İnsan; gökyüzüne bakıp da orada kendini bulamayan, ama yine de yıldızlara bakmaktan vazgeçmeyen tuhaf yoldur. Ruhumuz, bir akşamüstü çökünce aynaya düşen yabancı bakıştır. Sıkıntı dediğimiz şey ise, ruhun kendi kabuğunu kırma çabasından başka bir şey değildir..
Dünya zaten sığınacak bir yer teklif etmedi bize.Kaçmaya çalıştıkça kaçtığımız şeye dönüştük, birbirimize bulaştık. Aynı gölgede, yan yana duran iki çaresiz ot gibi kendi içimize büküldük sadece. En çok da söylediklerimizle değil, üstünü örttüğümüz o ağır sessizliklerle eksildik.
Hüznümüzü bir direniş biçimi olarak korumalıyız, o bize dünyada bir istikamet tayini yapan ve kalbimizi nereye çevirmemiz gerektiğini söyleyen bir pusuladır. İnsanın yıkımı karşısında üzülmek sağlıklı olan durum, asıl patoloji, düşüş ve yıkımı görüp hiçbir şey hissetmemek. Duyarsızlık bir denge hâli değil, ahlaki bir körleşmedir. Hüzün ise vicdanın hâlâ görev başında olduğunun işareti.
Bu yasın nesnesi geçmiş değil, gelecektir, daha doğrusu, elimizden alınan gelecekler. Bize bir vaat verilmişti: makul olursanız, kurallara uyarsanız adil bir dünya kurulacak. O dünya kurulmadı. Ama gerçekleşmemiş olan, yok olmuş değildir; bir imkân olarak varlığını sürdürür ve şimdiki zamana musallat olur. Hüzün, o gerçekleşmemiş imkânın yaşadığımız günde duyulan ağırlığıdır.
Bu hüzünle ne yapmalı? Onu bastırmak, unutmanın ve kabullenmenin ilk adımıdır. Onu sahiplenmek ise bir tür sadakattir: kaybedilenlere, hayallere ve hâlâ mümkün olana duyulan sadakat. Şairin dediği gibi, “belki de üzülmeliyiz”. Üzülmeye devam eden insan, dünyanın böyle olmak zorunda olmadığını bilen insandır.
Bu yüzden politik hüzün teslimiyetin değil, reddin duygusudur: dünyayı olduğu gibi kabul etmeyi reddeden bir kalbin direnişidir.
Anlam dediğin, belki de hiç geçmeyecek olan o eksiklik hissiyle barışabilmektir. Hayatın sana sunduğu tüm kırıklara rağmen kalbini yumuşak tutabilmektir.
Dünyayı olduğu gibi gördüğümüzü sanıyoruz, oysa dünyayı kendi deneyimlerimiz, dilimiz ve bakış açımız üzerinden inşa ediyoruz. İnsanlar çoğu zaman kendi düşüncelerini tek doğru gerçek gibi sunuyor ve başkalarını da buna ikna etmeye çalışıyor. Gerçeği sadece kendi malımız zannediyoruz. Farklı bilme biçimleri var, farklı görme biçimleri var. Herkes dünyayı farklı biçimde tecrübe ediyor. Bir insanın gördüğü şey, onun yaşam biçimi, dili, duygu ve ilişkileriyle şekilleniyor. Farklı hayat hikayeleri, farklı geçmişler bugün neyi ne kadar gördüğümüzü, neyi görmezden geldiğimizi de belirliyor. Bu yüzden tartışmaların çoğu aslında “hakikati bulma” çabası değil, kendi bakış açımızı kabul ettirme mücadelesi.
İnsan aklı duygulardan tümden bağımsız değil. ‘Kalbin sebepleri’nden bahsetmişti Pascal. İnsanlar yalnızca mantıkla değil, hisleriyle de düşünür ve karar verir. ‘Asıl olan göze görünmez’ demişti St.Exupery. ‘Aynı dilde konuşanlar değil aynı duyguda buluşanlar anlaşır’ demişti Mevlana. Dil sayesinde birbirimizle ortak anlamlar kurarız; fakat bu ortaklık bile mutlak bir gerçeğe ulaştığımız anlamına gelmez. Bizden farklı düşünen insanları hemen yanlış ilan etmek yerine, onların hangi dünyadan baktığını anlamaya çalışmamız gerekiyor. Daha insani bir toplum, herkesin kendi gerçekliğini dayatmaya çalıştığı değil, farklı bakış açılarının birlikte var olabildiği bir toplumdur. Şairin dediği gibi, ‘şükür ki insandan insana fark var’.
Dal carcere, Thiago ha dettato questa lettera al suo avvocato:
“Cara Teresa,
mi dispiace non essere a casa con te in questo momento.
Purtroppo tuo padre, tua madre e tante persone in tutto il mondo hanno compreso il compito storico che abbiamo la responsabilità di portare a termine.
Oggi più di un milione di bambini stanno subendo un genocidio: vengono lasciati morire di fame, subiscono amputazioni senza anestesia e soffrono a causa di idee orribili e cariche di odio, pur non sapendo cosa siano il sionismo e l’imperialismo.
Sono certo che ti manco moltissimo; anche tutte le madri e i padri dei bambini palestinesi sentono terribilmente la loro mancanza e darebbero qualsiasi cosa per poter vivere una vita fatta di amore, felicità e gioia, quella che ogni essere umano merita, indipendentemente da razza, religione, etnia o qualsiasi altra caratteristica.
Il tuo mondo sarà più sicuro perché molti genitori hanno deciso di dare tutto per costruire un futuro migliore per te.
Spero che un giorno tu possa capire che, proprio perché ti amo così tanto, non c’era nulla di più pericoloso per te e per gli altri bambini che vivere in un mondo che accetta il genocidio.
Ti prego di ricordare tuo padre come la persona che ti cantava e suonava la chitarra per farti addormentare. E quando crescerai, la tua mamma ti dirà anche che tuo padre era un rivoluzionario e che, anche di fronte alle persone più terribili del mondo, Donald Trump, Benjamin Netanyahu e Itamar Ben-Gvir, è rimasto saldo nella convinzione di costruire un mondo migliore.
Per favore, non dimenticare la Palestina.
Con tutto il mio amore,
Thiago Ávila”
Beklemek, bir şeyin yoluna ve haline girmesini beklemek, beklerken olacak olanın olması için gereken her türlü başka hale geçişlere, kalışlara tahammül etmek ne zor şeydi.
Şule Gürbüz
Kemal Sayar diyor ki "Yas,sadece sevdiklerimizi kaybetmekle olmaz.Bir yaşama biçimini kaybetmek de yastır. Bir şehri bildiğimiz halde kaybetmek,rutinlerimizi kaybetmek de yastır.Hatta itikatlarımızı, dünyayla ilgili inançlarımızı kaybetmek de yastır."