Bir yapı siyasi bir zemine, toplumsal karşılığa ve sürdürülebilir bir kurumsal anlayışa sahip değilse, sürekli çatırdamasının sorumluluğunu iktidara yüklemek biraz kolaycılıktır. Kaldı ki bunun gerçekten böyle olduğunu kabul ediyorsak bile (katılmasam da) bu kez iktidar gücünü neredeyse sınırsız bir belirleyicilik düzeyinde kabul ediyoruz demektir. Sorumlu iktidardan ziyade taşıma suyuyla değirmen döndürmeye çalışan bu tarz yapılardır.
“Siyasette Algı Yönetimi” kitabım, TBMM Kütüphanesinin ardından, Kültür ve Turizm Bakanlığı Kitap Değerlendirme ve Arşiv Kurulunun onayıyla devlet kütüphaneleri koleksiyonuna da dahil edildi.
Tarihçi Ozan Bodur'dan Mustafa Kemal Atatürk, Enver Paşa ve Sultan Abdülhamid yorumu.
"Mezar taşlarının başında yapmış olduğumuz tarihi kavgaların bize hiçbir yararı yok."
Bu bir çatışma değil; planlı, programlı bir Kerkük Katliamıydı!
Amaç açıktı: Türkmenlerin iradesini kırmak ve onları öz yurtlarında azınlık durumuna düşürmek. Bu uğurda nice Türkmen, yalnızca Türkmen oldukları için vahşice katledildi.
Doç. Dr. Lokman Zor ile birlikte kaleme aldığım “Göçün Siyasallaşması ve Siyasal Fırsat Yapıs��nı Maksimum Kullanan Aktörler” başlıklı makalemiz, BELET Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi’nin 2026 yılı ilk sayısında (Cilt 2, Sayı 1) yayımlanmıştır.
Çalışmamızda, siyaset biliminin temel kavramları ve siyasal fırsat yapısı yaklaşımı çerçevesinde Avrupa’daki aşırı sağ partilerin göç meselesine ilişkin söylem ve iletişim stratejilerini inceledik. Göçün siyasal alanda nasıl konumlandırıldığını ve farklı aktörler tarafından nasıl araçsallaştırıldığını analiz etmeye çalıştık.
https://t.co/0IpsdpPGQ5
İlk bakışta sıradan bir Bakü taksisi gibi görünüyor bu çektiğim kare. Fakat fotoğrafın merkezinde aslında direksiyon değil, dikiz aynasının altına asılmış semboller var. Ve her biri, tek başına bir hikâye taşıyor.
Önce göze çarpan şey Zülfikâr.
Üzerinde “Ya Ali” yazan Hz. Ali’nin çift başlı kılıcı… İslam tarihinde yalnızca bir savaş sembolü değil bu; adaletin, sadakatin, cesaretin ve mazlumdan yana durmanın simgesi. Özellikle Azerbaycan toplumunda ise sadece dinî bir obje olarak kalmıyor. Şii-Alevî kültürel hafızasının gündelik yaşamdaki en görünür izlerinden biri hâline geliyor. İnsanlar bunu evlerinde, arabalarında, aynalarında taşıyor. Çünkü Zülfikâr burada bir inanç işaretinden çok daha fazlası; bir aidiyet, karakter ve hafıza meselesi.
Bu yüzden kılıç bu takside dekor gibi durmuyor. Bir kimliği temsil ediyor. Direksiyon başındaki adamın dünyaya nasıl baktığını, hangi duygularla yaşadığını sessizce anlatıyor.
Ama fotoğrafın asıl ağırlığı, Zülfikâr’ın hemen yanındaki karede başlıyor.
Kamuflajı içinde iri yarı, sert bakışlı genç bir asker… Adı Ali.
2021 Karabağ Savaşı’nda şehit olmuş bir komutan. Fotoğrafa bakınca insan ilk olarak askerî bir portre görmüyor aslında; genç yaşta savaşın içine girmiş, güçlü görünmeye çalışan bir neslin yüzünü görüyor. O sert bakışın altında hem gurur hem de yarım kalmış bir hayat hissi var.
Ve o fotoğrafı oraya asan kişi, Ali’nin babası.
Şimdi Bakü sokaklarında taksi sürüyor. Trafik ışıklarında duruyor, müşteri taşıyor, gündelik hayatın sıradan akışına karışıyor. Ama dikiz aynasına her baktığında oğluyla göz göze geliyor. Bu yüzden bu taksi artık sadece bir araç değil; hareket eden bir yas hafızası haline geliyor.
Sonra konu Türkiye’ye geliyor. Baba kısa ama derin bir cümle kuruyor:
“Türkiye’nin hakkı ödenmez.”
Bu cümle politik bir slogan gibi çıkmıyor ağzından. Daha çok oğlunu kaybetmiş bir babanın duygusal hafızası gibi duyuluyor. Çünkü Karabağ savaşı Azerbaycan’da sadece cephede yaşanmış bir savaş değil. Her evin içine girmiş, her ailede iz bırakmış toplumsal bir kırılma. Türkiye’ye duyulan yakınlık da bu yüzden çoğu zaman devletler arası ilişkiden çok, kader ortaklığı hissesi taşıyor.
Bu fotoğrafın etkileyici tarafı tam olarak burada başlıyor. Bir dikiz aynasının altında; inanç, savaş, kayıp, şehitlik, baba-oğul ilişkisi ve Türkiye-Azerbaycan kardeşliği aynı kadrajda birleşiyor.
Bu sohbetten sonra şunu anladım:
Bazı toplumların hafızası sadece anıtlarda değil, trafikte ilerleyen sıradan insanların sessizce taşıdığı fotoğraflarda da yaşıyor.
Akademik yazıda netlik cesaret midir?
Bundan tam kırk yıl önce (1986’da), yüksek lisans tez jürimde, artık hayatta olmayan bir hocam metnimdeki bütün aktif cümleleri kırmızı kalemle çizmişti.
Yerlerine şunları yazmamı istemişti.
“Yapılmaktadır.”
“Edilmektedir.”
“Belirtilmektedir.”
O gün bana akademik yazının daha ciddi, daha nesnel ve daha bilimsel görünmesi için öznenin geri çekilmesi gerektiği öğretilmişti.
Yıllarca biz de aynı anlayışı taşıdık.
Belirsiz yazmak kolaydır.
Hiçbir şeye tam olarak bağlanmazsınız.
Kimse sizi köşeye sıkıştıramaz.
Yanılmış sayılmazsınız.
Güvende hissedersiniz.
Ama o güvenlik çoğu zaman sahtedir.
Çünkü belirsizlik her zaman derinlik değildir. Bazen düşüncenin olgunlaşmamış hâlidir. Bazen de fikrin sorumluluğundan kaçmanın en kibar yoludur.
Elbette pasif dil bazen gereklidir.
Özellikle yöntemin, işlemin ve bulgunun öne çıktığı metinlerde edilgen yapı işlevsel olabilir. Mesele pasif dili tümüyle dışlamak değildir.
Mesele, pasif dili düşüncenin saklanma alanına çevirmektir.
“Görülmektedir.”
Kim görüyor?
“Düşünülmektedir.”
Kim düşünüyor?
“İleri sürülmektedir.”
Kim ileri sürüyor?
Cümle ortada duruyor ama özne kayıp.
Net bir cümle kurmak risk almaktır.
“Ben böyle düşünüyorum” demektir.
“Buna itiraz edilebilir” demektir.
“Yanılabilirim ama argümanımın arkasındayım” demektir.
İyi akademik yazı okuru metodolojik bir sisin içinde bırakmaz.
Okur şunu anlayabilmelidir.
Yazar ne söylüyor?
Neye karşı çıkıyor?
Neyi savunuyor?
Nerede tereddüt ediyor?
Hangi kanıta dayanıyor?
Netlik kabalık değildir.
Netlik basitlik de değildir.
Netlik, düşüncenin kendini saklamadan ortaya çıkma cesaretidir.
Belki de artık öğrencilerimize ezberlenmiş kalıplarla “daha akademik yaz” demek yerine şu soruyu sormalıyız.
Daha açık ne söylemek istiyorsun?
Çünkü yazıda netlik, çoğu zaman üslup meselesi değil, entelektüel cesaret meselesidir.
Ne garip değil mi halkı yoksullaştıran politikaları önerenler, övenler halk gözünde saygın bilim adamı ve büyük iktisatçılar. Adı Halk TV olan kanal bile bunlardan övgü ile söz ediyor görüşlerine pek bir önem veriyor. Sadece Halk TV değil sözde muhalif olan kanalların pek çoğunda durum aynı. CHP ve diğer muhalefet partilerinin iktisadi kadroları da bu neo-liberallerden oluşmakta. Şimdi bunlar mı alternatif olacak Şimşek politikalarına?
@KaynakNews Yazarak iletişim kurmayı yüzde 50 azaltırsak, iletişimin daha sağlıklı bir zemine geleceğine inanıyorum. Başka milletlerde bu denli bir yazılı iletişim pratiği görmedim.
NASIL KONUŞMALI?
MIT'de, Prof. Winston'un "Nasıl Konuşmalı?" dersi, 40 yıl boyunca çok büyük bir ilgi görüyor.
Winston’ın temel tezi çok açık.
Hayattaki başarınızı büyük ölçüde üç şey belirler.
İyi konuşmak. İyi yazmak. İyi fikir üretmek.
Üstelik sıralama da önemlidir.
Önce konuşma gelir. Sonra yazma gelir. Sonra fikir gelir.
Bir başka güçlü iddiası daha var.
İletişim büyük ölçüde doğuştan gelen yetenek işi değildir.
Bilgi daha önemlidir. Pratik daha önemlidir. Yetenek vardır ama payı küçüktür.
İyi bir konuşma nasıl başlar?
Winston’a göre konuşma şakayla başlamamalıdır.
İnsanlar henüz hazır değildir. Sese alışmamıştır. Dikkatleri dağınıktır.
Onun önerisi nettir.
Konuşmaya bir güçlendirme vaadi ile başla.
Yani dinleyiciye şunu söyle.
Bu sürenin sonunda ne bileceksin. Şu anda bilmediğin neyi kazanacaksın. Burada kalman neden değerli olacak.
Bu, konuşmanın ilk dakikasını kurtarır. Dinleyiciyi içeri alır. Dağılan dikkati toplar.
İyi anlatım tekrar ister
Soru sormak pasif dinlemeyi kırar.
İyi konuşma sadece akış değildir. Araya doğru yerde soru koymak gerekir.
Winston slayt kullanımına acımasız derecede eleştireldir
Slaytı okumayın. Dinleyici zaten okuyabiliyordur. Siz oradaysanız, orada olmanızın sebebi metni seslendirmek değildir.
İlham verme meselesi Winston’a göre insanları etkileyen şeylerden biri tutkudur. Bir öğretici ya da konuşmacı kendi meselesine gerçekten canlı biçimde bağlıysa, bu salona geçer.
Winston burada çok özgün bir noktaya gelir. İnsanların düşünmeyi büyük ölçüde hikâyeler üzerinden öğrendiğini söyler.
Biz hikâye kuran canlılarız der. Bu yüzden düşünmeyi öğretmek, yalnızca soyut mantık öğretmek değildir.
Hikâyeleri anlamayı öğretmektir.
Soruları öğretmektir.
Analiz etmeyi öğretmektir.
Konuşmanın detayları şu bağlantıda:
https://t.co/rW9HAfSmJp