Aslında az yazıyorum ama hiç anlamadığım bir şekilde kendimi 13 yılda beş kitap çıkarmış bir edebiyatçı olarak buldum. Üç öykü, bir şiir ve bir deneme... Kitaplar Babil'de bir arada:
https://t.co/KneVtTFJH4
Defter-i Hâkânî Memuru Eyüb Sabri’nin kaleme aldığı Bir Esirin Hâtıraları, Millî Mücadele’nin henüz çok başındaki bir dönemde, tarihimizde üzerinde az durulan İngiliz işgalleri esnasında yaşananların canlı bir belgesidir.
Eyüb Sabri, Mondros Mütarekesi sonrasında İngilizlerin Antep’i işgal etmesiyle başlayan süreci, şehirdeki önde gelen isimlerin tutuklanmasını, Halep’e ve ardından Mısır’daki Heliopolis Esir Kampı’na uzanan yolculuğu bizzat yaşadıkları üzerinden anlatır. Kitapta tarihî olayların ötesinde gurbet, özlem, belirsizlik, umut ve vatan sevgisi de kendine yer bulur.
Bu eseri farklı kılan en önemli özelliklerden biri, olayların hemen ardından kaleme alınmış olmasıdır. Eyüb Sabri, yaşadıklarını sigara paketlerinin üzerine not ederek muhafaza etmiş, daha sonra bu notları bir araya getirerek gelecek nesillere miras bırakmıştır. Bu yönüyle eser, hafızanın zamanla aşınmasına fırsat vermeyen güçlü bir tarihî tanıklık niteliği taşır.
Bir Esirin Hâtıraları, Antep Savunması’nın çoğu zaman gölgede kalan İngiliz işgali dönemine ışık tutarken, savaşın ve esaretin insan ruhunda açtığı derin yaraları da gözler önüne serer. Bir şehrin işgale karşı direncini, bir milletin bağımsızlık arzusunu ve esaret altında bile kaybolmayan haysiyet duygusunu anlamak isteyenler için kıymetli bir kaynak...
Ali Gezginci’nin emeklerine sağlık. Tebrik ediyorum.
Sanırım iki yıl aradan sonra yazabildiğim ilk öykü oluyor kendisi: Badem Pembesi.
Beni yeniden yazmaya teşvik ettiği için Uğur Demircan'a şükranla. Abilik ve arkadaşlık böyle bir kurum. Var olsun :)
@ugurdemircan_tw
Okumak için aşağıdaki bağlantıyı takip edebilirsiniz.
Öykülük’te masamda Beni Sevmeyenler Apartmanı var. Korkut Kabapalamut’un ikinci öykü kitabı bu eser, romanıyla birlikte düşünürsek de üçüncü kitabı.
Bilmediğimiz, anlamaya yanaşmadığımız bir evrenden sesleniyor yazar öykülerinde. O evrene girmek zaman alsa da zamanla orada dolaşmayı seviyorsunuz.
“Uğurlu tavşanımız ortadan kaybolduktan sonra bir daha hiçbirimiz kendimize gelemedik, gün yüzü göremedik. Köyün üzerine kara bulutlar çöktü, taze gelinler bile ıkınıp ıkınıp doğuramadı, balığa çıkanlar geri dönemedi, geceleri kimseyi uyku tutmaz oldu. Köyün karanlık, gübre kokan sokaklarında uyurgezerler gibi sarsak adımlarla dolaşırken birbirimize çarpar olduk, gırtlak gırtlağa geldik, tavuklar bile yumurtlamaz, hayvanlar yavrulamaz, ekinler bir santim olsun boy atmaz, kuşlar ötmez... Kaybımızın büyüklüğünü tam olarak idrak edince neredeyse topluca aklımızı kaçıracaktık. Bazılarımız çabucak çıldırıp kendini bu melanetten kurtardı, kimi kadınlar uzun kara saçlarını yoldu, yüzlerini gözlerini ilenerek tırmaladı, elbiselerini parçaladı, birkaç küçük çocuğun dili bir daha açılmamak üzere aniden, aynı anda tutuldu.”
Yazar Faik Öcal’ın yazılarından seçilen kırk beş metinden oluşan yeni kitabı “İnsan Özgürleştikçe İnsandır”, Tamara Yayınları etiketiyle okurla buluştu.
Haber bültenini web sitemizden okuyabilirsiniz.
https://t.co/2hlkYmJ8Uh
İyi edebiyat da aslında elindeki imkânları doğru şekilde yönetmekle ilgili. Savaş Sanatı’nı okurken aşırı-yoruma kaçtım farkındayım ama not düşmek istedim.
<< Sun Zi der ki:
Eskilerin iyi savaşçıları önce yenilmezliği sağlar, ondan sonra düşmanın yenilebilirliğine bakarlardı. Baş edilemezlik kendimize, baş edilebilirlik düşmana bağlıdır. Bu nedenle iyi bir savaşçı yenilgiye uğratılamayacağı koşulları yaratabilir, ama düşmanı yenilgiye uğratabilecek koşulları yaratamaz. Onun için “zafer önceden görülebilir ama yaratılamaz” denir.
Yenemeyen savunur, yenecek olan hücum eder. Yetersizsen savun, fazlan varsa saldır. İyi savunma yapan dokuz yerin altında saklanır, iyi saldırı yapan dokuz göğün üstünde hareket eder; böylece kendini korurken tam bir zafer kazanabilir.
Sıradan insanların gördüğü bir zaferi görmek iyinin iyisi değildir. Savaşı kazandıktan sonra herkesin “iyi” demesi de iyinin iyisi değildir. O nedenle sonbahar tüyünü koparmak için fazla güce gerek yoktur, ayı ve güneşi görenin gözü keskin demek değildir, gök gürlemesini duyanın kulağı iyi duyuyor demek değildir. Eskilerin iyi savaşçı dedikleri zaferi kolay kazanandır. Onun için iyi savaşanın zaferinin ne hikmeti, şöhreti, ne de kahramanlığı, üstün hizmeti olur. Bu nedenle o hata yapmayarak savaş kazanır. Hata yapmayan stratejik önlemleri mutlaka zaferle sonuçlanacağından, peşinen yenilmiş bir düşmanı teslim alacaktır.
İyi savaşan biri kendini yenilmeyecek bir konumda tutar, düşmanın yenileceği bir fırsatı kaçırmaz. Bu nedenle muzaffer olacak bir ordu önce zafer kazanacağı ortamı yaratır, sonra düşmanla savaşa girişir; yenilecek ordu önce düşmana savaş açar, sonra savaş sırasında galip gelecek bir şans doğmasını bekler. Savaşı hakkıyla sevk ve idare etmesini bilen kişiler, ahlaki kurallara ve disipline bağlı kalır, böylece zafer ve yenilginin kaderini tayin eder.
Askerlikte kuralın birincisi ölçü, ikincisi nicelik, üçüncüsü hesaplama, dördüncüsü tartı, beşincisi zaferdir. Toprak ölçüyü, ölçü niceliği, nicelik hesabı, hesap zaferi tayin eder. >>
Sun Zi, Savaş Sanatı, s.11-12
@rotasizborsaci Elektronik sektöründe ek garanti ve kasko tamamen fiyasko bana kalırsa. 2012'de TV alırken ben de yaptırmıştım ama o günden sonra aldığım hiçbir üründe bu teklifleri kabul etmedim.
“Uzun zamandır yorgundu. Yorgunluğa tuhaf bir şekilde alışmıştı. Giydiği bir kıyafet gibiydi yorgunluk, ördüğü bir duvar, kırdığı bir ayna, izlediği eski bir film, okuduğu bir fotoroman. Yüz yıl uyusa yine de üzerinden atamayacağını biliyordu. Uyusa kimse uyandırmasa, dokunmasa öylece yatıp kalsa.”
Polat Özlüoğlu, Peri Kızı Af Buyurun
“Karayılan der ki harbe oturak,
Kilis yollarından kelle getirek,
Nerde düşman varsa orda bitirek,
Vurun Antepliler namus günüdür!”
Molla Mehmet Karayılan'ı şehadet yıl dönümünde rahmet, minnet ve saygıyla anıyorum.
Aziz ruhu şad, mekânı cennet olsun.
@mimbolge Biliyorum hocam. TDK birçok birleşik sözcükte istisnai yazım kuralları koyuyor. “Çevrimiçi” sözcüğünü bir terim olarak bitişik yazmak gerektiğini düşünüyorum. Kendi kafana göre kural mı uyduruyorsun diyebilirsiniz ama bence doğrusu bu.
Gazete köşelerinde, özel dosyalarda, TV veya radyo programlarında yer verilmese de Daima Edebiyat yolculuğuna ilk günkü gibi kendi imkânlarıyla devam ediyor. Hem dijital hem matbu kanallarda yayın yapıyor; YouTube kanalımız için içerik üretiyor, çevrimiçi ve yüz yüze atölyeler ve programlarla geniş bir kitleye hitap ediyoruz.
Daima Edebiyat dergisi bu ay itibarıyla 30. sayısına ulaştı. 2007'de blog olarak yola çıkan, 2018'den beri web sitesinde yayına devam eden, 2022'den beri de dergi formatında okurla buluşan bağımsız, bağlantısız, edebiyatı merkeze koyan bir yayın mecrası Daima Edebiyat.
Cahit Tanyol, Mitat Enç, Onat Kutlar ve Ülkü Tamer'in memleketinden, Gaziantep'ten yola çıkarak sözümüzü dünyanın dört bir yanına taşıyoruz. Arkamızda kurumsal bir güç yok. Belediyelerden, vakıflardan, derneklerden güç almıyoruz. Giderlerini ben karşılıyorum, bu bedel karşılığında derginin bağımsızlığı da sağlanıyor. Yorucu ama uzun bir koşu bu, bunu bilerek koyuldum bu yola. Şikâyetçi değilim, şikâyet babında yazmıyorum bunları ama bilinmesini de isterim.
Gelelim bu sayıya... Ben bu sayıda Dostoyevski'nin kahramanlarını trajik ve arketipsel yönden incelediğim bir yazıyla yer aldım. Öykülük'te birbirinden güzel öyküler, Şiirülke'de iyi ki okumuşum diyeceğiniz şiirler var.
Emeği geçen herkese teşekkür ederim. Nice sayılarda yan yana yürümek ümidi ve dileğiyle...
Dışarıda sağanak yağmur, içeride edebiyat... Gaziantep Kent Konseyi Edebiyat Akademisi'nin 12. oturumunu dün akşam yaptık. Kelimelerin ve hikâyelerin peşindeki yolculuğumuz devam ediyor.
Kelimeler şehri Gaziantep’te, Edebiyat Akademisi’nin bu yıl ki 12. ve son oturumunda Bilişsel Devrim’den bu yana kültürün, sanatın, edebiyatın hikâyesini “Nasıl Okuyalım?” sorusu etrafında konuşacağız.
Bekleriz.
20 Mayıs 2026 Çarşamba
Saat: 18.30
Gaziantep Kent Konseyi (Bayazhan)
@DaimaEdebiyat@gkentkonseyi