Modern terapinin gizli ahlak normu "işlevselliktir" (functionality).
İşlevsellik ise kapitalist terminolojide tek bir anlama gelir: Ertesi gün işe gidecek, üretecek ve tüketecek kadar stabilize olmak.
Terapist, farkında olsun ya da olmasın, bireyi sisteme yeniden entegre eden bir tamirciye dönüşür.
Yani bireyin düzene karşı duyduğun o çok haklı yabancılaşmayı ve uyumsuzluğu, tedavi edilmesi gereken bir semptom olarak kodlar.
Oysa Erich Fromm’un dediği gibi: "Hasta bir topluma sağlıklı bir şekilde uyum sağlamak, sağlıklı olmanın değil derin bir hastalığın belirtisidir."
Klein believed that the psychoanalyst's daily life plays an important role in their capacity for analytical work. The analyst should enjoy their vacations and have a satisfying life.
Psikiyatrinin ve küresel ruh sağlığı anlayışının en temel iddiasını sorgulamak istiyorum: “İnsan zihni evrensel kategorilerle açıklanabilir mi?”
Modern psikiyatri çoğu zaman kendi kavramlarını biyolojik gerçeklikler gibi sunar. Oysa bu kategorilerin önemli bir kısmı tarihsel, kültürel ve politik olarak üretilmiştir. Kolonyal dönemde Avrupalı psikiyatristler sömürgeleştirilmiş halkları “ilkel”, “irrasyonel”, “duygusal olarak dengesiz” olarak tanımlıyordu. Böylece psikiyatri yalnızca hastalıkları tanımlayan bir alan değil; aynı zamanda kimlerin “medenî”, kimlerin “geri kalmış” olduğunu belirleyen bir iktidar mekanizması hâline geldi.
Bugün artık şunu sormak zorundayız:
Psikiyatri gerçekten iyileştiriyor mu, yoksa bazı insanlık deneyimlerini görünmez kılarak belirli bir dünya görüşünü mü evrenselleştiriyor?
Dekolonizasyon tartışmasının merkezinde “epistemik şiddet” kavramı yer alır. Bu kavram, bir toplumun kendi bilgi üretme biçimlerinin değersizleştirilmesi anlamına gelir.
Modern psikoloji büyük ölçüde WEIRD toplumların yani Batılı, eğitimli, sanayileşmiş, zengin ve demokratik toplumların insan modelini temel alır. Bu modelde insan:
bireyseldir,
rasyoneldir,
sekülerdir,
lineer zaman içinde ilerleyen bir özne olarak düşünülür.
Fakat dünyanın büyük kısmı insanı böyle deneyimlemez.
Birçok toplumda benlik kolektiftir. Ruhsal deneyim toplulukla iç içedir. Acı bireysel değil, tarihsel ve kuşaklararasıdır.
Kolonyal psikiyatri yalnızca hastalıkları sınıflandırmadı; insanların kendilerini anlama biçimlerini de dönüştürdü. Kişi artık kendisine kendi kültürünün gözünden değil, egemen kültürün merceğinden bakmaya başladı. Siyah derili insanlar beyaz maskeler taktı. Kendi hikayesini değersizleştirdi.
Frantz Fanon’un söylediği gibi:
“Sömürgecilik yalnızca toprağı değil, bilinci de işgal eder.”
Modern psikoterapinin en büyük sorunlarından biri, yapısal sorunları bireysel sorunlara çevirmesidir.
Yoksulluk, ırkçılık, savaş, dışlanma, sömürülme…
Bütün bunlar tarihsel ve politik meselelerdir.
Ama çoğu zaman klinik dil içinde bireysel “bozukluklar” hâline getirilir.
Jonathan Metzl’in The Protest Psychosis adlı çalışması bunun çarpıcı bir örneğidir. Metzl, ABD’de siyah erkeklere şizofreni tanısının çok daha yüksek oranlarda konulduğunu gösterir. Özellikle siyasal öfke, direniş veya sisteme güvensizlik gibi davranışlar zamanla “psikotik belirtiler” olarak kodlanmıştır.
Böylece psikiyatri bazen acıyı anlamak yerine, düzeni koruyan bir mekanizmaya dönüşebilir.
İnsanlar kendi hikâyeleriyle değil, klinik etiketlerle konuşmaya başlar:
depresif,
borderline,
bipolar,
antisosyal…
Ve kişi giderek kendisini bir insan olarak değil, bir tanı olarak deneyimler.
Ethan Watters’ın Crazy Like Us kitabında anlattığı gibi bugün yaşadığımız şey, Amerikan ruh anlayışının küreselleşmesidir.
Batı’nın travma, mutluluk, normallik ve iyilik hâli tanımları dünyanın geri kalanına ihraç edilmektedir.
Ancak bu her zaman işe yaramaz.
Örneğin Sri Lanka’daki tsunami sonrasında uygulanan Batılı travma terapileri birçok bölgede başarısız oldu. Çünkü bazı kültürlerde acı konuşularak değil, birlikte susularak paylaşılır. Yas bireysel bir iç dünya meselesi değil; kolektif bir kader deneyimidir.
Batı psikolojisi çoğu zaman şunu varsayar:
“İyileşmek için travmanı anlatmalısın.”
Ama her toplum acıyı aynı şekilde işlemez.
Bazı toplumlarda sessizlik de bir bilgidir.
Ritüel de bir terapidir.
Topluluk da bir ilaçtır.
Peki çözüm nedir?
Dekolonizasyon, psikolojiyi tamamen reddetmek değildir.
Asıl mesele, tek bir insan modelinin evrensel ilan edilmesine itiraz etmektir.
Bunun için üç temel dönüşüme ihtiyacımız var:
1. Epistemik Çoğulluk
Bilgiyi yalnızca akademik Batı epistemolojisiyle sınırlamamak gerekir.
Hikâye anlatıcılığı, sözlü gelenekler, manevi pratikler, topluluk bilgeliği de meşru bilgi biçimleridir.
2. Kültürel Alçakgönüllülük
Terapist “nötr” değildir.
Her terapist belirli bir tarihsel ve kültürel konumdan konuşur. Bunun farkında olmak etik bir zorunluluk. +
Otantik benliği ortaya çıkarmak Winnicott’ın oyun oynama kapasitesi olarak tariflediği alanla ilgilidir. Varoluşundan keyif alabilmek, akışa güvenebilmek, varoluşunu tehdit olarak görmek yerine yaratıcı bir deneyime dönüştürebilmek kendilik alanında oyun oynama becerisiyle ilgilidir.
Terapi içinse yine Winnicott’ın deyimiyle; Analistle hasta oyun oynayabiliyor olmalıdır, eğer hasta oyun oynayamıyorsa analizin işlevi hastayı oyun oynayabilir hale getirmektir. Analiz odası otantikliğin sahnelendiği bir deneyime dönüşebildiğinde işlevini gerçekleştiriyor demektir.
Modern psikiyatri tükenmişlik (burnout) terimini çok sever ancak Karl Marx'ın yabancılaşma (alienation) kavramına mesafelidir.
Örneğin: Günde 12 saat boyunca yaptığı iş üzerinde hiçbir kontrolü olmadan çalışan bir kuryenin veya fabrika işçisinin yaşadığı derin anlamsızlık hissi.
Buna sadece "tükenmişlik sendromu" teşhisi koyup kişiyi terapi motivasyon teknikleri ya da ilaçlarla yeniden çalışabilir hale getirmeye odaklanmak onu aynı sömürü düzenine geri dönebilmesi için “işlevsel” kılmak demektir.
Emek analizi yapan bir perspektif ise sorunun kişinin dayanıklılığında değil emeğine yabancılaşmasında olduğunu bilir.
Modern kapitalizmin en büyük başarısı, "imkansız" olanı ortadan kaldırmış gibi yapmasıdır. Ölümü, yaşlanmayı, eksikliği ve mutsuzluğu birer "çözülebilir problem" veya "satın alınabilir bir tedavi" gibi sunar. Ancak trajedi tam buradadır: Eksikliği kabul etmeyen özne, kendi arzusuna yabancılaşır ve sistemin bitmek bilmeyen nesnesi haline gelir.
“The subject does not pre-exist its loss. It emerges from its loss as a return to itself: a subject aims at representing itself.
This representation fails and the subject is the void left behind by this failure of its own representation.”
Slavoj Žižek, 2014
Rafaelle Berchtold
Hegel'in kölesi, kaybettiği için bilince ulaşıyordu. İnsan da böyledir; etrafını ve nesnelerini yitirdikçe kendi çıplak gerçeğine varır. Bilgelik bir biriktirme değil, bir eksilme sanatıdır. İnsan tutunduklarını bıraktığı kadar özgürleşir, yitirdiği kadar büyür.
“Desire is situated in what is beyond what is nameable, in what is beyond the subject.”
Jacques Lacan, Desire, page 438
Photograph by Sasha Elage, 2025
Arzu potansiyel bir sıkıntıdır, tatmin olmak, arzunun sıkıntısını ortaya çıkarmaktır. Dostoyevski’nin yeraltı insanı tatminden nefret ediyordu çünkü ona göre:
“İnsan amacına doğru ilerlemeyi sever fakat amacını elde etmeyi değil.”
"If the psychoanalyst thinks he knows something, in psychology for example, then that is already the beginning of his loss, for the simple reason that in psychology nobody knows much, except that psychology is itself an error of perspective on the human being."
Jacques Lacan
“Lacan, and Freud before him, thought that all demands are demands to be loved. What Lacan emphasised is that it is desire that lies behind the demand. As desire is produced in the beyond of demand, demand is actually aimed at the Other. The subject, in confusing desire with the
Un lazo no se sostiene en la desaparición de la otredad, de lo ajeno. Hace falta el derecho a lo íntimo, a lo propio, al enigma. Y no como ataque al otro, sino como condición para que el encuentro y el lazo sigan siendo posibles.
El otro no tiene que ser completamente descifrable para ser amado.