İddialardan bağımsız bir vaka olarak AHBAP ya da benzeri sivil toplum kuruluşları, dayanışma faaliyetini kolektiviteden koparıp bireysel vicdan rahatlamasına dönüştürdükleri için, ortalama bir muhalif için ben görevimi yaptım yanılsamasına yol açtığı için ''sakıncalı''dır.
İstanbul’da vapurda çay, simit ve şimdi de sinema festivali var!
İstanbul’da yaşamın olduğu her yere kültür ve sanatın yaşam sevincini taşımaya devam ediyoruz.
6. Sinemada Film Festivali ile 22-26 Temmuz’da Paşabahçe Vapuru’nda, Boğaz’ı geçerken film izlemenin eşsiz tadını çıkarıyoruz. Büyükada, Heybeliada ve Kınalıada duraklarımızda da sinemamızın kıymetli isimleri kentlilerle buluşacak.
#İBBKültür #SinemaAda @ibb_kultur
“biz işçi sınıfı ailelerine benzemeyiz” dedirten vicdan ve adalet duygusu da sınıfsaldır elbette.
Her gün beşer onar işçilerin canını alan bu düzen, “bizim başımıza öyle şeyler gelmez” diyen burjuva ailelerin ve çocuklarının canını da alıyor işte.. Ama ölünüzün yasını tutup hesabını sorarken bile ‘eşit’ değilsiniz.
Bütün hayatını sosyalizm mücadelesine adamış Behice Boran'ın, Türkiye sosyalist hareketinin en önemli önderlerinden biri olduğu 12 Eylül yenilgisinden sonra hemen herkes tarafından çok net biçimde anlaşıldı.
Ama Behice Boran'ın bunun da ötesinde, niçin Türkiye'de sosyalist devrim mücadelesinin yolunu aydınlatan özgün bir kuramcı olduğunu anlamak için Gökhan Atılgan'ın bu söyleşisini dinleyelim. Bununla da yetinmeyelim, Gökhan'ın çok değerli kitabı Behice Boran-Öğretim Üyesi, Siyasetçi, Kuramcı kitabını okuyalım.
ahbaptır çavuştur bunlara güven olmaz ama önce insanları bu kurumlara muhtaç edip sonra da hiçbir sorumluluğu yokmuş gibi kalkıp "bakın bağış yaptığınız dernek şöyle böyle" diyenlere hiç güven olmaz.
Alıntılara, haberin altına bırakılan her yoruma, Can Yücel'den mülhem aynı yanıtı vermişsiniz. Ama ne Can Yücel'siniz ne de herkesten daha zeki. Görünen o ki siz ancak, devletine hoşgörülü aile reisi rolünü biçen "makbul vatandaş" tanımına müstesna bir örnek olabilirsiniz.
Deniz Göktaş çocuk, hem de çok güzel bir çocuk… Çok başarılı, çok seviyorum ve asla kabahati yok. Sözüm “Yolda görsen adam sanırsın” dediğim, ona zulmederek prim yapmak isteyenlere ki bunu açıkça dile getiriyorum. Can Yücel’i de Deniz Gezmiş’e seslendiği “Aşk olsun sana çocuk, aşk olsun” dizesini de dile dolayın o zaman!
Düştüğü şerhlere rağmen lafın sonunda "al karşına konuş" demek Deniz Göktaş suçlu değilse bile kabahatlidir demektir, bu bir. Sunay Akın'a göre Deniz Göktaş'la "konuşması gereken" makamın Diyanet İşleri Başkanı olması bu "kabahat"i perçinleyen bakışın ürünü olduğu gibi yargısal veya toplumsal düzene dair denetim görevi olmayan Diyanet'e böyle bir görev atfetmektir, bu iki. Diyelim Diyanet, Sunay Akın'ın istediği gibi Göktaş'la konuştu. Eeee? Ne diyecek kulaklarını mı çekecek? Sunay Bey'in hayalini kurduğu demokratik ortam bu mu? Son olarak Deniz Göktaş için bu önerileri yapma hakkını nereden buluyor kendileri? Onu da anlamış değilim ve çok yakışıksız olmuş. Neresinden bakarsak bakalım saçma sapan bir açıklama.
Dünyanın en güzel tatlısı değilse bile, dünyanın en çocuk hissettiren tatlısı; tahin pekmez karışımına bandırılmış ekmek ucu. Yani, dünyanın en güzel tatlısı; tahin pekmez karışımına bandırılmış ekmek ucu.
@CneytOzansoy Olması gerekenle olanın uyumsuzluğu, hatta bazen kendine dahi yabancılaşacak kadar gerçeklikten kopabilme riski; yani umut etmenin insanı zayıf düşüren bir yanı olduğunu düşündüğüm için öyle ifade ettim. Yoksa, elbette biliyor, anlıyorum. Mesai harcadığım bir yorumdu. 🍀
Umut, rasyonel olmak zorunda değil.
Öyle olsaydı, meteoroloji tahmini gibi bir şey olurdu.
O daha çok ratio ötesi ve fakat onu aşan bir hayat tutkusuyla tanımlanmalı.
O zaman belki,
umudun varlığına dair bir umudumuz olabilir.
bir yetişkini çocuksu bir konuma yerleştirmek ile kuyu tipi cezaevine koymak arasında pek de uzun bir mesafe yoktur.
‘Efendinin söylemi’ de türlü türlü işte…
Dan Aykroyd's dancing is epic, insane and beyond amazing. 45+ years later it is still over the top enjoyable. And the sheer amount of talent on that small stage is staggering. ❤️
The Blues Brothers (John Belushi and Dan Aykroyd) perform “Soul Man.” [Season 4, 1978]
Yazarların kendi hikayelerini anlatmalarına karşı Agamben: "One writes in order to become impersonal." Agamben dışında bir yığın teorisyen eklenebilir fakat bana en çarpıcı gelen, günümüzde kurguya/illüzyona karşı hoşgörüsüzlüğün boyutu. Herkes kurguyla tam özdeşleşme arayışında.
Ahmet Telli’nin şiiri, yenilgiden sonra ne yapılacağını anlatan bir kılavuz değildi. Hazır cevaplar sunmadı. İnsanlara yeniden kazanacaklarının güvencesini vermedi. Daha zor bir şey yaptı: Kaybetmiş bir insanın neye dönüşmemesi gerektiğini gösterdi.
İnsan alaycılığa teslim olmamalıydı. Geçmişinden utanmamalı, kaybettiği arkadaşları bir yük gibi taşımamalıydı. Acısını başkalarına karşı bir duvara çevirmemeliydi. Dünyanın adaletsizliğini gördüğü için sevgiden vazgeçmemeliydi.
Ahmet Telli, zaferin yakında olduğuna inananların şairi olmaktan çok, zafer uzakta kaldığında birbirlerini kaybetmemeye çalışanların şairiydi. Bu nedenle şiiri politik yenilgiler yaşamış kuşaklara seslendi. Fakat yalnızca onlara ait kalmadı. Kendi hayatında bir şeyleri kaybetmiş herkes, onun dizelerinde tanıdık bir ses bulabildi.
Şimdi o ses, şairinden bağımsız biçimde yoluna devam edecek.
Böyle bir kayıp vermişiz ama bir taziye mesajı yazmak -bırak geç kalmayı- aklına dahi gelmiyorsa, bunu düşünemiyorsan; alan dışı konulara bolca yer verip edebiyatı bu denli umursamıyorsan; silik ve sönüksen, okunmayı ve takip edilmeyi de bekleyemezsin.
Olmaz yani.
Bugün yayın hayatlarına devam edebilselerdi, Ahmet Telli gibi bir kaybın ardından özel sayı çıkarırlardı, eminim.
Günümüzün dijital edebiyat dergileri ise pratikte bütün kolaylaştırıcı imkânlara sahip olmalarına rağmen ne yazık ki korkunç derecede uyuşuk.
"İnsan, kendini yalnızca insanda tanır" sloganıyla çıkan K; bir de, yayın hayatı kısa sürse de "Deveden büyük Fil var" diyen Fil dergisi vardı bir zamanlar. İkisi de müthişti.