İslam, ilk (ve yüzeysel) bakıştaki doktriner katılığına rağmen, yeryüzündeki tek perennialist iddiaya sahip din olabilir. Perennializmden kastım, bütün dinlerin bugünkü halleriyle eşit derecede "hak" olduğunu savunmak değil elbette. Basitçe söylemek icap ederse, perennializm, insanlık tarihindeki farklı dini geleneklerin gerisinde ortak bir ilahi kaynağın bulunabileceğini kabul eden bir tutumdur.
İslâm bağlamında bunun anlamı, Allah'ın yalnızca belli kavimlere değil, bütün insan topluluklarına hakikati bildiren elçiler göndermiş olduğudur. Kur’an "Her ümmete bir elçi gönderdik" der (Nahl 16:36), "Her ümmetin bir resulü vardır" buyurur (Yûnus 10:47), hiçbir ümmetin uyarıcısız bırakılmadığını bildirir (Fâtır 35:24) ve bize kıssaları anlatılmamış peygamberlerin de bulunduğunu söyler (Mü’min 40:78). Bu durumda farklı medeniyetlerde ortaya çıkan kadim dini geleneklerin en azından bir kısmını, zaman içinde değişmiş ve tahrife uğramış olma ihtimalleri olsa bile, asli bir ilahi tebliğin tarihsel izleri olarak görmek gayet mümkündür.
Nitekim bu düşünme biçimi İslâm tarihinde de bütünüyle yabancı değildir. Ahmed Sirhindî, Hindistan’a peygamberler gönderilmiş olması gerektiğini kabul ediyor, her ne kadar Rama ve Krişna’yı peygamber saymıyorduysa da Hint düşüncesindeki bazı hakikatleri eski peygamberlerin öğretileriyle ilişkilendiriyordu. Ondan yaklaşık bir buçuk asır sonra Nakşibendî şeyhi Mazhar Cân-ı Cânân çok daha ileri giderek, Kur’an’ın her topluma peygamber gönderildiğini bildiren ilkesinden hareketle Vedaların aslının ilahî bir kitap, Rama ve Krişna gibi şahsiyetlerin ise peygamber olabileceğini açıkça düşünüyordu.
Dolayısıyla farklı dini gelenekler kendilerine gönderilmiş aslî vahyin zaman içerisinde değişmiş, yorumlanmış, parçalanmış veya tahrif olmuş uzantıları olabileceği meşru bir yorumdur. Kur’an’ın önceki vahiyleri hem tasdik etmesi hem de onların üzerinde “müheymin” olduğunu bildirmesi (Mâide 5:48), süreklilik ile tashihin birbirini dışlamadığını gösterir. Hakikat bir olabilir; onun tarih içindeki taşıyıcıları ise aynı ölçüde korunmuş olmak zorunda değildir.
Velhasıl, eğer Allah hiçbir toplumu rehbersiz bırakmamışsa, vahiy insanlık tarihinin tamamına yayılmışsa ve Kur’an kendisini önceki hakikatleri bütünüyle yok sayan değil onları tasdik ve tashih eden bir hitap olarak sunuyorsa, bir Müslümanın farklı dini geleneklerde aslî vahyin izlerini araması istisnai bir tavır değildir. Bilakis, bana göre Kur’an’ın evrensel nübüvvet öğretisinin doğal bir sonucudur.