da bu yüzden çok önemlidir; çünkü mesele insanın yıllarca ibadet etmesi, bedenini yıpratması ya da ağır çilelere katlanması değil, önce doğru yolda olup olmamasıdır. Yol yanlışsa, yapılan amellerin çokluğu insanı kurtuluşa değil daha büyük bir sapmaya götürebilir; tıpkı tonlarca cephane taşıyan bir kamyonun bütün yüküne rağmen düşman cephesine gidiyorsa o yükün hiçbir fayda sağlamaması gibi.
İslam ise Allah’a yaklaşmayı sapkın ritüellere ve bedene eziyete değil, sahih imanla sırât-ı müstakîm üzere yaşamaya bağlar.
Hindistan'da üniversiteyi bırakıp kendini dini inancına adayan Daulat Giri Ji Maharaj adlı adam, Hindu tanrısı Mahadev'i görebilmek amacıyla 12 yıldır hiç oturmadan ve yatmadan sürekli ayakta yaşıyor.
Bir bedevi, Allah Resûlü’nün (s.a.v.) okuduğu ayetleri işitince kalbi titredi;
çünkü zerre kadar hayır ve şerrin dahi hesaba çekileceğini idrak etti.
Bu kıssa bizlere, Kur’an’ın yalnızca okunmak için değil, kalplere inip insanı muhasebeye sevk etmek için indirildiğini hatırlatır.
Hakiki iman; bilginin kalbe yerleşmesi, amele dönüşmesi ve kişiyi takva ile Rabbine yaklaştırmasıdır.
İslam’ın en güzel öğretilerinden biri, Allah’a karşı daima hüsnüzan beslemek, yani O’nun rahmetinden ve merhametinden ümit kesmemektir. Kul ne kadar hata yapmış olursa olsun, samimi bir tövbe ve içten bir yönelişle Rabbine döndüğünde Allah’ın mağfiret kapısını açık bulur.
Peygamber Efendimiz (sav), Allah’ın kullarına olan merhametinin bir annenin evladına olan şefkatinden daha büyük olduğunu haber vermiştir. Bu nedenle mümin, günahları sebebiyle umutsuzluğa düşmez; aksine Allah’ın affına ve lütfuna sığınır.
Rabbimiz şöyle buyurur:
"De ki: Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar." (Zümer, 39/53)
Önemli olan, insanın kendi acziyetini kabul ederek samimiyetle Allah’a yönelmesidir. Son nefese kadar devam eden bu umut ve güven, kalbe huzur, ruha ise güç verir.
🤲 Allah’ım, bizi rahmetinden ümit kesmeyen, sana daima hüsnüzan besleyen kullarından eyle.
Dua, sadece dil ile değil kalp ile yapılır. Allah'a yönelirken kabul edileceğine dair tam bir güven ve hüsnüzan taşımak gerekir. Samimiyet, teslimiyet ve güzel düşünce duanın ruhudur. Rabbimiz kulları için daima hayır murat eder.
Allah ile bağ korku üzerine değil, sevgi ve yakınlık üzerine kurulmalıdır. O, insana şah damarından daha yakındır. İbadetin özü Allah hakkında hüsnü zanda bulunmak, O'nun sonsuz merhametine güvenmektir. Çocuklarımıza korkutan değil, her an yanlarında olan ve seven bir Rab anlayışını anlatmalıyız. #İslam #Tevekkül #Merhamet
“Kelm” (كلم) kökü Arapça sözlüklerde “yarmak, yaralamak ve iz bırakmak” anlamlarına gelir. Kelimenin insan üzerinde bıraktığı tesir ile yaranın bedende bıraktığı iz arasındaki bu anlam ilişkisi oldukça dikkat çekicidir. Çünkü söz, yalnızca bir şeyi adlandırmaz; zihni biçimlendirir, hafızayı diri tutar, insana bir yön ve tavır kazandırır.
İbn Sînâ’ya nispet edilen ifadeyle insanın ve toplumların gücü, sahip oldukları kelime hazinesiyle yakından ilişkilidir. Bir meseleyi hangi kavramlarla düşündüğümüz, onu ne ölçüde anlayabildiğimizi; ne ölçüde anlayabildiğimiz ise ona karşı nasıl bir duruş sergileyeceğimizi belirler. Adını bilmediğimiz, tarihini tanımadığımız ve anlam dünyasına nüfuz edemediğimiz bir değeri gerektiği gibi savunmamız da mümkün değildir.
Filistin ve Kudüs konusundaki zaaflarımızdan biri de kanaatimce bu toprakların tarihine, şehirlerine, şahsiyetlerine, kavramlarına, kültürel mirasına ve taşıdığı dinî-manevî değerlere ilişkin yeterli bir kelime ve kavram hazinesine sahip olmayışımızdır. Filistin’i yalnızca savaş, işgal ve acı görüntüleri üzerinden tanımak; onun binlerce yıllık hafızasını, ilmî birikimini, sanatını, edebiyatını, şehirlerini ve insanlarını yeterince tanımamak, meseleyi eksik kavramamıza sebep oluyor.
Hâlbuki Filistin’e dair her kelime, kaybolmaya karşı korunan bir hafıza; unutturulmaya karşı yükseltilen bir itirazdır. Kudüs’ün kapılarının, mescitlerinin, mahallelerinin, tarihî şahsiyetlerinin ve kavramlarının isimlerini öğrenmek yalnızca bilgi edinmek değildir. Aynı zamanda o coğrafyayla zihinsel, vicdanî ve manevî bir bağ kurmaktır. Çünkü bir yeri korumanın ilk şartlarından biri, onu tanımak; tanımanın ilk adımı ise onun adlarını ve kelimelerini bilmektir.
Filistin Sözlüğü, bu alandaki önemli bir boşluğun kapanmasına katkı sunacak; Filistin ve Kudüs hakkındaki düşünce dünyamızı zenginleştirerek hassasiyetimizi, gayretimizi ve direncimizi besleyecek kıymetli bir çalışma olmuş. Eserde yer alan her bir kavramın, Filistin’in hafızasını gelecek nesillere taşıyan kalıcı bir iz bırakmasını temenni ediyorum.
Emeğinize, kaleminize ve gayretinize sağlık hocam. Rabbim bu değerli çalışmayı hayırlı ve bereketli kılsın. Okuyanı, istifade edeni ve başkalarının istifadesine vesile olanı bol olsun. Filistin’i yalnızca gündemimizde değil, dilimizde, zihnimizde, hafızamızda ve vicdanımızda da diri tutmaya vesile olsun.
Yaklaşık 2 yıl boyunca Prof. Dr. Hasan Yücel Başdemir ve Prof. Dr. Metin Uçar editörlüğünde gece gündüz çalıştığımız, hem editör yardımcılığı hem de yazarları arasında bulunmak nasip olan, 18 alan editörünün 271 yazarın tarifsiz emeklerin ve çabanın yer aldığı eserimiz artık...
Dini tebliğin asıl gayesi, insanları herhangi bir şahsa, gruba veya dünyevi aidiyete değil; doğrudan Allah’a yönlendirmektir. Gerçek davet, kalplere Allah sevgisini yerleştirebilmekle anlam kazanır. Çünkü ibadetler yalnızca şekilden ibaret değil, kulun Rabbiyle kurduğu bağın bir yansımasıdır.
Bugün ise çoğu zaman dinin özü yerine kişiler, cemaatler veya aidiyetler ön plana çıkarılmakta; böylece asıl hedef gölgede kalmaktadır. Oysa peygamberlerin çağrısı nettir: karşılık beklemeden, yalnızca Allah için insanları hakka davet etmek.
Samimi bir muhabbet olmadan yapılan ibadetler zamanla ruhunu kaybeder. Bu yüzden dini hayatın merkezine korkudan önce sevgiyi, şekilden önce ihlası yerleştirmek gerekir. Kalpler Allah’a bağlandığında, davranışlar da kendiliğinden güzelleşecektir.
📚 Yeni kitabım “Kur’ân’ın Hikmet Eksenli Okunuşu” @FcrYayin tarafından baskıya verildi; inşallah çok yakında okuyucuyla buluşacak.
XVI. yüzyılın önemli âlim ve sûfîlerinden Müttakî el-Hindî’nin el-Hikemü’l-İrfâniyye adlı eseri üzerine bina edilen bu çalışma; inceleme, tercüme ve tenkitli neşir boyutlarıyla klasik tefsir geleneği ile tasavvufî irfan arasında dikkat çekici bir köprü kurmayı hedefliyor.
Eserde Kur’ân âyetleri, mushaf tertibinden ziyade tevbe, takvâ, ilim, muhabbet, zikir ve sülûk gibi insanın mânevî inşasını şekillendiren kavramlar etrafında ele alınıyor. Böylece âyetlerin yalnızca lafzî anlamları değil, ahlâkî, irşadî ve işârî boyutları da hikmet merkezli bir bakışla değerlendiriliyor.
Kur’ân’ın insan ruhuna dokunan hikmet dilini, klasik metin geleneği içinde yeniden düşünmek isteyen herkese mütevazı bir davet…
Faydalı olması duasıyla.
Çocuklara İslam’ı sevdirmenin yolu sadece konuşmak değil, yaşamaktır. Çünkü çocuklar kulağından çok gözleriyle öğrenir. Anne babasının namaza gösterdiği özeni, harama karşı hassasiyetini, kul hakkından kaçınışını gören bir çocuk; dinin sadece anlatılan değil yaşanan bir hakikat olduğunu hisseder.
Bugün birçok insan, gençlerin maneviyattan uzaklaşmasını sorguluyor.
Fakat asıl soru şu: Çocuklarımız bizde nasıl bir İslam görüyor? Öfkeyle kıran, çıkar için eğilen, harama göz yuman bir hayat mı; yoksa merhameti, adaleti ve dürüstlüğü merkeze alan bir temsil mi?
Hz. Ebubekir’in şüpheli bir lokma karşısındaki tavizsiz hassasiyeti, gerçek temsilin ne olduğunu gösteren büyük bir örnektir. Çünkü iman sadece dilde değil, davranışta da görünmelidir.
Eğer anne baba yanlışlara karşı mesafe koymazsa, söylediği nasihatlerin çocuk üzerinde etkisi kalmaz. Çünkü samimiyetin olmadığı yerde sözler yankıdan ibaret olur.Gerçek tebliğ; bağırarak değil yaşayarak yapılır. İnsan önce kendi hâliyle konuşmalıdır. Zira bir çocuğun kalbine bırakılan en güçlü ders, anne babasının yaşadığı hayattır.
Batı’da akademik kariyer yapan merhum Doğan Cüceloğlu, modern dünyanın içinde yaşarken bile manevi kimliğini koruyabilmiş bir isimdi. Ancak Türkiye’ye döndüğünde onu şaşırtan şey, insanların kendi kültürüne ve inanç değerlerine karşı gösterdiği mesafeydi.
Bugün birçok etkinlikte, şehirde ve yaşam tarzında bu topraklara ait ruhu görmek giderek zorlaşıyor. Kendi medeniyetimizin izleri yerine, dışarıdan alınmış kalıplar öne çıkarılıyor. Oysa bir millet; diline, tarihine ve inancına yabancılaştığında sadece kültürünü değil, özgürlüğünü de kaybetmeye başlar.
Hz. Yusuf’un saray hayatının içinde bile kimliğini muhafaza etmesi, bize şartlar ne olursa olsun öz değerlerden vazgeçmemenin mümkün olduğunu gösterir. Asıl mesele, modernleşmek değil; modernleşirken köklerinden kopmamaktır.
Kültürel bağımsızlık; toprağı, ekonomiyi ya da siyaseti korumak kadar önemlidir. Çünkü kendi değerlerine sahip çıkmayan toplumlar, zamanla başkalarının hayat anlayışını yaşamaya başlar. Bu yüzden kültürel erozyona karşı durmak, sadece bir tercih değil; bir kimlik ve gelecek meselesidir.