Şöyle bir oturup dürüstçe konuşalım. Çünkü masada, sahada, evde ne yaşanıyorsa artık tam olarak onu konuşmamız gerekiyor.
Sizce de yorulmadık mı?
Bu coğrafyada ister yönetici olun ister çalışan; ister sokakta bir yurttaş olun ister evde hayatı çekip çeviren… Hepimize yıllardır tek bir öğüt veriliyor:
“Ne olursa olsun dayan, idare et, şükret, idare ediver.”
Süreçler mi aksadı? İdare ediver.
Liderlik vizyonu mu yetersiz kaldı? Göğsünde yumuşat.
Öngörüsüzlük kriz mi çıkardı? Gece yarılarına kadar çalış, kahraman ol.
Bu ülkede dayanıklılığı, üzerimize devrilen her kurumsal ve sistemsel yükü sessizce sırtlanmayı bir onur nişanı gibi taşımaya programlandık. Kendi sınırımızı çiğnetmeyi profesyonellik, liyakatsizliğin yarattığı enkazı kaldırmayı sadakat sandık.
Ama artık adını koymamız gereken çıplak bir gerçek var: Dayanıklılık paradoksu.
Bence artık “dayanıklılık” hikayelerini bir kenara bırakıp “sistem sağlamlığı” konuşmaya başlamamız gerekiyor.
Çünkü bir yapıda krizler istisna değil, kural haline gelmişse; orada dayanıklı insanlar değil, kırılgan bir sistem vardır. Ve o sistemin açığını en fedakar insanlar kapatıyorsa; orada liderlik yoktur. Sadece “idare edenler” ve “idare edilenler” vardır.
Daha net söyleyelim:
Siz idare ettikçe, o sistemi düzeltmiyorsunuz. Basiretsizliğin konfor alanını koruyorsunuz. Kötü planlamanın faturasını kendi ömrünüzle, sağlığınızla, gençliğinizle ödüyorsunuz.
Tam burada o ince çizgiyi çekmek şart:
➔ Zorluk ile tuzak aynı şey değildir.
Zorluk aşılmak içindir ve güç verir; tuzak ise çözülmez, sadece sizi tüketir. Çabanız sizi ileri taşımıyor, aynı kısır döngüde tutuyorsa; yaşadığınız şey bir zorluk değil, tuzaktır.
➔ “Bu yükü taşıyor olmam, bu yükün bana ait olduğu anlamına gelmez.”
İnsan her yükü göğüsleyebilir ama her kurumsal hatanın hamallığını yapmak zorunda değildir. “Ben artık bunu idare etmeyeceğim” demek pes etmek değil; sorumsuz liderliğe “Kendi sorumluluğunu al” deme cesaretidir.
Ve şunu net söyleyelim:
Gerçek liderlik, her yıkıntının altına gözü kapalı girmek değildir. Asıl olgunluk; ne zaman yükleneceğini, ne zaman oyunu değiştireceğini ve ne zaman “Burada bir dakika durmamız gerekiyor” diyeceğini bilmektir.
Bazen yapabileceğiniz en stratejik hamle, o yükü sırtlanmak değil; o yükün neden sürekli sizin üzerinize devrildiğini sorgulamaktır.
Taşınamaz yüklerin altına sürekli göğsünü koyanlar, günün sonunda o yükün altında kalır. Ve o yükün neden oraya devrildiğini soracak ne enerjiyi ne de vakti bulabilirler.
Kendi sınırlarınızı koruduğunuz, idare eden değil yön veren olduğunuz bir hafta olsun.
Ne aratırsam aratayım illa bi Tuzlu Kahve dizisi içeriği karşıma çıkıyor. Hepsi çok iyi oyuncu, herkes elinden geleni fazlasıyla yapıyor,
bir şey diyemem. Ama zengin evlerinde geçen koca kapmaya dayalı hazır yiyici, miras yiyici kadınlardan teşekkül hikayeyi sevemedim. İnsan; İkinci Bahar, Şaşıfelek Çıkmazı, Yeditepe İstanbul, Şehnaz Tango’daki duru karakterleri, şık dili, nezaketi, inceliği ve sürükleyici dinginliği arıyor. Oralardan bu gürültücü, abartılı varaklı dünyaya ne kolay geldik, nasıl da teslim olduk, canım sıkılıyor.
Her apartman 5 kattan 15 kata dönüşürse bu trafik ve fotoğrafa yansımayan korna gürültüsü olur tabii. İstanbul'a telafisi söz konusu olamayacak kötülükler yapıldı. 15 sene sonra 15 değil 30 katlı da olur; çıkmanın üstüne çıkma yapılır. Kolektif açgözlülük, rezillik.
@ Feneryolu
Yetenek bulamıyorum diyen şirketler zamanında YetGen’i (https://t.co/n85nsEhlkd) destekleseydiler bulurlardı. Şimdi kendi yetkinlik programlarını kurgulasınlar.
Zamanında Sedef Adasında yaşayanlar martı seslerinden rahatsız oldukları için bütün martıların yuvalarını bozdular ve tüm martıları öldürdüler.Ertesi sene Adalar Belediyesi Veterinerine müracaat ettiler; adayı fareler ve yılanlar bastı yardım edin diye ve alınan karar ile Sedef Adası yeniden martılandırıldı. Doğaya müdahale etmek çok doğru bir şey değildir.Zaten biraz biyoloji biliyorsanız besin döngüsü ve ekolojik sisteme zarar vermezsiniz.
Zülfü Livaneli diyor ki; "..Sorun, onun gitmesiyle bitmeyecektir. Sorun onu iktidara getiren, üst üste dokuz seçim kazandıran, bir sürü yolsuzluk ve yönetim skandallarına rağmen körü körüne peşinden giden halktır. Daha doğrusu halkın bir bölümüdür. Bu halk yığının Anadolu müslümanlığıyla, gelenekle, ahlakla, haram helal kavramıyla, merhametle, şefkatle hiçbir ilgisi yoktur. Köyden kente göçle başlayan, ne köylü ne kentli olabilen, bütün değer ölçülerinden kopmuş, vahşi birer yaratık haline gelmiş, talandan yalandan pay kapmaya çalışan ve literatürde lumpen proletarya olarak tanımlanmış olan kitledir bu. AKP’ye oy vermiş olanların tümünü böyle yaftalamak doğru değil elbette. İçlerinde düzgün ve samimiyetle oy veren seçmenler de olabilir. Ama o kitlenin genel karakteristiği budur. Bu kesim kendini önce arabesk müzikle gösterdi. Güzelim türküleri, geleneksel şarkıları, Anadolu’nun büyük şiir geleneğini terk eden insanlar, bir anda mide bulandırıcı seslere, insanın kulağını tornavida gibi delen elektro bağlamalara, içinde hiçbir hakiki lirizm ve hüzün barındırmayan ‘’Ben de isterem!’’ saldırganlığına kaptırdı kendini. Şehirler kaçak mahallelerle, üzerinde demir filizleri bırakılmış sıvasız çirkin yapılarla, lağım kokan mahallelerle doldu. Suç oranı ve özellikle kadına karşı şiddet akıl almayacak ölçülerde arttı. Bunun adına ‘’muhafazakarlık’’ denilebilir mi? Elbette denilemez. Aşağı yukarı sayıları kırk milyon dolayında tahmin edilen bu kitle Itri, Mimar Sinan estetiğine de sahip değildir; Anadolu’da yüzyıllarca aydınlık bir nehir gibi akmış olan Karacaoğlan, Pir Sultan, Dadaloğlu temizliğine de. Dolayısıyla bu kesim muhafazakar değil, Türkiye’ye çarpık ve ahlak ölçülerinden yoksun bir ‘’modernleşme’’ sunan yeni bir oluşumdur. Lafı uzatmadan söyleyeyim. Bu kesimin hayatta en çok nefret ettiği model uygarlaşma, kültür, temizlik ve zarafet simgesi Mustafa Kemal Atatürk, kanıyla canıyla savunduğu lideri ise şimdiki cumhurbaşkanıdır. Kimse kendini aldatmasın. Sayıları çok kalabalık olan bu kesim, ne olursa olsun, hangi skandal patlarsa patlasın sonuna kadar liderini destekleyecek ve Cumhuriyet’e karşı çıkacaktır. Erdoğan siyasi ömrünü tamamlasa da ona benzeyen başka bir lider bulmakta gecikmeyecektir. Çünkü Türkiye’nin çürüyen kesimi , bu bozulmayı önce müzikle, sonra hayatımızın her alanına egemen olan lumpenleşme ve arabeskleşmeyle ifade etmeye devam ediyor. Gafil aydınlardan (!) destek alan lümpen kültür, örgütlü cehaletle beslenerek kılcal damarlarımıza kadar yayılıyor. Bu manzaraya, lumpenlerin ele geçirdiği muazzam para ve iktidar gücünü de eklerseniz geleceğin hiçbirimiz için kolay olmadığı çok açık. Erdoğan bu kitlenin lideridir ve onun yokluğunda yeni bir lider bulacaklarına hiçbir kuşku yok. Mustafa Kemal aydınlığını savunan kitleler birleşene ve kendi aralarındaki çelişkileri gidererek, evrensel değerleri savunan bir Türkiye kültürü yaratana kadar acılar devam edecek.
ZÜLFÜ LİVANELİ❤️
Bir buçuk yıldır geceyi gündüze katarak, uykusuz, yorgun ama asla vazgeçmeden çalıştı. Yıllık izinlerini yaktı. Başsavcı Ebru operasyon startını verdikten sonra bir dakika bile uyumadı, adliyeden hiç ayrılmadı, ağzına bir parça lokma bile koymadı.
Bu, bir görevden öte; bir annenin yüreğiyle verilen bir sözün hikayesidir.
Sizin gibi cesur, vicdanlı ve azimli kadınlar oldukça bu dünyada umut da var, adalet de… Gülistan’ın sesi, fotoğraftada gözlerinde de görüldüğü gibi sizin kararlılığınızda yaşamaya devam ediyor. Adalet, sizinle büyüyecek.
İnsanlar binlerce, onbinlerce yıldır dünyaya getirdiği çocuklara bakıyor, seviyor, eğitiyorlar; sevgi, sorumluluk ve disiplin dengesini kurmanın onları hayata hazırlamanın ön koşulu olduğunun kadim bilgisine dayanarak…
İnsanlık tarihinde çocukluğun bu denli bozguna uğradığı, iğfal edildiği bir dönem yok. Sınırsız, koşulsuz bir özgürlük ve bolluk düzeninin onlara iyi geleceği düşünülüyor. Şımarıklık, erken cinsellik/büyümüşlük, kontrolsüzlük, cinsiyetsizlik, çocuk erkillik, işe yaramazlık, tembellik vs. Günümüz çocukluğunun temsili resmine dönüştü. Okullarda verilen öğretim de, ailede verilen eğitim de iyi ve doğru bir insan yetiştirmek için yeterli değil; bu açık.
Kaldı ki, çocuklara ve taleplerine bu denli sınırsız teslimiyetin kaynağı sevgi veya şefkat de değil. Onlardan ve baskılarından kurtulmanın kolay yolu, onlara bir an önce büyütmek gibi görülüyor. Herkes kendi hayatını yaşamak ve çocuklarının sorumluluğunu taşıma yükünden kurtulmak istiyor. Oysa çocuk sahibi olmak büyük ve bitimsiz bir görev.
Gençlere sesleneyim: Çocuk büyütmek yeni bir şey değil. Dünyanın en olağanüstü, en her şeyi hak eden, en her şeyi doğru bilen çocuğu sizinki değil. Milyarlarca insan onbinlerce yıldır doğuyor; büyüyor, çoğalıyor, yaşıyor ve bir gün terk-i diyar ediyor.
Çocuklarınıza çocukluklarını geri verin ve kadim bilgiye güvenin. Disiplin, sorumluluk ve sınırların bilgisini vermek en az sevgi ve şefkat kadar önemlidir.
Mark Zuckerberg az önce internette insan bağının ölümünü anlattı ve kimse dönüp bakmadı.
Tek bir cümle. On beş yıllık aşınma, on iki kelimeye sığdı.
Mark Zuckerberg:
“Sosyal medya başlangıçta insanların ağırlıklı olarak arkadaşlarıyla etkileşim kurduğu bir yerdi. Ve şimdi… en azından içeriğin yarısı, insanların içerik üreticileriyle etkileşim kurmasından ibaret.”
Eskiden telefonunu açtığında arkadaşlarının ne yaptığını görürdün.
Şimdi açtığında yabancıları izliyorsun.
Bunu sen seçmedin. Senin yerine algoritma seçti.
Arkadaşlarını, optimize edilmiş yabancılarla karşılaştırdı.
Arkadaşların kaybetti. Her seferinde.
Daha iyi ışığı olan, daha iyi zamanlaması olan ve daha iyi “kanca”ya sahip bir yabancı, seni seni seven birinden üç saniye daha uzun tuttu.
Ve algoritma, en yakın arkadaşının düğün fotoğraflarını, hiç tanımadığın Dubai’deki birinin yemek videosunun altına gömdü.
Sen de o yemek videosunu izledin.
İlk değişim buydu. Arkadaşlar, yabancılarla yer değiştirdi. Neredeyse fark etmedin.
İkincisi ise çoktan başladı.
Eğer algoritma zaten yabancıların gerçek ilişkilerinden daha iyi performans gösterdiğini kanıtladıysa ve yapay zekâ artık yaşayan herhangi bir insandan daha ilgi çekici bir “yabancı” üretebiliyorsa, geriye kalan hesap kendini tamamlar.
Yapay zekânın kötü haftası yoktur. Dikkatsiz bir şey paylaşıp algoritmanın gözünden düşmez. Tükenmez.
Her kelime ayarlanmış.
Her kare optimize edilmiş.
Her duraksama, parmağını kaydırmaman için tam doğru aralıkta yerleştirilmiş.
Bununla rekabet eden bir insan içerik üreticisi, matbaanın icat edildiği bir dünyada taş tabletlere yazı kazıyan biri gibidir.
Ekonomi zaten eşit değil.
Bir insanın kiraya, uykuya ve motivasyona ihtiyacı vardır.
Makinenin ihtiyacı olan tek şey elektriktir.
Mükemmel içerik üretmenin maliyeti sıfıra yaklaştığında, akışın içi var olmayan yüzlerle dolacak.
Tanıdık gelen seslerle.
Sana güven hissi verecek kadar sana benzeyen fikirlerle.
Sanki yıllardır tanıyormuşsun gibi hissettiren, sıfırdan inşa edilmiş kişiliklerle.
Geçişin ne zaman olduğunu fark etmeyeceksin.
Zaten mesele bu.
Akış, dikkatini çeken şeyin bir nabzı olup olmadığını umursamaz. Orada kalıp kalmadığını umursar.
Ve seni senden daha iyi tanıyan bir makine, seni her zaman bir insandan daha uzun süre tutacaktır.
Bu bir uyarı değil. Yarısı zaten gerçekleşti.
Arkadaşlarını yabancılara kaptırdın ve fark etmedin.
Yabancıları da makinelere kaptıracaksın ve onlara “arkadaş” diyeceksin.
Başka bir uygulamada, başka bir sekmede, şu anda bulunduğun odada, seni gerçekten tanıyan biri bir an yaşıyor.
Senin asla göremeyeceğin bir an.
Paylaşmayı bıraktıkları için değil.
Sen artık orada olmadığın için.
Eskiden devlet ile toplum arasında "çalış, iyi okullarda oku, mezun olunca sınıf atlayacaksın" diye bir toplum sözleşmesi vardı. Kapıcı çocukları "fen lisesine gireyim, ODTÜ'ye gireyim, hayatım kurtulacak" diyebiliyordu. Nitekim bugün orta/üst sınıf olan 40-50 yaşlarındaki insanların ailelerine bakın hemen hemen hepsi alt sınıf ailelerden gelmedir. 50 yaşındaki bir doktorun babası doktor değildir, işçidir, kapıcıdır, memurdur.
Bu toplum sözleşmesi AKP döneminde bozuldu. Üniversiteler artırıldı, iş piyasasında da eğitimli insana ihtiyacı artıracak teknolojik dönüşüm yapılmadı. Milyonlarca üniversite mezunu var ama iş piyasası Mısırla rekabet edecek ucuzlukla iş gücü arıyor. Bu durum da okumuş etmiş insanların daha küçük bir pastayı daha fazla kişiyle paylaşmasına, maaşların düşüşüne ve işsizliğe sebep oldu. Bugün dünyanın hangi adam gibi ülkesinde avukat işsizliği var? Böyle bir şey olamaz. Bir tek Türkiye'de avukatlar yapısal olarak işsiz kalıyor artık.
Konunun özüne dönecek olursak, devlet ile toplum arasındaki okuyarak sınıf atlama şeklindeki toplum sözleşmesi bozulunca bundan sadece okuyup aç kalan insanlar zarar görmedi, bu şekilde sistem içinde kalan, kanunları çiğnemeyen, düzen bozucu tavır almayan milyonlarca insan bu umudu kaybederek sisteme zararlı hale geldi. Çeteler, uyuşturucu, yasa dışı bahis ve benzeri suç patlamalarının arkasında bu dinamik var.
İktidar "eğitimli seküler orta kesim zaten bize oy vermiyor" diyerek bu konuyu pek önemsemese de, bu toplum sözleşmesinin ortadan kalkması düzen dışı profilde olarak sınıf atlamanın önünü açtığı için tüm toplumun dengesi bozuldu ve suç patlaması yaşandı. Bugün Türkiye ile nüfusu aynı seviyedeki Almanya'da cezaevlerinde 60 bin kişi var, Türkiye'de 2 senede bir af çıkmasına rağmen 400 bin kişi var.
Epstein falan hikaye.
Normal bir ülkede şu kayıt 3-5 bakanı götürür, müebbetler gelir, insanlar en azından biraz utanır.
Yok, malesef burada utanma, ahlak yok; korunma kollanma var. Bunu ortaya çıkaran gazetecileri tutuklama, susturma var.
Sonra hadi iç cephe, yalan dolan…
Bulaşıcı grip gibi bir “gıcık olma” hali var.
Herkeste. Hepimizde. En ufak bir şey, her an antipatik gelebiliyor herkese. Kimsenin kimseye tahammülü yok. Birine, bir şeye antipati duyabilme hızı o kadar anlık ki. Kaşına, gözüne, boyuna, konuşma tarzına, giyim tarzına, inanma, yaşama, var olma biçimine, en küçük ayrıntıya bile her an nefret ve tiksinti boyutunda antipati geliştirebiliyor herkes. Bir şeyi yapan yapmayana, yazmayan yazana, eleştiren susana ya da. (Tam şu an bu cümleleri eden bana antipati duyan birileri de var biliyorum)
En küçük insanî hatasında birini kestirip atmalar, "hayatımdan çıkardımcılık", "bana ... yapmayana güle güle" kafası. Ziyan ediyoruz, israf ediyoruz, harcıyoruz birini hemen.
Gazze gibi bir soykırım ortasında bile, dünyanın en sert gündeminde bile gözlerimizi devire devire dünyanın en saçma ve haksız eylemini yapıyormuş gibi birbirimizin niyetini, küçücük bir tavrını, tercihini niyetini oyarak laf sokmaya hazır halde bekliyoruz sanki.
Bu şekilde mutsuzluğumuzu, kıskançlığımızı, hayal kırıklığımızı, hayatta her türden başarısızlığımızı sağalttığımızı sanıyoruz belki de. Oysa iyice tetikliyor, toksik hale geliyoruz.
"Güzel, sahici, samimi bir niyetin, yapıcı, onarıcı ve şifacı ısrarı"na öyle ihtiyacı var ki herkesin.
LinkedIn’de Erkan Ayan yazmış:
📉 Türkiye’de Eğitime Dayalı Gelir Hiyerarşisi Çöküyor!
Türkiye’de sadece genel gelir dağılımı değil, eğitime dayalı gelir hiyerarşisi de hızla bozuluyor.
📌 2009 yılında üniversite mezunu bir çalışan,
– Okul bitirmeyen (okuma yazma bilmeyen) bir çalışandan 4,71 kat fazla gelir elde ediyordu.
– Lise altı eğitimli bir çalışandan ise 2,25 kat fazla kazanıyordu.
📌 2024 yılına gelindiğinde bu fark dramatik şekilde kapanmış durumda:
– Okul bitirmeyen ile fark 2,91 kata,
– Lise altı eğitimli ile fark 1,84 kata düştü.
✅ Yani eğitim artık gelir getirmiyor.
✅ Üniversite okumanın ekonomik karşılığı yıllar içinde silinmiş durumda.
✅ Bu tablo, ücret politikasının nitelikli iş gücünü cezalandırdığını çok açık gösteriyor.
⚠ Daha Büyük Tehlike: Ücretler Asgari Ücret Etrafında Sıkıştırılıyor.
Tablo çok net bir gerçeği gösteriyor:
🔸 Eğitimi olmayan gelir grupları asgari ücrete yaklaştırılıyor,
🔸 Eğitimli gelir grupları ise asgari ücrete doğru itiliyor.
Bu yaklaşımın ağır sonuçları:
• Nitelikli ve eğitimli çalışanlar mesleklerinden uzaklaşıyor.
• Ülkede kalma motivasyonu eriyor.
• Gençler ve uzmanlar yurt dışına yöneliyor.
• Türkiye kalıcı insan sermayesi kaybı yaşıyor.
• Sorumluluk – risk – gelir dengesi tamamen bozuluyor.
💬 Sonuç olarak eğitim – gelir – sorumluluk hiyerarşisi çöktükçe tüm sistem bozulur.
Kaynak: Veriler TÜİK’ten alınmıştır.