Bir liderin sürekli güçlü görünme zorunluluğunun aslında seçmeniyle arasına nasıl mesafe koyduğunu anlamıyor maalesef.
Oysa seçmen artık her eleştiriye zafer vaatleriyle karşılık veren, hiç yanılmayan, hiç mahcup olmayan liderlerden yoruldu. Yeni siyaset, yeni yüzlerden önce yeni bir liderlik kültürü gerektiriyor.
Kendisine geçmişte aldığı bir kararın hesabı soruluyor, o ise gelecekte kazanacağını vaat ettiği seçimlerden söz ediyor. ��stelik hitap ettiği seçmen, yıllardır dinlediği “siz kafanıza takmayın, sonunda biz kazanacağız” söyleminden çok yorgun.
Oysa birkaç gün eleştirilmeye tahammül etse, kendini biraz tabanın kollarına bıraksa, belki partisi de bu süreçten önemli dersler çıkaracak. Hatta çıkıp “Ben de insanım, hataysa hata, bu kadar da üzerime gelmeyin” dese, biraz samimiyet gösterse, seçmen de muhtemelen “Tamam, gel, zaten senden başka kimimiz var, ama bir daha olmasın” diyecek.
Ama yapamıyor. Çünkü yeni bir siyaset vaat etse de siyasal refleksleri eski.
İçinde yetiştiği siyaset kültürü, örnek aldığı liderlik anlayışı ve iktidarla kurduğu ilişki, eleştiriyi bir öğrenme fırsatı olarak görmesine engel oluyor.
ama henüz her şey bitmiş değil, hatta her şey yeni başlıyor. sürecin iktidarın bekası adına yürürlüğe konduğunu ve ne barışla ne de demokrasiyle ilgili olduğunu gösterecek ama milliyetçiliğe de savrulmayacak emek ve yurttaşlık eksenli bir siyasetin memlekette hâlâ şansı var.
@MrtAysan Nazik cevabınız için çok teşekkürler,ama ben daha geniş bir trendin altını çiziyordum. Evin “assetleşmesi” 1980lerdeki finansallaşma dalgasına kadar gider.Kitleler epeydir bir durgunluk/kriz kıskacında.Bu mesele birkaç makroekonomik göstergenin ekonomiye etkisi ile alakalı değil.
Ev sahipliğinin varlıklı kesim için bir yatırıma dönüşmesi,şehirlerde soylulaştırma ile yoksulların merkezden çepere itilmesi,reel ücret artışlarındaki durgunluk gibi faktörler varken ev arzına odaklanmak fazla steril bir yaklaşım.Liberal perspektifin vizyon darlığını gösteriyor.
Konut krizi nasıl çözülür, FT makale özeti👇👇👇
Makale , gelişmiş ülkelerde giderek derinleşen konut krizinin nedenlerini ve olası çözüm yollarını analiz ediyor. okurken Istanbul başta bizim büyük şehirlerimizi gözünüzün önüne getirin derim.
Makalenin temel tezi oldukça net: Asıl sorun yüksek kiralar ya da konut fiyatları değil, bunların arkasındaki temel neden olan yetersiz konut arzı.
Yazar, konut ihtiyacının artık geçmişe göre çok daha hızlı arttığını vurguluyor. Bunun nedeni yalnızca nüfus artışı değil. İnsanların daha uzun yaşaması, evlilik oranlarının düşmesi, tek kişilik hanelerin çoğalması ve çok kuşaklı aile yapısının zayıflaması nedeniyle aynı nüfus için bile daha fazla konuta ihtiyaç duyuluyor. Buna bir de Londra, Dublin, New York, San Francisco ve Lizbon gibi yüksek gelirli insanların yoğunlaştığı "süper yıldız şehirler" eklenince, konut talebi arzın çok üzerine çıkıyor.
Makaleye göre kamuoyunda en çok tartışılan konu olan kira artışları aslında sorunun kendisi değil, yalnızca bir sonucu. Kira kontrolleri mevcut kiracıları kısa vadede rahatlatabilir; ancak yeni konut üretimini artırmadığı sürece konut açığını ortadan kaldırmıyor. Hatta bazı durumlarda yatırımları caydırarak sorunu daha da ağırlaştırabiliyor. Benzer şekilde, yabancı yatırımcılar veya büyük kurumsal ev sahiplerine getirilen kısıtlamaların da yeni konut projelerini finanse edecek sermayeyi azaltabildiğine dikkat çekiliyor.
Makalenin en önemli mesajı ise oldukça basit: Konut açığı ancak daha fazla konut üreterek çözülebilir. Ancak bunun için planlama ve imar süreçlerinin de buna uygun hale getirilmesi gerekiyor. Auckland ve Austin örneklerinde imar kurallarının esnetilmesiyle konut üretimi hızlanmış, bunun sonucunda kiralar üzerindeki baskı belirgin şekilde azalmış. Buna karşılık Londra ve Dublin'de karmaşık izin süreçleri, yüksek maliyetler ve ağır düzenlemeler nedeniyle birçok projede inşaat yapmak ekonomik olmaktan çıkmış durumda. Hatta gerekli izinleri alınmış çok sayıda proje bile zarar riski nedeniyle hayata geçirilemiyor.
Yazar, yerel yönetimlerin yaklaşımının da belirleyici olduğunu vurguluyor. Manchester, uzun vadeli planlama ve özel sektörle kurduğu iş birliği sayesinde son yılların en başarılı konut üretim örneklerinden biri olurken, Londra'nın Croydon bölgesindeki benzer bir girişim yerel siyasi tepkiler nedeniyle kısa sürede sona ermiş. Bu da başarılı konut politikalarının yalnızca doğru düzenlemelerle değil, toplumun desteğini sağlayacak güçlü bir planlama ve iletişim süreciyle mümkün olduğunu gösteriyor.
Makale, özel sektörün tek başına yeterli olmayacağını da kabul ediyor. En düşük gelir grubunun konut ihtiyacının karşılanabilmesi için devletin sosyal konut üretmesi ve hedefe yönelik destek sağlaması gerekiyor. Ancak bunun sürdürülebilir olabilmesi için de özel sektörün daha fazla konut üretebildiği bir ortamın oluşturulması şart. Viyana ve Helsinki gibi şehirlerin uzun yıllar bu dengeyi başarıyla kurduğu, ancak bugün onların bile artan maliyetler ve yavaşlayan konut üretimi nedeniyle benzer sorunlarla karşılaşmaya başladığı belirtiliyor.
Makalenin vardığı sonuç oldukça açık: Konut krizinin tek bir mucize çözümü yok. En başarılı model; gereksiz düzenlemelerin azaltıldığı, özel sektörün konut üretmeye teşvik edildiği ve devletin en ihtiyaç sahibi kesime hedefli destek sağladığı dengeli bir yaklaşım. Çünkü konut krizinin temelinde yüksek kiralar değil, yeterince konut üretilememesi yatıyor. Arz açığı kapatılmadığı sürece fiyatları kontrol etmeye yönelik politikalar ancak geçici rahatlama sağlayabilir; kalıcı çözüm ise daha fazla konut üretilmesini mümkün kılacak politikalar geliştirmekten geçiyor.
How to fix the housing crisis https://t.co/GXYYpTpkNS via @ft
@erdembyuk@caglarezikoglu Bunun mümkün olduğunca anaakıma taşınması yine de değerli. Daha önde benzer argümanlarla tanışık olmayıp, Post-post Kemalizm neymiş? Diye sorup bu tartışmalarla daha içli dışlı olmaya başlayan çok insan var.
@alp_bugdayci Büyülü bir andı. Attırdığı diğer sloganlar da çok toparladı bizi. “Aç, aç, barikatı aç” sloganını başlattıktan sonra yüzlerce insanla bunu bağırırken çok güçlü hissettim. Uzun zamandır güçlü hissedemiyoruz, ilaç gibi geldi. Her gün böyle hissetmek istiyorum. Her gün çabalayacağım
Daha adil, daha dayanışmacı ve daha katılımcı bir toplum arayışında olan herkesin sivil girişimleri tanıması kıymetlidir. Fikir üretmek, ortak aklı büyütmek ve demokratik katılım kültürünü güçlendirmek isteyenler için göz atılabilecek oluşumlardan biri: https://t.co/Fnr6FnZQMo
Toplumsal meselelerde çözüm, ilgiden ve katılımdan doğar. İncelemek isteyenlere duyurulur: @diyhareketi
@AlperUcok Hocam gelecekte su kıtlığı çekme ihtimali olan bir ülke için senede milyonlarca galon su tüketen merkezler inşa etmek ne kadar mantıklı? Bu merkezlerin elektrik fiyatlarına yukarı yönde yapacağı baskı vatandaşın krizini büyütmez mi? Bence Türkiye’nin daha temel sorunları var.
Türkiye OECD ülkeleri arasında sosyal yardım konusunda yerlerde sürünüyor. Üstelik Türkiye vergi gelirlerinin çoğunu dolaylı vergilerden elde ediyor. O vergilerin yüksek olmasının sebebi de sosyal yardım değil. Nereden tutsan elinde kalan bir bakış açısı.
@alp_bugdayci Üstüne üstlük oradaki çoğunluk nüfus da Türk değildi. Musul ve Kerkük’ün Türkiye’ye dahil olduğu bir senaryoda modern bir ulus devlet inşa etme süreci muhtemelen çok daha zor olurdu.
@bsusakli@FiratKozok Now it is clear, thanks! Then this would indeed aid disinflation. However, it is a suboptimal policy as it would still lead to (smaller) price hikes. But as you said, it is probably the best they can do. I suppose they can’t go for a comprehensive tax reform due to many factors.
@bsusakli@FiratKozok I see. Does that mean that instead of more dramatic tax hikes, the government will opt for more modest increases through some adjustments? But still, wouldn’t this result in nominal price increases? Ultimately, the government continues to rely on indirect taxes over direct taxes.
@BrankoMilan@veidt_comrade@rodrikdani You don’t feel the success if you live there.The GDPpc is bloated due to TL’s value. Around %45 of the workforce work for a minimum wage (below the hunger threshold for a family of 4). Broadly defined unemployment is around %30. Home ownership decreased while inequality increased
Elbette bu kurumların çeşitli eksikleri ve problemleri var. Fakat kamu bankalarının halihazırda başardıklarını ve potansiyellerini göz ardı etmek yanlış olur. Müreffeh bir Türkiye için kamu bankaları elzem.
Ümit Hoca haklı fakat kamu bankaları kısmına bir şerh düşmek isterim. Kamu bankaları 2008 ve COVID krizleri sonrası karşı-döngüsel politikalarla ekonomiyi stabilize ettiler. Bu kurumlar gelecekte kamucu bir hükümet eliyle ülkenin kalkınmasına da büyük katkı sağlayabilirler.
Bugün Plan ve Bütçe Komisyonu’da 2026 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunun Geneli üzerine değerlendirmelerde bulundum. Konuşmamın tamamını ve yaptığım sunumu aşağıda bulabilirsiniz.
Özetleyecek olursak:
Bu bütçeye “istikrar ve refah bütçesi” deniyor. Katılıyorum, çünkü gerçekten istikrara ve refaha ihtiyacımız var ama bunu sağlayacak bir anlayış 2026 bütçesinde yok.
Eğitimden sağlığa, adaletten sosyal güvenliğe kadar kamu hizmetlerinden duyulan memnuniyet azalıyor. Bütçe yalnızca sayı değil, vatandaşın kamu hizmetlerinden memnuniyet duymasıdır. O da bu bütçede yoktur!
Eğitim, sağlık, gençlik, bölgesel kalkınma, çevre ve iklim programlarına ayrılan pay bütçe artışının altında kaldı. O yüzden 2026 bütçesi kalkınma planıyla ve orta vadeli programla uyumlu değil.
Satın alma gücü paritesine göre yapılan milli gelir hesapları gerçek refahı yansıtmıyor.
Türkiye'nin en büyük holdingi TMSF, en büyük fonu sayıştay denetimine tabii olmayan Varlık Fonu oldukça ve bankacılık sektörünün yarısından fazlasını kamu bankaları oluşturdukça, iktidar partisinin ifade ettiği gibi toplam faktör verimliliğiyle büyümemiz mümkün değil.
%40 faizle 10 yıllık çıkaran bir ekonomi yönetimi, düşük kamu borç stokunu avantaj sayamaz.
Bugün artık mesele Türkiye ekonomisinin kaçıncı sırada olduğu değil, vatandaşlarımızın bu büyümeyi hissedip hissetmediğidir.
https://t.co/SAi9WRAPZ9