Bu arada ben bir Alevi olarak Sela ile Ezan'ın farkını, Ezanların vaktine göre farklı makamlarda okunduğunu biliyorum. Ya ben Sübhaneke duasının hangi kısmı normal namazda okunmaz ama cenaze namazında okunur bunu biliyorum mesela. Doğu Alevilik hakkında ne biliyor mesela?
Ben bir Alevi olarak Din Kültürü Ahlak Bilgisi dersi gördüm tam 8 sene boyunca. Bu 8 senenin neredeyse tamamında bana Sünnilik öğretildi. Ben Sünnilik hakkında Alevilikten fazla şey biliyorum. Doğu bunun nedenini sorguluyor mu mesela hiç? Doğu ne biliyor bu topraklarda bin yıldır yaşayan insanlarla ilgili?
Ekonomiden anladığımı söyleyemem ama akademik literatür işinden biraz anlarım. Daron Acemoğlu-The Economist kavgasına ayrıntılı baktım, dergideki makaleyi okudum, Daron Hoca'nın cevaplarını da gördüm. Teknoloji kısmı benim açımdan dikkat çekici çünkü. Burada da kısaca özetliyim:
🚩 Tartışmanın temelinde 2001 tarihli Nobel Ödüllü makale var:
Daron Acemoğlu ve meslektaşlarının Nobel aldığı çalışma, ülkeler arasındaki gelir eşitsizliğinin temel sebebinin siyasi ve ekonomik kurumlar olduğunu ortaya koyuyordu. Makale, yasanın üstünlüğünü, mülkiyet hakkını ve adil rekabeti savunan kapsayıcı kurumların ülkeleri zenginleştirdiğini; gücün tekelde olduğu ve yolsuzluğun standartlaştığı kurumların ise ülkeleri yoksulluğa sürüklediğini göstermişti.
Avrupalı yerleşimcilerin hastalıklar nedeniyle yüksek ölüm oranlarıyla karşılaştığı kolonilerde, kaynakları küçük bir elitin elinde toplamak üzere “sömürücü kurumlar” oluşturuldu. Avrupalıların daha rahat yerleşebildiği bölgelerde ise daha kapsayıcı kurumlar gelişti. Çalışmada bu kurumsal farklılıkların yüzyıllar boyunca devam ettiği ve bugünkü ekonomik gelişmişlik farklarını etkilediği sonucuna varılmıştı.
The Economist ise ekonomistlerin bugün çalışmanın temel mesajını ciddiye aldığını, ancak sonuçlarını artık “kelimesi kelimesine” kabul etmediğini yazdı. Nobel Komitesi'nin 2024 tarihli değerlendirmesinde de araştırmada kullanılan tarihsel ölüm oranı verilerinin zaman zaman “eksik ve güvenilirliği tartışmalı” olduğunun kabul edildiği ileri sürüldü.
Buna göre, bazı ülkelerin ölüm oranlarının başka ülkelerin verilerinden türetilmişti. Eleştiri yazısının bu kısmı aslında 2010'larda David Albouy adlı bir akademisyenin yaptığı eleştirilerin aynısı. Zaten ona referans veriliyor.
Acemoğlu ise çalışmayı bugün yeniden hazırlasa tahmin yöntemlerinin bazı ayrıntılarını değiştirebileceğini, ancak ölüm oranı verilerini değiştirmeyeceğini ifade ediyor. Acemoğlu'na göre, bu ölüm oranı verilerinin güvenilmez olduğunu söyleyen Albouy, ABD, Kanada ve Avustralya gibi orijinal örneklemin geldiği önemli ülkeleri kendi analizinden çıkarmış ve bu yüzden güvenilir verilere ulaşamamış.
🚩 Yazıyı bu denli flaş kılan şey, kurumlar teorisine direkt saldırması.
Acemoğlu'nun yaklaşımında iyi kurumlara sahip ülkelerin geliştiği, kötü kurumlara sahip ülkelerin ise geride kaldığı fikrinin bulunduğunu belirten The Economist, sorunun “kurum” kavramının son derece geniş tanımlanması olduğunu yazıyor. Kurallar, normlar, bunların uygulanma biçimleri ve hatta kültür bu kavramın içine girebiliyor.
Dergi, George Mason Üniversitesi'nden Tyler Cowen'ın 2011'de Acemoğlu'nun kitaplarından biri hakkında yaptığı değerlendirmeyi de hatırlatıyor. Cowen, Acemoğlu'nun anlattığı kurumsal değişikliklerin sürekli olarak daha önceki başka kurumsal değişikliklerle açıklanmasının, teoriyi sonsuz bir kurum döngüsüne sürüklediğini savunmuştu.
Acemoğlu ise kabaca "geçmişteki belirli kurumların ve onları etkileyen tarihsel olayları da siz araştırın. her şeyi benim makalemden beklemeyin. benim önermemde totolojik bir şey yok" diyor.
🚩 İş döndü dolaştı yine Çin'e geldi
Dergiye konuşan Stanford Üniversitesi'nden Francis Fukuyama da Çin örneğini gündeme getiriyor. Fukuyama diyor ki "Çin de “sömürücü” olarak tanımlanabilecek kurumlara sahip ama olağanüstü hızlı ekonomik büyüme kaydetti. Hani senin teori?"
Acemoğlu ise "Kitabımda Çin'e ayrılmış iki bölüm var. Okumadın mı?" diyor.
Bu arada Acemoğlu, Çin ve Sovyetler'i -kendi ifadelerimle- şöyle ele alır: Bu kurumlara sahip ülkeler patlayıcı büyüme gösterebilir ama bu büyüme sürekli olamaz, sonunda duvara toslar.
🚩 Şimdi gelelim zurnanın zattiri zort zort dediği yere. Bu mevzu neden beni ilgilendirdi? Çünkü sonunda Economist baklayı çıkarıyor: "Daron Acemoğlu yapay zeka ve teknoloji konusunda çok karamsar".
Acemoğlu, 2024'te yayımladığı bir çalışmada yapay zekânın ABD'deki üretkenliği 10 yıl içinde yalnızca sınırlı ölçüde artıracağını hesaplamıştı. The Economist ise bu tahminin gelecekte piyasaya çıkabilecek yeni ve dönüştürücü yapay zekâ ürünlerinin etkisini hesaba katmadığını savunuyor.
Acemoğlu da bu eleştirinin geçerli olduğunu kabul ediyor. “Etken (agentic) yapay zekâyı öngörmedim ve tahminlerime dahil edilmedi” diyor.
Ancak Acemoğlu'nu son dönemde bu eleştirel merceğe sokan asıl şey (bence), yapay zekanın tek başına bir tehdit olmadığını ama teknolojinin birkaç büyük şirketin tekelinde olmasının eşitsizliği daha da derinleştirebileceğini söylemesi.
🚩 Peki Acemoğlu neden bu makaleye itibar suikastı dedi?
Çünkü yazı doğrudan diyor ki: "Acemoğlu'nun konumu ve entelektüel etkisinin altı boş." Aynı zamanda yapay zeka hikayesi dışında pek yeni bir şey de ortaya koymuyor. 10'ar yıllık antitezleri gündeme getiriyor Nobel konusunda özellikle.
Eleştirdiği bazı makalelerinde zaten Acemoğlu ve yazarlar uyarı koymuş sonuç bölümüne vs vs.
Deniz Göktaş’ın en hayran olduğum taraflarından biri yaşadığı haksızlığı, kişisel öyküsünü daha geniş politik ve toplumsal meselelerin tartışıldığı bir zemine çevirmesi. Bu mektubunda da Kuyu Tipi cezaevlerinin etkisini anlatmış:
“Kaldığım cezaevi ‘Kuyu Tipi’ olarak biliniyor. Bu konuda uzmanların, avukatların ve uzun süre tecrübe etmek zorunda kalmış insanların yazdıklarını okumanızı tavsiye ederim. Benim kısa süreli gözlemim; güneşsizlik, havasızlık ve sosyal izolasyonun kalıcı fizyolojik ve psikolojik zararlar vermesi kaçınılmaz. Sayımlar dışında insan sesi duymadan günleri, haftaları geçen mahkumlar var. Cezaevi deyince aklımızda canlanandan çok daha yalnızlaştıran bir sistem.”
Haberde tek bir doğru yok! “Karma eğitime” karşı çıkma adı altında, kız çocuklarının okutulmasına karşılar aslında!
Bu arada ilk karma eğitim, II. Abdülhamit’in açtırdığı “iptidai mektepler”de uygulandı.
İstanbul'da toplam 39 ilçe belediyesi var. Bunların 26'sını son seçimde CHP kazandı ve şimdiye dek 16'sına operasyon yapıldı. AKP'nin kazandığı 13 belediyeye yapılan tek bir operasyon dahi yok. CHP'li belediyelerin hepsi suç örgütü kurmuş ama AKP'li belediyelerin hepsi pirüpak. Buna AKP seçmeni bile inanmaz.
Dedetaş'ın içeriye alınmasının bir sebebi de bu, ayrıca İstanbul'da yaşayan bilir, Üsküdar, İBB ve ilçe belediyesi AKP'den kurtarılana kadar sahiline inilemezdi, mafya egemenliği vardı, yürüyüş yolları yoktu, olan da işgal altındaydı, rezil bir atmosfer... hepsi temizlendi, mafya saldırırken polisi belediye çalışanlarının önünden çektiler, Ramazan Gülten'i dövdüler, dövdükleri için yargılanmadılar, Gülten hem yasayı, mahkeme kararını uyguladığı için dava edildi, hem de tutuklandı... Yağmur yağdığında Marmara evimizin içine gelirdi, tarikat-mafya-rant üzerine kurulu, insanın sahile inemediği bir ilçeden, birkaç sene içinde mis gibi bir ilçeye dönüştü Üsküdar!
melih gökçek serbest, sinem dedetaş gözaltında, fıkra bu kadar. yıllardır erdoğan'ın istanbul'daki kültürel hegemonyasına son veren kadını cezasız bırakacak değillerdi, biz senden razıyız sinem başkan.
Bi'şey sorabilir miyim? AHBAP övdü diye ünlülerin ifadeye çağıranlar zamanında Fethullah Gülen övenleri, 'ne istedin de vermedik, gel artık bu hasretlik bitsin' diyenleri de ifadeye çağıracaklar mı?
4 yıl önce arjantinli kalecinin sevinci. Şimdi aynı altın eldiveni alan İspanyol kalecinin sevinci...
Aradaki fark insan ile insan olmayan arasındaki farktır... Ahlâk bir erdemdir....
Deniz Göktaş, 20 gündür cezaevinde. Oysa kaçma şüphesi ya da delil karartma ihtimali yoktu. Çünkü hem hakkında soruşturma açıldığını bile bile ülkeye dönmüş hem de "delil" denilen gösteriyi herkes izlesin diye YouTube'a yüklemişti. Yani Deniz kaçma şüphesinden falan değil, bu ülkede kalıp mizah üretme şüphesi olduğu için tehlikeli görüldü. #DenizGöktaşSerbestBırakılsın
En octubre de 2011, Luis de la Fuente fue despedido del Deportivo Alavés después de nueve jornadas. Las llamadas dejaron de llegar. Pasó dieciocho meses sin trabajo.
Siguió yendo al mismo bar a desayunar. Siguió leyendo el periódico. Un día de 2013 encontró un anuncio pequeño en las páginas de deportes: la Real Federación Española de Fútbol buscaba entrenador para sus categorías inferiores. Llamó a Iñaki Sáez, antiguo seleccionador, que lo conocía. Mandó el currículum. Esperó.
La Federación le ofreció el puesto. El contrato duraba tres meses. La misión: clasificar a la sub-19 para el Europeo de Lituania. Sin garantías más allá de eso. De la Fuente firmó el 1 de mayo de 2013.
Lo que vino después fue un trabajo invisible. Campos juveniles, contratos cortos, categorías que nadie sigue. En 2015 ganó el Europeo sub-19 con un equipo que incluía a Rodri, Mikel Merino y Unai Simón. Luego la sub-21. Luego la absoluta. El 19 de julio de 2026, en el MetLife Stadium de Nueva York, levantó la Copa del Mundo.
Trece años después del anuncio en el periódico.
La carrera de De la Fuente no tiene la narrativa habitual del crack que triunfa: no dirigió al Madrid ni al Barça, no pasó por ningún gigante europeo, no tuvo un momento de revelación brillante que el mundo aplaudiera. Tuvo dieciocho meses sin llamadas, un anuncio pequeño, un contrato de tres meses y la decisión de presentarse.
Arjantin Milli Takımı, eskiden böyle çirkef ve kaba bir imaj taşımıyordu; bu dönüşüm, Stanford Hapishane Deneyi’nde olduğu gibi, küçük kötülüklere göz yumuldukça adım adım gerçekleşti. Turnuvanın başında masum görünen fauller, itişmeler ve hakemlere baskı gibi davranışlar, zaman içinde görmezden gelindikçe normalleşti ve büyüyerek bütün dünyanın nefret ettiği, sportmenlikten uzak, kaba saba bir takım kimliğine evrildi. Kötülük yapanı görmezden gelmek, onu cesaretlendirir ve daha da kötüleştirir; çünkü cezasızlık, sınırları belirsizleştirir ve ahlaki çürümeyi hızlandırır. Bu nedenle acil adalet, hem sahada hem hayatta vazgeçilmezdir: küçük ihlalleri anında cezalandırmak, büyük faciaların önünü keser, adaleti tesis eder ve toplumları ya da takımları, yavaş yavaş çürümekten korur.