Yayınevimizin kedisi Porsuk 12 Haziran Cuma gününden beri kayıp...
Porsuk'u gören ya da bulanların 0534 363 33 66 no'lu telefondan bize ulaşmasını rica ediyoruz.
#selyayincilik#selyayinlari#porsuk
Patron Bekir Kiremitçi’nin adamları tarafından işletme içerisinden direnen işçiler ve aileleri üzerine silahla üç el ateş edildi. Yaralımız yok. İşçiler ve ailelerle madeni işgal ettik. Buradan dönüş yok ölümse ölüm!
Ruhunu kaça sattın?
Yıllar önce bir akşam yemeğinde, iflasın eşiğindeki bir arkadaşım milyonluk bir teklifi sırf prensiplerine ters geldiği için tek cümleyle reddetti:
“Ben başımı sokacağım bir ev, beni eve götürecek bir araba ve bir dostla iki tas yemek için ruhumu satıyorum. Şu anda üçüne de sahibim. Daha fazlası için ruhumu satamam.”
Kalktı, gitti. Teklifi yapan iş insanı boş sandalyeye uzun uzun baktı: “Böylesini ilk kez görüyorum.”
Klaus Mann’ın Mefisto’sundaki kahraman ise tersini yapar. Onu kimse tehdit etmez, silah dayamaz, pazarlık bile etmez. Adam ruhunu sırf başrol oynamak, biraz daha alkış almak, sıradan bir koltuk kapmak için teslim eder. Tek cümleyle: “Ben sadece bana verilen görevi yapıyorum.”
Mann’ın asıl dehası şurada: Ahlaksızlığı sıradanlaştıran bir sistem kurulduğunda, insanın ruhunu satması için bir şeytana bile ihtiyaç kalmıyor.
Milgram’ın itaat deneyini hepimiz biliriz: Katılımcıların üçte ikisi, beyaz önlüklü biri “devam et” dediği için tanımadığı bir insana en yüksek voltajda elektrik şoku verdi. Yıllarca “insan otoriteye boyun eğer” diye okundu.
Ama bir de tersinden okuyun:
Aynı oda. Aynı baskı. Aynı otorite. Ve her üç kişiden biri “hayır” dedi.
Sistem insanı çürütür, evet. Ama bireysel sorumluluğu sıfırlamaz. En çürük zeminde bile insan kalmanın bir yolu var — ve onu arayıp bulanlar insanlık tarihinin en onurlu sayfalarını yazıyor.
O akşam arkadaşım geride boş bir sandalye bıraktı. Yıllardır düşünürüm: O sandalye masadaki her şeyden çok yer kaplıyordu.
Çünkü bazı insanlar koltuğa oturarak değil, koltuktan kalkarak yükselir.
Sen ruhunu kaça satarsın?
Yazının tamamı bu haftaki @GazeteOksijen ‘de…
Madenciyi duyun!
Biz aylardır maaş alamıyoruz. Kiramızı, faturamızı nasıl ödeyeceğimiz karşımıza dikilen kolluğun umurunda değil. Bir adım geri atmayacağız, ekmek parası bu!
Hakkımızı vereceksin Bekir Kiremitçi!
#KiremitçiyeHuzurYok
Kırşehir'de hiçbir baytar , tek tırnak ile ilgilenen veterinerler eşeğimi tedavi etmek istemedi.
Eşeğe antibiyotik yapmayı bilmiyoruz dediler.
Veterinerler odası başkanı zaten bu konulara kapalı ve uzak. Konu ile ilgili hem civar şehir ve ilçelerden veteriner arayisim var hemde tedaviyi red eden baytarlar ile ilgili genel bir cimer şikayeti lütfen
Uyumayın!
Bu gece yatağa başını koyduğunda uyuyamayan iki kişi daha var çünkü: Tayfun Kahraman ve kızı Vera.
Tayfun, şuan tek kişilik hücresinde ışığı kapatmış, gözleri tavanda, karanlıkta kızını düşünüyor. Kavuşamamanın verdiği yürek acısıyla.
Ya Vera…
Babasının yanında olmasının güven duygusunun yokluğunda ürkek bir serçe gibi…
Vera, henüz 3 yaşındayken babası ondan koparıldı. Şimdi 7 yaşında. Dört yıl geçti. Vera babasız büyüyor…
Biliyor musunuz, Vera babasının evdeki halini hiç hatırlamıyor. Hem de hiç. Bir çocuğun, babasını evde nasıl güldüğünü, nasıl sarıldığını, sabah kahvaltısında nasıl oturduğunu unutmasının ne demek olduğunu hiç düşündünüz mü?
Vera’nın hafızasında babasına dair kalan tek yer, ayda bir kez gittiği Silivri Cezaevi’nin soğuk görüş salonu. Babasını özgür bir insan olarak değil, demir kapıların ardında hatırlıyor.
Siz bir çocuğun uyuduğunda düşlerinin bile özgür olamamasının ne demek olduğunu bilir misiniz?
Ve Vera, artık Silivri Cezaevi’nden nefret ediyor.
7 yaşındaki bir kız çocuğu için cezaevi yolları, o zindan havası artık çok ağır geliyor. Bir çocuğun yüklenmemesi gereken kadar ağır…
Adaletsizlik, en çok bir çocuğun sessizliğinde büyüyor.
Uyumayın; Anayasa Mahkemesi kararının açıklanması ve uygulanması için Vera’nın sesi olun!
Genel Başkanımız Erkan Baş:
"Bu iktidar Fethullahçılarla birlikte Ergenekon, Balyoz, KCK gibi kumpas davalarında özel bir yargı pratiğini yarattı. 'Beğenmeseniz de bu mahkeme kararına uymak zorundasınız' diye halka parmak sallıyorlar. Peki Anayasa Mahkemesi'nin kararlarını niye uygulamıyorsunuz?
Bir annenin çocuklarıyla tehdit edildiği mahkemelerde yargılanıyor insanlar!"
Önce Lösemi Canavarını yendi ,
Sonra Dünya Şampiyonu oldu .
Tatlı kızımız Kevser’i kutluyor ve bütün dünyaya örnek olarak ilan ediyoruz .
Umutsuz durum yoktur ,
Umutsuz insanlar vardır Ata sözümüzün en güzel örneğidir o .
Herkes MÜCADELE etmeli ve LÖSEV’den güneş doğmalı .
Congratulations to Prof. @dagdevirencanan on being selected as one of the four winners of the 2026 @Nature Awards Healthspan Accelerator! These awards identify human health research with the potential to transform the human healthspan.
https://t.co/nIHTucp2ai
Fatoş Pınar Türker, savunmasının son kısmında tutukluluk ve cezaevi sürecinin en soğuk, en yıkıcı, en korkunç yanlarını anlattı. Salonda avukatlardan izleyicilere, tutuklulara kadar herkes ağladı. Bunu ilk defa yazıyorum ama lütfen sonuna kadar okuyun:
Türker, savunmasının sonunda önce gözaltındaki çıplak arama sürecini şu sözlerle anlattı:
“Vatan Emniyet’teyken arşiv odası gibi bir yere aldılar beni. Eldiven giyen bir polis üstünü çıkar dedi çıkardım. Sonrasında gidip gidemeyeceğimi sorduğumda, altımı da indirip çamaşırımı da indirmemi söyledi. Cinsel organını aç dedi, arkanı dön-eğil dedi. (Kadın izleyicilere dönerek) Utanan varsa çıkabilir ben utanmıyorum. İnsanların onurunu, gururunu kırmak için yapılıyormuş gibi geliyor. Yapan utansın, ben utanmıyorum”
Daha sonra, tutuklanıp Silivri’ye sevk edildikten sadece bir gün sonra infaz koruma memuru tarafından SEGBİS için çağrıldığını belirten Türker, şöyle devam etti:
Dedim ki "Ben bilmiyorum, bu ne SEGBİS ne?" İşte dedi böyle online ekrana bağlanıyorsunuz. Ben gittim oturdum, karşımda bir ekran açık ama "Adalet mülkün temelidir" yazmıyor, bir ofis orası. Böyle gözüm de ısırıyor Allah Allah diyorum, en sonunda kırmızı espresso makinesi vardı çünkü Savcı Bey bana o makinede kahve ikram etmişti. İfademi alan savcı, başkanım. Savcım, size soracağım şimdi. Siz tabii ki şey, sizin şahsınızla hiç alakası yok konunun ama hani meslektaşınız ya böyle bir uygulama var mı, yok mu? Dedi ki: "Ya" dedi, "Fatoş şimdi ağlarsın böyle karşımda" dedi, "ben sana ne dedim" dedi.
"Ben sana ne dedim" dedi, "ben senin ne olduğunu biliyorum ama sen bu adamlar sana" dedi "kumpas kuracak demedim mi" dedi. "Niye konuşmadın sen" dedi. "Verecektin ifadeni gidecektin" dedi. "Ama" dedim, "Sayın Savcım ben bildiğim her şeyi anlattım." "Bak şimdi" dedi, "sen git" dedi, "eşyalarını topla. Ben "dedi, "sana Çağlayan'dan araba göndereceğim" dedi. "Geleceksin" dedi, "burada" dedi, "bana" dedi "ifadeyi vereceksin, buradan" dedi "çocuklarına gidersin." Ben de dedim ki: "Savcım" dedim, "ben yeniden ifade veririm, vermemi istiyorsanız" dedim. "Bir avukatıma sorayım." Şimdi karşımdaki savcı ya, "Yok efendim" diyecek halim yok, ben bilmiyorum bir de hakikaten, ilk kez tutuklanmışız. Dedim ki "Tamam" dedim, "ben avukatıma bir danışayım" dedim. Böyle yaptı: "Hâlâ avukat diyorsun bana" dedi. "Sen" dedi, "bu kafayla bir daha" dedi "çocuklarını asla göremeyeceksin" dedi. "Sen bekârsın, değil mi?" dedi. Evet. "Velayetleri de sende?" Evet. "Senin çocukların" dedi, "reşit de değildi, değil mi?" dedi. Değil dedim. "Eh, artık Sosyal Hizmetler alır senin çocuklarını" dedi. Ha, bir anneye böyle denir mi? Çocuklarıyla tehdit ettiler. Az evvel şeyle söyledim ya size hani mal varlığı, "Sen bakıyordun, değil mi?" dedi. Evet. "Bak" dedi, "mal varlığı tedbiri için" dedi, "karar var benim elimde" dedi. "Ama ben" dedi, "28 Mart Cuma günü mesai bitimine kadar sana süre" dedi. Savcım bunu dedi. Ve o gün tebliğ edildi. "Ya bana gelir konuşursun ya da dedi malını mülkünü de alacağım" dedi.
Yani bir şey söyleyeceğim. Şeyi anlayamıyorum. Hani mesela birisinin birisiyle husumeti olur... Hiç beni tanımıyor ki. Tanımadığı bir insandan insan nasıl nefret eder ki? Hani nasıl bunu söyler... Mesela annesi yok mu bu insanların? Hepimiz zıbın giymedik mi? Ben hiç kimseye hakkımı helal etmiyorum. Bunu çok düşündüm çünkü şimdi Düzce'ye götürüldüm. Düzce'de insanın benim şeyim bozuldu... İnsan olarak öğrendiğim iyilik ve kötülük kavramı bozuldu. Çünkü iyi insan dediğimiz bir tarif var, bir de kötü insan dediğimiz bir tarif var; birbirine girdi bu. Çünkü Düzce'ye bir gittim, 40 metrekarede 25 kişiyiz, 16 kişilik. Koğuş arkadaşlarım; uyuşturucu satıcıları, cinayet, hırsız... Artık mesela bir Roman gördüğümde ben onun çadırcı mı, göçebe mi, arabacı mı olduğunu anlarım. Valla anlarım. Uyuşturucu mu satıyor, hırsız mı onu da anlarım. Hani böyle bir bilgi benim neyime yarayacak bilmiyorum ama... Ve o, hani bir kız getirdiler hamile, 5 aylık, 4 aylık. 1.5 yaşındaki kızını duvara vura vura öldürmüş. İddianamesini ben okudum. Ama diyor ki: "Eşime benziyordu." diyor. "Çok ağlıyordu." "Dayanamadım." diyor. "Ama benim içim" diyor, "çok ferah. 7'sini de yaptım, 40'ını da yaptım, mezarı da çok güzel." diyor. Hamile bir de. Devlet de gayet iyi bakıyor yani gerçekten hamile diye.
Ama ben o insanlarla birlikte kaldım. Mesela 1 yaşında, o Roman bir aile vardı 5 kişi; anneanne, iki kızı, iki torun filan, ailecek kalıyorlar uyuşturucudan. Ama annesi çok bakmak istemiyor, 1 yaşındaydı Afra da geldiğinde, daha yürümüyordu. Mesela ona bakıyordum. Ne yapayım? Onunla teselli ediyordum kendimi. Örgü ördüm, tuvalet temizledim. Çünkü tuvaletler taşıyor. Şey dedim ben de: "Çekilin" dedim, "madem 16 milyon için çalışıyoruz, hani burada da bari bu görevi ifa edelim. Ne yapalım?" Ama hani olduğu gibi anlatıyorum, bilmiyorum... Yani film gibi bu yaşananlar. Gözlerimi açıp şey denmesini bekliyorum, işim gereği tabii reklam çekimlerinin setinde filan da bulundum, birisi çıkacak şuradan: "Kestik! Selçuk Bey siz birazcık daha işte soru sorun, siz şey yapın. Ekrem Bey siz araya girmeyin, bir daha alıyoruz aynı planı." filan diyecekler diye umuyorum yani. Ama olmuyor. Tutukluyuz biz hakikaten.
Ben Medya A.Ş. Genel Müdürü olarak yargılanmaktan hiç gocunmuyorum. Elbette ki varsa bir hatamız, neyse ortaya çıksın. Bence yok, ben %100 beraat edeceğime, %90 bile değil, inanıyorum. Ama siz burada lütfen, rica ediyorum Medya A.Ş. Genel Müdürü Pınar'ı yargılayın. Ben anne olarak, benim çocuklarıma yazık günah değil mi? Bak geçen sene mezun oldu Nehir. Londra'ya gidemedik, o okuldan kabul olamadı. Benim kızım tüm dünyada yapılan sınavda %1'lik dilime girdi. Şu an dünyanın en iyi yapay zeka okulunda okuyor. Bak mezun oldu, ben göremedim. Orada benim güzel kızım. Babalarıyla... Diyor ki: "Anneciğim kepimi saklıyorum, sen eve geldiğinde havaya atacağım." Yani şu kadar, bacak kadar da onu ilkokula verdiğimde, mezun oldu, ben göremedim. Can sağlığı olsun. Ben kendim için yani rüşvet almadım, 15 aydır yatıyorum, bir şey çalıp çırpmadım, mal varlığıma tedbir kondu. Hakikaten, hakikaten çok mağdurum ama kendime dair, geleceğime dair bir şeyim, böyle bir yaşama sevincim, bir şeyim kalmadı.
Çok yorgunum. Anneme dedim ki, demesem iyiydi çünkü benim annem babam ablamı kaybetmişler, çok agresif bir lösemiden 9 ayda... Anneme dedim ki: "Keşke" dedim, "idam cezası olsa da kalemi kırsa, bitse bu iş." O kadar yorgunum, o kadar yorgunum ki kendime dair hiçbir beklentim, isteğim yok. Ama Sayın Hakim lütfen vicdanınıza sesleniyorum, Sayın Savcım sizin de. Yargılayın ama Pınar'ı yargılayın da anne Pınar'ı ne olur tahliye edin. Ev hapsi verin, ben çocuklarımla zaten el ele oturmak istiyorum. Teşekkür ederim.”
Irmak öğretmenin, okul müdürü Melahat İleri’nin 2 defa tokat attığına, mobbing uyguladığına dair yazdığı tutanak yazısı…
Okul müdürü, “Çingene”, “sende aşağılık psikolojisi var”, “gerizekalı” gibi ithamlarda bulunmuş.
Okuldan üç kişi de olayın şahidi olmuş… Üstelik şahitlerden biri okulun müdür yardımcısı
#Irmaköğretmeniçinadalet
#IrmakÖğretmenİçinAdalet