Modern insanın düşünce yapısına göre ilginç bir bağlantı. Belki o zaman bu kadar ilginç gelmiyordu insanlara. Ama esere dahil ettiğine göre yazar da bu fikrin geçmişte olduğu kadar gelecekte de etkili geçerli olabileceğini görmüş olmalı:
"Platon müzikte yaplacak en küçük bir
değişikliğin devletin yapısında da değişiklik yapılması gerektireceğini söylemekten çekinmiyor.
'Politika' adındaki eserini sırf Platon'un düşüncelerine aykırı düşünceler ortaya atmak için yazmış gibi görünen Aristoteles, buna rağmen, müziğin ahlak ve gelenekler üzerine etkisi konusunda Platon'la aynı düşüncededir."
Aristoteles, yasaların yazılmadan önce birer şarkı olduklarını ve babadan oğula geçtiklerini düşünürmüş.
Bu şarkıların farklı toplumlarda geçirdiği evrimi merak eden Montesquieu, eserin adının okurun zihninde neden olduğu ilk çağrışımın aksine, Kanunların Ruhu Üzerine'de devletlerin yapısal özelliklerine ve varlıklarını nasıl devam ettirebileceklerine dair de oldukça ilginç açılımlar yapıyor.
İlkin Cicero'ya referansla önemli gördüğü bir çelişkiyi dile getiriyor:
"Cicero da zaten bunları düşünerek, 'Bir milletin hem yeryüzüne hükmetmesini, hem de bütün insanların yaşamalarını sağlayacak işleri görmesini sevmem', diyor.
Bunu söylemekle de çok yerinde bir söz ediyordu. Gerçekten de öyle, bu çeşit bir devlette her kişinin, hatta bütün devletin kafasının hem büyük tasarılarla, hem de küçük meselelerle dolu olması gerekir ki, bu da bir çelişme meydana getirir."
Sonra, bu çelişkiyi örneklerle analiz ediyor, neden olabileceği yanlış anlaşılmaların önüne geçmek için sözlerini açıklıyor:
"Sakın bu sözlerimden; iktisat yoluyla ticaret yaparak varlıklarını sağlayan devletlerin büyük işlere girişemeyeceği, saltanat devletlerinde görülmeyen bir cüretin onlarda bulunamayacağı manası çıkartılmasın.
Bakın neden: Bir çeşit ticaret başka bir çeşit ticarete sürükler insanı; küçük biraz daha büyüğüne bu da daha büyüğüne doğru götürür, az kazanmakla yetinen bir tüccar günün birinde bakarsınız daha çok kazanmak isteğini uyandıran bir duruma gelir."
Yani düşünür, başta ortaya koyduğu çelişkiyi sorun olarak görmüyor. Aksine bu çelişkinin varlığını olumlarcasına, çelişkinin bir taraf lehine bozulmasını daha tehlikeli buluyor. Ona göre eğer denge bozulursa bu durumda ne büyük emeller, ne de vatandaşların refahı gerçekleşmiş olacaktır.
Dolaşıma daha çok sözcüğün katılması, düşünce hayatımızı olumlu yönde etkilemez mi? İşte kök anlamından farklı kullanılan "moral" sözcüğü, karşılık olarak "içgücü" öneriliyor:
"Latince more: töre, gelenek, ahlâk sözcüğüyle, değgin, uygun, ilişkili anlamı katan -alis sonekinden oluşan moralis: törel; geleneğe, töreye, ahlâka uygun (değgin) anlamındaki sıfat, ad olarak da töre, gelenek, ahlâk anlamında kullanılmıştr. Fransızcaya moral biçiminde bir sıfat olarak geçen sözcük, le moral biçiminde ad olarak da kullanılmaktadır.
Bu durumda kök anlamından uzaklaşmış olan sözcük çeşitli anlamları arasında, ruhsal ve düşünsel güç, kendine güven anlamına da gelmektedir. Dilimize de Fransızcadaki bu anlamıyla geçmiş olan moral sözcüğüne, Türkçedeki yaygın anlam ve kullanış özelliği göz önünde bulundurularak içgücü karşılığı önerilmektedir."
Yeni sözcükler öğrenmek, bu öğrenme sürecinden fazlasını içerir. Yeni kelimeler aynı zamanda yeni düşünme biçimleri kurmamıza olanak sağlar. Yeni düşünme biçimleri farklı bakış açıları demektir. İlerlemeyse bu farklı bakış açılarıyla hız kazanır.
Örneğin kitapta "maske" sözcüğü için "örteç" karşılığı öneriliyor:
"Sözcüğün ana niteliği olan örtme özelliğinden yola çıkarak ve tıkaç, sayaç gibi sözcüklerin yapısı örneksenerek maske için, bütün anlamlarını karşılamak üzere örtmek eyleminden türetilen ve örten şey anlamına gelen örteç karşılığı önerilmektedir."
Yine de tasavvufta olduğu kadar, öteki mistik öğretilerde de dünya denen varoluşun kısalığına gönderme yapılmış/yapılıyor olmasının sadece bu öğretilerin bağlılarının eğitimiyle ilgili olmadığını düşünüyorum.
Tam da üstüne geldi. Belki daha önce rastlayanlar olmuştur bu konuşmaya. Ben yeni duydum.
Sıklıkla yapay zekanın babası olarak anılan Geoffrey Hinton'a soruyorlar:
"Yapay zekanın nasıl çalıştığı hakkında bilgimiz nasıl olmaz, bu teknoloji insanlar tarafından tasarlanmadı mı?"
Bilim insanı şöyle cevaplıyor:
"Hayır tasarlanmadı. Biz sadece öğrenme algoritmasını tasarladık. Bu evrimin mekanizmasını tasarlamaya benzer.
Bu algoritma datayla karşılaştığında karışık nöral ağlar oluşturup bazı işleri iyi yapıyor. Ama bunu nasıl yaptığını bilmiyoruz."
After Yang ileri görüşlü bir film. Ama bilim kurgu türü için çok da ayırt edici bir özellik olmayan ileri görüşlülüğün, bu filmde yapay zekayla, gelişen robotik teknolojisiyle ilgisi yok.
Yapıt; çekimiyle, müziğiyle, diyaloğu ve monoloğuyla bunlardan daha uzak bir noktaya, insanlaşmaya ve insan olmaya bakıyor, hatta bunun üzerine düşünüyor. Ve bütün bu insana dair anlam arayışını insan olmayan üzerinden anlatıyor. Onun ileri görüşlülüğünü çoğunluktan farklı kılan ayrıntı bu.
Anlatılan hikayede, insandan intikam almaya çalışan, kendisini onun karşısına konumlandıran bir teknoloji yerine, onun yanında durup aynı evrene bakan, dünya tarafından sahip olunmayı değil de küçük olsa da bir dünyaya sahip olmanın anlamını arayan bir teknoloji var.
Hikayenin akışı içinde kademe kademe açılan bellek kayıtlarına göre bu insansı yapay zekanın gündelik görevlerini tamamlarken sadece bakmadığı, aynı zamanda "gördüğü" anlaşılır. Çözülmeyi bekleyenden ziyade çözmek isteyene yakın bir görüştür bu.
Bu yolla, bir insan gibi içinde bulunduğu evrene anlam yükleyerek, bilinç kıvılcımları çıkarmıştır yapay bedeni ve beyninde.
Adı Yang'tir bu insansı yapay zekanın ve bir gün devre dışı kalır. Yanında görev yaptığı eski ailenin babası da onun gördüklerini kurtarmak ister. Bu yolla aynı zamanda onun hatıralarının peşine düşmüş olduğunu anlar.
Araştırmaları onu Yang'in yakın bir arkadaşı olan gizemli Ada'ya götürür. İstediği cevapları alamaz ondan. Bunun yerine istediğini bile bilmediği cevaplar alır.
Takside Yang'in bu arkadaşına, "Hiç insan olmak istedi mi?" diye sorar. Varoluş bakımından Yang'e benzeyen arkadaşı, "Ancak bir insanın soracağı bir soru," diyerek cevaplar. Ona göre, "İnsan her canlının insan olmayı istediğini sanır."
Yang'in ne olduğunu bulmak için başlayan hikaye, baş karakterin kendini anlamaya ve dünyaya farklı açıdan bakmaya başlamasıyla sona varır:
Yang, ona yüklenen hazır cevaplarla değil, sorduğu sorularla dünyasını genişletebileceğini ve özgürlüğünü kazanabileceğini anlamıştır.
Bu nedenle, Lao Tzu'dan alıntı yaparak, "Tırtılın son dediği şeye, dünya kelebek der," diyen Yang'in devre dışı kalışı, çoğu insanın ölümünden daha gerçektir.
İsimsiz bir sanatçının bu eserinde bir "bakış" buldum.
Bir sanat eseri ortaya koyan her sanatçı isimsizdir bir bakıma. Çünkü artık kendisi aradan çekilmiş ve eseri konuşmaya başlamıştır onun yerine.
Aklıma 3:26'yı getirdi. Belki benzer düşüncelerle yazmıştım, kim bilir. Zaman geçiyor:
"şehir hem oraya zamanında gitmemizi ister
hem de geç kalmamız için her şeyi yapar
bu bir ikilemdir
aynı devrik cümleler gibi"
Nutkudur ser-mâye-i bahş-i eşrefiyyet âdeme
Bâis-i ihlâl-i şân-ı feyz-i insândır sükût
Nâbi, insanı şerefli bir mahluk yapan nimetin konuşma yeteneği olduğunu, konuşulacak yerde susmanınsa bu şana gölge düşüreceğini anlatıyor.
Genelde az konuşmakla ilişkilendirilen manevi yükselme sürecine alternatif üreten ilginç bir bakış açısı.
Yine de nasıl ki konuşmak, söz ve dil insanı diğer canlılardan ayıran özellikse, anlamlı bir suskunluk da en az bunun kadar ayırt edici bir özelliktir.
Jung, "Karşıtların deneyimi olmadan bütünlüğün deneyimi yoktur," diyor.
O halde susmak ve konuşmak, insanın varoluşu tam olarak deneyimlemesinde eşit oranda etkisi olan karşıt iki eylem olarak kabul edilebilir.
"Sabahları asla uyumadım uzun süre
erkenci tramvaylar uyandırırdı beni
ve sıklıkla kendi dizelerim de."
Jaroslav Seifert böyle diyor Bach'ın Konçertosu adlı şiirinde. Perfect Days'in baş karakteri Hirayama ise her sabah açık penceresinden içeri giren süpürgenin ritmik sesiyle uyanıyor. Sonra da sadık kaldığı ritüelleriyle şiire dönüştürdüğü günü yaşamaya hazırlanıyor.
Neticede insanı şehir veya şiir uyandırıyor.
Ama her uyanış gibi onunki de insanlarla etkileşimi gerektiriyor. "Dünya bir çok dünyadan oluşur," diyen Hirayama bu etkileşimin bağlayıcı olmasına izin vermiyor.
Zira, dünyalar çarpışsa bile ancak benzer kısımlar birlik oluyor, büyük kısımlar yine yalıtılmış olarak kalıyor. Hirayama bu büyük kısım için üzülmüyor. Çünkü onun değer sisteminde küçük veya büyük sıfatları yok. Huzurla geçirilecek bir vakit var sadece.
Ablasının kızı evden kaçıp kendisinde misafir olduğunda söylenmemesi bu yüzden. Emaneti almaya gelen zengin ablasının "Gerçekten tuvalet mi temizliyorsun?" sorusundan izleyici, Hirayama'nın gönüllü bir vazgeçiş içinde olduğu sonucuna çıkarıyor.
Bu karşılaşmalardan bir sonuç çıkarmayan Hirayama ise, her gün öğle paydosunda aynı parkın aynı bankında oturarak, analog makinesiyle aynı ama farklı gökyüzünün, ışığın ve gölgenin sadece o anda yaşanan dansının fotoğrafını çekiyor.
Çünkü farklı dünyalardan bir dünya onunkisi. Ve o da bu kendi dünyasında tercih hakkını kullanıyor ve karamsar olup yere bakmaktansa, ümitle dolup göğe bakmayı seçiyor.
Hakîkatle kamu eşyâya bak gel seyrân ede gör
Kulak verme bu kîl ü kale gûş-ı cânla dinle gör
Âdile Sultan, dedikoduya, boş lafa takılmadan, gönülle dinlemek ve dünyaya hakikatle bakmak gerektiğini anlatıyor.
Duyu organlarının sağladığı sınıflandırılmış verinin dışında bir veri elde etmek ancak bu alıcıların dışında bir alıcıyla mümkün olur.
İnsanda mevcut bulunan bu alıcı dünyaya ve varoluşa has bölünmüşlüğün aksine sadece birliğin verilerini sağlar:
Bir derviş birkaç yıl halkı Tanrı'ya davet eder. Kimse sözünü dinlemeyince ümitsizliğe kapılıp Tanrı'ya yönelir.
Tanrı'ya ulaşınca bütün yaratıkların O'nun huzurunda hazır bulunduğunu ve hepsinin yakınlık makamında olduğunu görür.
Nolan'ın Odyssey'ini henüz izleme fırsatı bulamadım. Ama, popülaritesi nedeniyle filmle ilgili haberlere, görüşlere denk geliyorum. Algıda seçicilik olacak, Homeros'un bu eseriyle ilgili metinler çıkıyor karşıma.
Örneğin Ludwig Feuerbach inancın ve din kavramının kökenlerini antik metinler üzerinden incelediği eserinde Odysseia'dan bahsediyor:
"Bu yüzden Odysseia'nın ana konusunu, Euryklia'ın Penelopeia'ya söylediği sözler içerir: 'Ama şimdi gerçek oldu en büyük dileğin, işte sağ döndü ocağına, sana ve oğluna kavuştu, bunca kötülük yapan o heriflerin de işi görüldü, öc aldı konağında bir bir hepsinden.'"
Burada bir eksiklik dikkatini çekiyor yazarın:
"Bu noktada her zaman sıklıkla geçen bir sözcük eksik kalır: Tanrı ya da tanrılar, çünkü bu uzun süren dileği yerine getirenler onlardı. Zira yurda dönüş dileğiyle ilgili satırlarda hep tanrıların adı geçer. Sığırların çobanbaşı şöyle der: 'Ah bir gerçekleştirse bu dileğimi Zeus baba, bir geri gelse o, getirse bir tanrı onu,' onunla birlikte Eumaios da, çok akıllı Odysseus evine dönsün diye tanrılara yakarır."
Bu eksikliği, yine dönemin konuşma dilinde arıyor Feuerbach:
"...ama bu sözler daha çok, ölene kadar düşündüğünden başka türlü konuşmayı kendine yakıştırmayan Homeros insanının açık yürekliliğine ve içtenliğine ilişkin çok sevindirici bir kanıttır; zira Hektor, bir Grek'in, bir insanın genel olarak dilediği şeyi sadece açıkça söyler çünkü bunu sadece diler, ona gerçekten sahip değildir, tanrı olarak cisimlendirir ve böylece en azından düşüncede, tasarımda, inançta sahip olur ve zevkini çıkarır.
Yaşlanmaktan şikayet eden bir kimse, yaşlanmamayı, her zaman genç kalmayı diler. Grek kadınlar Aphrodite'ye, yani yaşlanmayı erteleyen güzellik ve aşk tanrıçasına, 'Ey güzel Aphrodite Yaşlanmayı ertele!' diye yakardıkları zaman...en içten diledikleri şeyi dilemiyorlar mıydı?"
Yazar, aradığı cevabı dilde bulur. Tanrı ya da tanrılar dilek cümlesine sonradan eklenen bir kelime değildir; bu öğeler en az dileğin kendisi kadar dilek cümlesinin zorunlu bir öğesidir. Düşündüğünden farklı konuşmayan dönemin insanı da dileğini sanki onu yaşar gibi dile getirmektedir. Bu da ancak Tanrı'yla mümkündür.
Hasma çok hile demişler ukala
Cümleden eslemi terk-i gavgâ
Atayî, akıllıların düşmanlarına karşı kullanabilecekleri onca hileye rağmen, yine de en iyi, en güvenilir yolun akıldan başka bir akıl olan tartışmayı bırakmak olduğunu anlatıyor.
Bu yolla hem "Savaşmadan kazan," diyen Sun Tzu'yla, hem de "Cahille tartışmayı bırak," diyen Gazali'yle kurduğu bağ, bize hikmetin insan fıtratına içkin doğasını gösteriyor.