Tasavvuf ehli der ki:"Gönül Hakk'a yönelmeden evvel, halktan incinmeyi öğrenir."
Canı yakanlar aslında kalbi uyandırmakla görevlidir.
Ve İbn Atâullah der ki:"Belaların gelişi, kapıları çalınmadan giren misafirler gibidir.Hepsi bir hikmet için gelir."
Ağlamaya başlıyorum, küçük bir çocuk gibi. Yalnız olduğumu hissediyorum. Sonra kendime kızıyorum. Yalnız olmadığımı, Allah'ın her zaman yanımda olduğunu kendime hatırlatsam da o anki duygu durumum buna geçit vermiyor. Kapana kısılmış gibi hissediyorum.
Bazen içime öyle bir çaresizlik hâsıl oluyor ki, sanki hiç geçmeyecek gibi...Bütün umutlarım,hayallerim sisli bir buluta dönüşüyor.. ağlamaya başlıyorum. Biliyorum ki bunların hepsi vesvese, geçecek diyorum kendimce. Ama o günü çok zor atlatıyorum...
hayatının aşkı diye biri yoktu.
yıldızların yazdığı, kaderin sakladığı, dünyanın öbür ucunda da olsa bir gün karşına çıkacak olan o kişi...
yok öyle biri. hiç olmadı.
evlendiğin insan bir mucize değildi. o yıl, o şehirde, o yorgunlukta karşına çıkanların en makulüydü.
nasıl tanıştınız?
aynı iş yerine düştünüz. arkadaşının nişanında yan masadaydı. teyzen "çok efendi çocuk" dedi. dershanede önünde oturuyordu. yani aynı coğrafyada, aynı takvimde, aynı yorgunluktaydınız. kısmet dediğin şeyin açılımı bu: mesai, mahalle, zamanlama.
yaş yirmi sekizdi mesela. herkes peş peşe evleniyordu, cumartesileri düğün salonlarında kuru pasta yiyordun, aynadaki yüz "daha ne bekliyorsun" diye bakıyordu. o da fena değildi. iyiydi hatta.
münasipti.
evet, kalbin çarptı. ama kalbin ondan önce de çarpmıştı hatırlasana. iki kere daha. onlar "hayatının aşkı" olamadı çünkü biri başka şehre tayin oldu, biri mesaj atmadı.
o otobüsü kaçırsaydın, o işe girmeseydin, o yaz o siteye taşınmasaydınız... şu an başka bir mutfakta, başka bir yüzle kahvaltı ediyordun. ve ona da "iyi ki" diyordun. aynı içtenlikle.
ruh eşini beklerken yanındakine "idare ediyoruz" muamelesi yapan sana anlatıyorum bunları.
ruh eşi horlamaz sanıyordun. ruh eşi klimayı senin derecende sever, dizide senin bölümünü izler, çorabı asla ortada bırakmaz sanıyordun. kimse sana ruh eşinin bulaşık makinesini yanlış yerleştireceğini söylemedi oysa.
hayal kırıklığı tam o yanlış yerleştirilmiş çatalda başlıyor işte.
beklentiyi indirince adam aynı adam, kadın aynı kadın ama birden yaşanabilir oluyorlar. hayal kırıklığı, beklenti eksi gerçektir. gerçeği büyütemiyorsan, beklentiyi küçülteceksin.
boşluğa düşmek baştan acıtır insanı. pamuk şekerinden bulutların üstünden beton zemine çakılırsın. dizlerin soyulur. avuç içlerin sızlar. nefesin kesilir. kalkıp üstünü silkelediğinde geriye sızlayan kemiklerin kalır. büyümek dedikleri yutkunması zor bir hap. doğruları çiğnemeden yutacaksın. bulaşık makinesine sığmayan tencereler gibi, hayata sığmayan umutları da kenara bırakmalısın.
çünkü hayatının aşkı diye biri yoktu.
ama çorabı ortada bırakan şu insan gerçek.
ezgi akgül
4 ağustos 2026/ ankara
Boş bırakmayacaksın kendini. Salih kimselerle dostluk yapacaksın. Seni hayra teşvik edecek, ayakların hep hayırlı yerlere gidecek, kulakların hayr söz işitecek. Sürekli bir birliktelik ve çalışma ortamı oluşturup nefsini meşgul edeceksin. Boş vakti olan adamı nefsi yer bitirir.
gözyaşlarım henüz kurumamışken bile biliyorum; bu his baki değil. kendime yas tutmak için zaman veriyorum. ağlanacaksa ağlıyorum, mahvolmam gerekiyorsa mahvoluyorum. yaralanışıma ve kırgınlığıma karşı koymuyorum. bütün hırpalanmalar eninde sonunda yerini sakinliğe bırakır, bunu biliyorum. bütün örselenmiş kalpler bir gün iyileşir. kendimden biliyorum. ben de yaralıydım ve iyileştim. ne kalıcı bir neşe var bu hayatta, ne de sonsuz keder. insan her şeye alışıyor, her yarayı bir şekilde sarıyor ve kaldığı yerden yürümeye devam ediyor. ama eksik ama parçalı ama yaralı. bir şekilde yürüyor. işte bu yüzden, her düştüğümde yerden kalkıp kendime hep aynı cümleleri fısıldıyorum: "evet, biraz üzülürüm ama sonra yine geçer."