Abi dediğini yaptım. Esenyurt'ta dükkanı olan Karslı müteahhit abi ve akrabaları satış vaadiyle beni bir yere çağırıp üzerimde yamuk demirleri düzeltinceye kadar dövdüler 15 gündür hastanedeyim bu tweeti hastaneden yazıy
Sıfır konut yapan birine gidin.. (Anadoluda olur, İstanbulda olur)
Ne diyorsa %80-90 altını teklif edin ve arkanızı dönün
Örneğin 6 milyon diyorsa benim 1 milyonum var deyin gidin..
2 saat sonra sizi geri arayacak.. Gel 1.5'a al diyecek..
Sadece 1 milyonum var deyin.. Kabul edecektir (yaşandı, tecrübe edildi))
Piyasa o durumda.. İşte bu alım fırsatıdır
**
mardinde "sira gecesi"ne gelip ne kürt ne arap kültürüyle zerre alakası olmayan ve yemekleri de agza bile surulmeyecek mekanlara binlerce lira bayilan ve "woww cok otantik" falan diyen beyaz insan alıklıgı
Tavit’in ergen bıçkınlığıyla şekillenen üslubu haddinden fazla övüldüğü için çocuk hızlı onay görmenin coşkusuyla birkaç gün içinde yeraltı edebiyatı sendromuna yakalanıp çakma hakan günday’a dönüştü.
@Hunbixerhati BİLGİ ŞU:
MENEKŞE KIZILDERE ERCİŞTE ÖN SEÇİMDE REZİL OLDU PARTİYE AĞLADI AHLATTA ADAY YAPILDI VE HASTA OLDUĞU ANLAŞILINCA ADAYLIKTAN ÇEKTİRİLDİ VE HİÇBİR GÖREV VERİLMEDİ
Selahattin Demirtaş gibi kaliteli bir siyasetçinin, Kemal Kılıçdaroğlu gibi çapsız, vasıfsız, tuvalet bekçisi bile olamayacak bir adam yüzünden 10 yıldır esir tutuluyor olması büyük talihsizlik
Kürt Siyasal Hayatında 40 Yıllık Yapışkan Kadrolar: Mağduriyetten Servete ve Kültlere.
Kürt siyasal hayatı, 40 yılı aşkın süredir belli başlı köşeleriyle sınırlı bir grup tarafından yönetilmektedir.
Parti, dernek, vakıf ve çeşitli sivil toplum görünümlü yapılar altında faaliyet gösteren bu kesim, artık klasik anlamda “kadro” olmaktan çıkmış; atanmış, koltuklarına yapışmış ve yerini bırakmayan komiserler haline gelmiştir.
Bu yapıların sürekliliği, ne ideolojik derinlikten ne de kitlesel meşruiyetten kaynaklanmaktadır.
Aksine, zamanla kurumlaşmış bir iktidar mekanizması ve bu mekanizmayı besleyen ekonomik çıkarlar tarafından ayakta tutulmaktadır.
Bu komiserler, kamuoyunda mağduriyet dilini ustalıkla kullanmakta. “Hiçbir şeyimiz yok” söylemi, onlar için hem içerde hem dışarıda bir kalkan işlevi görmektedir.
Oysa altlarındaki servet birikimi artık herkes tarafından konuşulur hale gelmiş.
İş dünyasından sağlanan gayriresmi destekler, “eğitim”, “kültür”, “insani yardım” gibi başlıklar altında alınan uluslararası fonlar ve bu fonların çeşitli yollarla yönlendirilmesi, uzun yıllardır bu yapının finansal omurgasını oluşturmaktadır.
2000’li yıllardan itibaren özellikle belediyelerin ve çeşitli dernek-vakıf ağlarının el değiştirmesiyle birlikte bu kaynaklar daha sistematik hale gelmiştir.
Bu kişilerin 40 yılı aşkın süredir aynı kurumlarda kalmasının nedeni, ne olağanüstü bir başarıları ne de derin bir inançlarıdır.
Asıl neden, oturdukları koltuklardan kumanda ettikleri kitleleri ve bu kitle üzerinden akan kaynakları kaybetme korkusudur.
Gönüllü, aktivist, kadın örgütü, gençlik yapılanması gibi isimler altında örgütlenen geniş bir kitle, bu komiserlerin talimatları doğrultusunda hareket etmekte.
Bu kitleye dokunmak, eleştirmek ya da alternatif bir yol önermek neredeyse imkânsız hale getirilmiştir.
Çünkü yerel yönetimlerde, milletvekilliğinde gözü olanlar ya da belediye ihalelerinde pay sahibi olmanın yolu, bu yapının belirlediği sınırlar içinde kalmaktan geçmektedir.
En çarpıcı yön ise, bu yapıların yarattığı yapay kült mekanizmasıdır.
Özgürlük, eşitlik, onur gibi kavramları sıkça kullanan kesim, kendi içinde tanrı ve tanrıça figürleri etrafında bir tapınma kültürü oluşturmuştur.
Bu figürler eleştirilemez, sorgulanamaz ve tartışılmaz konumdadır. Onlara duyulan bağlılık, bireysel kariyerlerin ve ekonomik fırsatların ön koşulu haline gelmiştir.
Bu nedenle birçok kişi, kendi düşüncelerini ve vicdanını bir kenara bırakarak, bu kültün çizdiği çerçeve içinde “duyarlı” rolü oynamaya devam etmektedir.
Gece gündüz “onur”, “haysiyet”, “mücadele” ve “özgürlük” kelimeleriyle konuşan bu kişiler, kullandıkları terminolojiyi toplumun büyük kesimi anlamamaktadır.
Bu jargonun dünyada da gerçek bir karşılığı yoktur. Daha da önemlisi, bu dili kullananların büyük çoğunluğu da söylediklerine gerçekten inanmamaktadır. Komiserlerin belirlediği sınırlar içinde, talimatlar doğrultusunda konuşmakta ve bu konuşmayı bir tür ritüel haline getirmektedirler.
Samimiyet yerini, pozisyon koruma refleksine bırakmıştır.
Bugün gelinen noktada ise gerçeklik giderek daha net ortaya çıkmaktadır: Bu yapıların toplum nezdinde ciddi bir karşılığı kalmamış.
Yıllardır süren mağduriyet retoriği, artan servet iddiaları ve kitleyi yapay kültler üzerinden kontrol etme çabası, geniş kesimler tarafından artık ciddiye alınmamaktadır.
Bu komiserler de durumun farkındadır. Belki de son görevleri, kendi yarattıkları bu yapıyı kendi elleriyle tüketmek olacaktır.
Çünkü bir sistem, meşruiyetini yalnızca korku, çıkar ve yapay tapınma üzerine kurduğunda, eninde sonunda kendi ağırlığı altında çökmeye mahkûmdur.
Bu tablo, Kürt siyasetinin geleceği açısından da kritik bir uyarı niteliğindedir.
Gerçek bir siyasal hareket, ancak kendi içinde sorgulamaya, eleştiriye ve yenilenmeye açık olduğunda varlığını sürdürebilir. Aksi takdirde, komiserlerin yerini yeni komiserler alır ve döngü devam eder.