@HuseyinTopgide3 Doğruyu sen söyledin seni taktir eder teşhisin doğrultusunda tebrik ederim seni bu daha 17 yaşında bir çocuk akıl balı bile olmamış bir Z O
Tarihin Yükünü Taşıyan Bir Milletin Yürüyüşü
Son yüz yılda Kurd halkına dayatılan politikalar ve sistemli uygulamalar, toplumun bazı kesimlerinde fırsatçılığı, bireysel çıkarcılığı ve dar hesapları besleyen bir anlayışın yerleşmesine neden olmuştur. Bunun yanı sıra, kendi halkının çıkarlarından uzaklaşarak Kurd ve Kurdistan karşıtı güçlere bağımlı hâle gelen kişi ve çevreler de ortaya çıkmıştır. Bu gerçekleri görmezden gelmeden, yolumuza devam etmek ve bütün dikkatimizi asıl hedefimize yöneltmek zorundayız.
Mücadelemiz boyunca dikkati dağıtmaya çalışan, gündemi bulandıran ve toplumda kafa karışıklığı oluşturan pek çok ses yükselecektir. Bugün çeşitli yayın organlarında yer alan bazı yazılar bunun örneklerinden yalnızca biridir. Ancak bizim hedefimiz açıktır; yönümüz bellidir ve bu hedefe ulaşma irademiz sarsılmazdır.
Bu hedef doğrultusunda kurulacak ittifaklar, geliştirilecek müttefiklik ilişkileri ve oluşturulacak güç birlikleri, milletimizin ortak çıkarlarını esas alan siyasi sorumluluğun bir parçasıdır. Bu süreçte alınacak her karar, uzun vadeli hedefler ve milletimizin geleceği gözetilerek değerlendirilmelidir.
Disiplinli bir teşkilatlanma anlayışı, kararlı bir duruş ve devlet yönetiminde gerekli görülen stratejik bakış açısıyla hareket ederek; milletimizin onurunu, güvenliğini, özgürlüğünü ve refahını esas alan bir anlayışı hâkim kılmayı amaçlıyoruz. Bütün çalışmalarımızın temelinde, halkımızın geleceğini güvence altına alacak kalıcı ve güçlü bir düzen inşa etme iradesi bulunmaktadır.
Kürd Halkının Birleşmiş Milletler'de Temsil Edilmesi Tarihi Bir Adımdır
KNK'nin 24'üncü Genel Kurulu'nda alınan ve Kürd halkının Birleşmiş Milletler'de gözlemci millet statüsüyle temsil edilmesi amacıyla BM Genel Sekreterliği'ne resmi başvuru yapılmasını öngören kararı memnuniyetle karşılıyorum.
Yıllardır ifade ettiğim gibi, Kürd meselesi yalnızca bölgesel bir mesele değildir. Kürd halkı yüz yılı aşkın süredir inkâr, işgal, parçalanmışlık ve sistemli baskılar altında tutulmasına rağmen varlığını korumayı başarmış dünyanın en büyük devletsiz milletlerinden biridir. Bu nedenle Kürd halkının uluslararası hukuk ve diplomasi zemininde doğrudan temsil edilmesi artık ertelenemez bir gerekliliktir.
Ben yıllardır, Kürd halkının geleceğinin yalnızca dağlarda, meydanlarda veya siyasi tartışmalarda değil; aynı zamanda uluslararası kurumlarda, Birleşmiş Milletler'de, uluslararası hukuk mekanizmalarında ve dünya devletleri nezdinde yürütülecek diplomatik çalışmalarla şekilleneceğini ifade ettim. Defalarca belirttim ki Kürd halkının kendi iradesiyle temsil edilmesi gereken yerlerden biri de Birleşmiş Milletler'dir.
Bugün KNK tarafından alınan bu karar, halkımızın uluslararası alanda meşru temsilinin güçlendirilmesi açısından tarihi bir adımdır. Bu kararın yalnızca bir başvuru olarak değil, Kürd halkının ortak iradesinin dünya kamuoyuna ilanı olarak görülmesi gerekir.
Kürd halkı artık başkalarının gündeminde bir konu olarak değil, kendi adına konuşan ve kendi geleceğini belirleyen bir millet olarak uluslararası platformlarda yer almalıdır. Bunun yolu da ulusal birlikten, ortak diplomatik çalışmalardan ve devletleşme hedefi doğrultusunda kararlılıkla ilerlemekten geçmektedir.
Birleşmiş Milletler ve dünya devletleri şunu görmelidir: Kürd halkı savaş değil barış, çatışma değil istikrar, bölünme değil adalet istemektedir. Ancak kalıcı barışın yolu da Kürd halkının varlığının, kimliğinin ve siyasi iradesinin resmen tanınmasından geçmektedir.
Bu vesileyle KNK'nin aldığı kararı destekliyor, emeği geçen herkesi kutluyorum. Halkımızın uluslararası alanda hak ettiği statüye kavuşması için çalışan tüm kurumlarımızın ve temsilcilerimizin yanında olduğumu ifade ediyorum.
Bağımsız ve Birleşik Kürdistan hedefi doğrultusunda atılan her diplomatik adım değerlidir. Kürd halkının Birleşmiş Milletler'de temsil edilmesi yönündeki bu girişim, gelecekte devletimizin uluslararası alandaki yerini güçlendirecek önemli bir aşamadır.
Silav û rêz,
Hüseyin Baybaşin
RAHMİ KOÇ'UN IRKÇI VE ZELİL FIKRASININ(!) KAYNAĞI
Kadıköy tarihçisi diye bilinen Dr. Müfid Ekdal, Kapalı Hayat Kutusu: Kadıköy Konakları (YKB Yayınları, 2014, 92-93) kitabında şöyle bir anekdot aktarıyor:
"Mahmut Ata Bey zeki, çalışkan, sağlam yapılı, çok güzel ve esprili konuşan, değişik hikayeler anlatan, hekimliği kadar sosyal tarafı da olan bir insandı. Hekim-hasta münasebetlerinin kritik yönlerin hemen yakalar, sırası gelince kendine has bir tarzda anlatırdı. Keyifli bir gününde şöyle bir hikaye anlattı:
Bir gün siyah çarşaflı ve peçeli bir kadın, ayağı poturlu köylü kocasıyla muayene odama girdi. Kadın, kapının yanında ellerini çarşafın altına saklamış ayakta duruyor, arkasında da kocası… Ben de daha evvel çıkan hastadan sonra ellerimi yıkamış havlu ile kuruluyorum.
Kadına döndüm, ‘Donunu çıkar, şu masaya yat’ dedim. Kadında hareket yok. Kapkara bir heykel gibi duruyor. Aynı lafı bir daha tekrarladım. Kadın yine kımıldamıyor. O zaman kocasına döndüm, ‘Eşin muayene olmak istiyorsa dışarı çık ve onu ikna et’ dedim.
Köylü mahcup, çekingen, karısını kolundan tutup dışarı çıkardı. Yarı açık kapıdan konuşmalar duyuluyor:
Köylü: - Be kadın, doktorun dediğini niye yapmıyorsun?
Kadın: -Ağam, bana soyun diyor.
Köylü: -Elbette soyunacaksın.
Kadın: -Bana donunu çıkar diyor.
Köylü: -Onlar büyük adam. Çıkar dediyse çıkaracaksın.
Kadın:- Gayrı ben karışmam. Günah benden gitti.
dedi ve muayene odasına girip kapıyı kapattı. Peçesini açtı, hafifçe kırıtarak karşımda durdu. O utangaç kadın gitmiş, gözlerimin içine bakan bir başka kadın gelmişti. Doğrusu şaşırdım.
-Muayeneye hazır mısın? Dedim.
Hafifçe gülerek “Evet” dedi.
Tamam öyleyse soyun bakalım.
-Evvela sen soyun, demesin mi?"
xxx
Evet, besbelli Rahmi Koç bu anekdotu okumuş, hastane ve doktorları görünce de ağız ishaline düçar olmuş.
Rahmi Koç anekdottaki "çarşaflı köylü kadını" "Kürt kadını" yapmasaydı dünkü infiale neden olur muydu acaba? Bence olmazdı.
Ama iyi ki böyle yaptı böylece hem devlet serasında özenle yetiştirilmiş Türk burjuvazisinin bu en kallavi unsuru hakkında bir sürü pis hikaye döküldü ortaya, hem Koç'un şahsında Türk ırkçılarının bilinçaltlarına indik, bu kesimlerin "biz ve öteki" ayrımını hangi terimler üzerinden yaptığına dair bilgilerimiz pekişti.
Ama daha önemlisi, Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarına rağmen serbest bırakılmayan parti eşbaşkanları, milletvekilleri; hala kayyımlardan geri alamadıkları belediyeler, hala bilinmeyen dil olarak kodlanan dilleri, hala çıkarılmayan "eve dönüş yasası", Şam'daki bir avuç cihatçıya teslim edilmiş şanlı Rojava deneyimleri için (yani siyasal hakları için) isyan edemeyen Kürt toplumu, öfkesini ahlaki bir düzleme taşıdı, önce ciddi bir sinir patlaması yaşadı, ardından protestolar, suç duyuruları, davalar ile duygusal bir arınma ve rahatlama (Antik Yunan tiyatrosundan ödün bir terimle söylersem bir Katharsis) süreci yaşadı. Katharsis'lerin kimin işine yaradığını bilenler bilmeyenlere anlatır.
Öte yandan her ikisi de hekim olan Mahmut Ata Bey ve Müfid Ekdal'ın nobranlığı, kabalığı bana çok tanıdık geldi. Bu yaşa kadar doktorlardan gördüğüm kötü muameleleri yazıya döksem bir küçük kitapçık çıkar ortaya...
Son sözüm de dün Rahmi Koç'u kınama bildirisinde "Öte yandan, kadınları ve Kürtleri açıkça aşağılayan, hekimlik meslek onurunu hedef alan bu çirkin sözlerin dile getirilmesi ile bu sözlerin 'fıkra', 'şaka', 'mizah' adı altında meşrulaştırılmaya çalışılması kabul edilebilir de değildir" diyen Türk Tabipler Birliği'ne... Bu olayda kadınları ve hekimlik meslek onurunu hedef alan anlatı bizzat hekimlere aitmiş meğerse...
İĞNE-ÇUVALDIZ
Belki de Rahmi Koç, Abdullah Öcalan'ın Nasıl Yaşamalı kitabını okumuş, bu cesareti oradan almıştır. Çünkü Öcalan bu başyapıtında(!) şöyle der:
"Belki bazılarına acayip gelebilir, ama açmakta yarar vardır. Kürt kadınlarının çoğunun bedenleri ölü, kokuşmuş, soğuk ve çok kabadır. Fizikleri biraz böyledir, ruhları donuktur. Fikri düzeyi hiç yoktur. Köylü kızını al, küçük burjuva kızını veya erkeğini al, söyle söyle, hiçtir; papağan kadar bile sözcükleri tekrarlayamaz. Neyi yaşayacaksın? Sevgi duyguda, düşüncede ve yaşamı paylaşmada katılım ister. Ama bizimki buzdağı gibidir veya donuktur, bir-iki sözcükle her şeyi kestirip atar. Böyledir, yani her türlü saygısızlığı dayatır. İnsan bu yaşamdan ne anlar...." (cilt 1, s. 91)
Bu ifadeler için ayağa kalkıldı mı? Hayır. Öcalan'ı mahkemeye veren oldu mu? Hayır.
Demek ki "beyimdir ne dese yeridir, elin adamıdır ne dese dövülür" mantığı ile davranılıyor.
İZLEME ÖNERİSİ
Cemil Gündoğan* Brüksel'de MED Tv'de hem kendisinin hem de Yalçın Küçük'ün program yaptığı yıllarda, Ali Haydar Kaytan, Sakine Cansız ve Kani Yılmaz gibi (bugün yaşamayan) PKK'nin öncü kadrolarıyla yaptığı sohbetlerden ve gözlemlerinden hareketle Yalçın Küçük-Öcalan-PKK ilişkisine dair (kendi deyimiyle) "gerçeğe daha yakın bir resim çizmeye çalışmış".
Benim aşağıdaki yorumumu bazı yönleriyle doğrulayan, ama çoğu yönden düşünmediğim hususları görmemi sağlayan bu kaydı farklı görüşlerin, kişilerin bilinmesini, tanınmasını önemsediğimden paylaşıyorum.
Bu arada Cemil Gündoğan'ın tarzını beğeniyorum. Bu program da gayet derli toplu ve birinci elden ilginç ayrıntılar içerdiği için hakikaten izlenmeye değer. Kayıt 28 dakikalık ancak benim gibi aculsanız, biraz hızlandırarak daha kısa sürede de izleyebilirsiniz.😉
Programın linki: https://t.co/DPuLASJfRv
Not: Cemil Gündoğan 1958 yılında Dersim’in Kızılkilise (Nazımiye) ilçesinde doğdu. Yazmaya, 1970’lerin sonlarında Kawa dergisinde başladı. 12 Eylül 1980 cuntası döneminde 15 yıl hapis yattı. Stockholm Üniversitesinde Sosyal Antropoloji ve Bilgisayar Sistem Bilimleri okudu. Halen Stockholm’de Södertörn Üniversitesi tarih bölümünde araştırma yardımcısı olarak çalışıyor.
Yalçın Küçük: "Ben Kürt olsam, bir Kürt devrimcisi olsam, Öcalan’ı çok beğenmem, fazla Türkiyelidir, aşırı Mustafa Kemal hayranıdır. Ve en beğendiğim yanı da kendi halkını çok iyi eleştiriyordu. Karşılaştırmıyorum ama bizim paşamız, Kemal paşamız gibi ‘Ey Türk sen şöyle en yüksek, böyle en iyisin’ filan demiyordu. Daima alçaksınız, ezilmişsiniz diyordu. Ben de tepkili olurdum sorularımda, hiç mi sevmiyorsun bu halkı derdim."
https://t.co/BSKNrwge4X
UMUMİ İSTEK ÜZERİNE
Valla, ortamlarda bir de alta linkini eklediğim 65 dakikalık video var. O da montajlı ama Öcalan'ın görüntüsü, vücut dili, sesi, tonlaması ve nihayet kurduğu cümleler (tezleri!), kitapları(!), İmralı Notları ve son zamanlardaki açıklamalarıyla gayet uyumlu. Nitekim yıllardır kimse bu kayda itiraz etmedi. Etmek bir yana "niye böyle yaptığını" açıklamak için destanlar yazdılar.
Sizin gül hatırınız için onu da paylaşayım. İzleyip kanaatinizi benimle paylaşın emi? @prome_theus
https://t.co/qWHZiwHLC4
Welatımızı Milletimizin Hakla Hukukunu Söke Söke Alacağız Bunu Böylece Bilin
Cumhuriyet Türkiyesinin kuruluşundan bugüne 1923 Lozan antlaşmasında resmileşen Cumhuriyet Türkiyesi bu güne kadar Kürtlere dünyanın hiçbir yerinde benzeri görülmemiş zülüm uygulamıştır Sistemli soykırım Uygulamasını da dayatmıştır sistemli diyoruz çünkü bakarsanız Cumhuriyet Türkiyesinin kuruluşundan sonra biz Kürtlerin mezar taşlarına bile Kürtçe isimler yazılamamış ve Kürtçe dua bile okunamamış Biz bizi yaratana Xweda diyoruz onun bile adı yasaklanmış Kürtlerin dualari da Kürtçedir onlar da yasaklanmış bize ya Türkçe ya Arapça okumayı dayatmışlar İnsanlarımızı gereksiz yere katletmişler Şimdi halen devam eden etkin insanlarımızın etkisizleştirilmeleri Sistemli bir halde Uygulanmaktadır Milyonlarca insanlarımızı Cumhuriyet Türkiyesi döneminde katetmişlerdir bunları konuşmaya cesaretleri bile yok ahlaki değerlerden yoksun olan bugün Türkiye'yi yönetenler dahi o olayları örtbas etmeye çalışır Yapılan zulüm insanlık dışı olmasının yanı sıra insanlığa karşı suç olması da bir gerçektir bugün Türkiye'yi yönetenler ve içinde maalesef Kürtler de var ki hiç aynaya baktıklarını zannetmeyin ve bunların cehennemde bile yerleri olmayacağını bilmelerini isteriz Biz Kürtlere diyorlar ki evet biz 100 yılı aşkın süresir size büyük zulüm ettik ama işte o CHP ‘di Süleyman Demireldi bilmem kimdi Türkiye cumhuriyeti devletinin yönetenler Türklük adına bize zulüm yapmışlardır bugün söylenenler de bize yapılan zulümden daha fazla ahlak dışıdır Erdoğan ve çetesi bize diyorlar ki doğrudur size zulüm ettik size zulüm yapılmış büyükleriniz katledilmiş cenazelerinin yeri bile bilinmiyor bunlar hepsi doğrudur ancak siz gelin bizimle kardeş olun biz bundan sonra size daha az zulüm edeceğiz sizin milli servetinizi çalıyoruz ama size de yol yapacağız hapishane yapacağız daha çok jandarma polis kapınıza dikeçeğizve benzeri yaklaşımlar eğer Türkiye'yi bugün yönetenler içinde var olanlar
Bize insan gibi yaklaş deseler ki evet Cumhuriyet Türkiye'si ve Türklük adına size yapılan zulüm kabul edilemez suç işleyenlerin cezalandırılmaları tarihe not olsun diye bunların hepsinin yargı bağımsız ve adil yargı sürecinden geçirilmeli bundan sonra da biz sizin hak ve Hukukunuza saygılı davranacağı ve eğer bugün Türkiye'nin yöneticileri Kürt olsaydı Türkiye'nin adı Kurdistan olsaydı Tüeklerin Kürtlerden ne bekleyeceğini düşünerek sizin hakla hukukumuzu adilce size sunup yasal güvence altına alacağız bunun için de beraber çalışmak istiyoruz deselerdi bu biraz farklı bir yaklaşım gerektirirdi ancak bize diyorlar ki size yapılan zulmü kabul edin unutun Bundan sonra size az zulüm edeceğiz ve ona da katlanın Erdoğan efendi bazen derdi ki olmaz 3 kuruşa beş köfte Erdoğan efendi sen bizim milletimize 40 kuruşa bir köfte yutturmaya çalışıyorsun bizden bir kuruşa 40 köfte istersin bize bir kuruşa 40 köfte vermeye çalışırken ama karşılığında bizden Bizim geleceğimizi istiyorsun kimliğimizi istiyorsun yok ettiğiniz değerlerimizin unutulmasın kabul etmenizi istiyorsunuz siz bugün elinizde güç var diye Hoplar Zıplarsınız ama biz Kürtler unutmayın 8 10 kişilik genç Deşta sisê de yani fis ovasında Pkk örğütünü kurdular yanlışlarıyla doğrularıyla bugün Ortadoğuda siyasete en etkin güçlerden biri haline geldi Düşünün ki bugün yapılıyor olan çalışmalarda siyasete hakim bilgi Ve ilişkiler ağı itibari ile sizin Türkiye'miz yönetenlerden çok daha fazla etkin olan insanların başlattığı Kurdistan Birleşik devletleri hareketi var eninde sonunda bu hedefine vardırılacaktır siz samimiyetsizce ahlak dışı davranışlarla bizi kandırdığınızı zannediyorsunuz süreç içerisinde Kürt milletinin silahlı gücünü etkisizleştirerek bizi yeniden istediğiniz gibi kontrol Edip edebileceğinizi Milli servetimizi çalmaya devam edebileceğinizi Düşünüyor veya buna inanıyorsunuz
Bu dayatmalarınız ve bu yanlış hesaplarınız tutmayacak 100 yılı aşkın süredir Kürt Miletine dayatıpınız statiko devam etmeyecek siz yalanlarla zulümünüzü da örtbas etmeye çalışabilirsiniz bunlar da tutmayacak daha 2. 3 gün önce başladınız bugüne kadar devam ettiniz devlet televizyonlarından haber ajanslarının kendilerini gerçekten ciddi haber ajansları veya haber kurumları olarak lanse etmeye çalışan hadsizler ahlaksızlar terbiyesizler şahsıma ve aileme yönelik iftira kampanyasını başlatmışlar Devlet Bahçeli Kürtlerle kardeşlikten söz ediyor bay Bahçeli ben sizi davet ediyorum kaç gündür benim ve ailem hakkında yazılanların doğruluk derecesini siz tespit edin kanıtlarıyla beraber kamuoyuna paylaşın ben de kamuoyundan özür dileyim eğer söylenenler doğruysa yalansa bu gün sizin etkin rol üstlendiğiniz sözde Kürt kardeşliği safsatalığı sözde süreç safsatalığı esas bu ahlak dışı dayatma ile sürdürülmek istenilmektedir senin bu gün etkin olduğu devletin yönetiminin yaptığı bu ahlaksızlık onların ne kadar zavallı ne kadar iğrenç ne kadar gerçeklerden uzaklaşmış ve Kürtlerle asla bir toplum olamayacaklarını siz kendiniz görün ona göre de hesabinizi yapın Kürt milleti kendi kendini savunmaya yeterlidir kendi kendi kendini yönetmeye de erktir kendi kendinide yönetmeye uygundur ve bunu sağlamakta Kürtlerin işidir biz bunu bu şekilde hedefine taşıyacağız bu yalanlarla dolanlarla kendimizi kandırmaya devam edin Son gününüz geldiğinde artık pişmanlığınız da size fayda etmeyecek sizden iyi bir beklentimiz yok sizden bir şey istediğimiz de yok Welatımızı milletimizin hakla hukukunu söke söke alacağız bunu böylece bilin
Xêr û slamet
FOTOĞRAFLARIN DİLİ OLSA!
31 MART 1991-3 HAZİRAN 1991 TARİHLİ BÜYÜK KÜRT GÖÇÜNÜN KISA HİKAYESİ
Arka plan:
1990'a gelindiğinde ABD dış politikası, bir dizi başarısızlıktan (1963-1973 arasındaki Vietnam Savaşı hezimeti, 1973 Petrol Krizi, 1979/1980’de 444 gün süren İran’daki elçilik kuşatması, 1983’de Lübnan’a yapılan müdahalede 250 askerin öldüğü bombalı saldırı gibi) dolayı adeta felç olmuştu.
1988’de yapılan bir araştırma Amerikan halkının gözünde başkanın itibarının geçmişe göre yarı yarıya düştüğü bir döneme işaret ediyordu.
İşte tam bu atmosferde, 2 Ağustos 1990 günü Irak, 13. Vilayeti olduğunu ileri sürerek Kuveyt’i işgal etti. Epeydir bölgeye müdahale fırsatı arayan ABD’nin başını çektiği Koalisyon Güçleri, 16-17 Ocak 1991’de Irak’ı bombalamaya başladılar. 28 Şubat 1991’de ABD liderliğinde İngiliz, Fransız uçak ve helikopterlerinden bir kuvvet oluşturuldu. (Tansu Çiller'in "Çekici Güç" dediği) meşhur "Çekiç Güç" adı verilen kuvvetler Türkiye’de Adana’da İncirlik ve Diyarbakır’da Pirinçlik üslerinde konuşlandı.
İsyan (Raperîn), bastırma ve göç
Bu ortamda Kürdistan Cephesi (Kürt partilerinin ittifakı) tarafından kısmen koordine edilen peşmerge güçleri, ordu firarileri ve yerel halkın birlikte hareket ettiği bir ayaklanma başlatıldı. Talepler Saddam rejiminin devrilmesi, Baas Partisi diktatörlüğünün son bulması), Kürdistan için uzun yıllardır talep edilen, 1970'lerdeki özerklik anlaşmalarına benzer bir statü, rejimin güvenlik ve istihbarat kurumlarının tasfiyesi, Peşmergenin güçlendirilmesi... Özetle "halkın kendi kendini yönetmesi" idi.
Çoğu kaynak ilk Kürt ayaklanmasının 5 Mart 1991 tarihinde Süleymaniye'nin kuzeybatısındaki küçük Ranya (Raniya) kasabasında başladığını belirtir. 6 Mart'ta ayaklanma Bazyan, Pişder ovaları ve çevresine yayıldı. Köy Sancak (Koy Sanjaq) gibi yerler de bu günlerde dahil oldu. 7 Mart'ta ayaklanma büyük bir Kürt şehri olan Süleymaniye'ye sıçradı. Burada öğrenciler ve halk sokaklara döküldü, rejimin güvenlik binalarına saldırıldı. 7-8 Mart'ta Süleymaniye büyük ölçüde Kürt güçlerinin kontrolüne geçti. 11 Mart'ta Erbil, Duhok, Zaho gibi diğer şehirler de ayaklanmaya katıldı. Kirkuk (Kerkük) ise 20 Mart civarında ele geçirildi.
Ayaklanma, Körfez Savaşı yenilgisinin yarattığı otorite boşluğundan ve George H.W. Bush'un rejim karşıtı çağrılarından da etkilenmişti, ancak koalisyon güçleri duruma müdahale etmedi. Bu elbette Saddam rejimini cesaretlendirdi. Saddam'ın ordularının Kürt yerleşimlerine karşı başlattığı saldırılar üzerine 31 Mart 1991'de Kürt bölgelerinden komşu ülkelere doğru büyük ölçekli bir göç hareketi başladı. Bu, 1988'deki Enfal Harekatları ve Halepçe Katliamı'ndan sonra yaşanan ilk Kürt göçünden çok daha büyük ölçekliydi.
Bazı tahminlere göre toplamda 1,5 milyona yakın Kürt mülteci durumuna düştü. Türkiye sınırına yığılan mültecilerin sayısı Nisan ayının başında hızla arttı. Öyle ki 5-6 Nisan 1991 başında BM gözlemcilerine göre 280.000 civarı Kürt Türkiye'ye geçmiş, 300.000'i de sınırda bekliyordu. Kürt Meselesi'ni çözmek için Türkiye adını "Anadolu Cumhuriyeti" olarak değiştirmeyi bile düşündüğü bilinen, 1988'de Başbakan, 1991'de Cumhurbaşkanı olan Turgut Özal'ın çabalarıyla Türkiye mültecilere elinden geldiğince yardım etmeye çalıştı.
Fotoğrafçının şahitliği
Bu büyük göç sırasında LIFE dergisi adına aşağıdaki (ve daha nice) fotoğrafları çeken Derek Hudson şöyle anlatmıştı Kürtlerin trajedisini:
“Kürt nüfusu İran, Irak ve Suriye'ye yayılmış olup, hangi ülkede yaşarlarsa yaşasınlar her zaman zulme maruz kalmışlardır. Birinci Körfez Savaşı’ndaki çatışmaların ardından müttefik güçler Irak'tan çekilirken, Kürtler de Saddam Hüseyin'in Cumhuriyet Muhafızları'nın zulmü altında Türkiye sınırındaki kuzey bölgelerinden kaçmak zorunda kaldılar.
Binlerce çaresiz mültecinin yaya olarak, eşeklerle veya açık kasalı kamyon ve traktörlere doluşarak kaçtığı bu göç ani ve kaotik bir hal aldı. Bir çoğu, hem kuzeyde hem de güneyde meydana gelen bir dizi olayda, kaçan sivillerin konvoylarını kasten tarayan Cumhuriyet Muhafızları helikopterleri tarafından vurularak öldürüldü. Zagros dağlarının tehlikeli buzlarla kaplı yamaçlarını yaya olarak, yolculuk için son derece yetersiz donanımla aşanlar, yaşlı ve genç fark etmeksizin günlerce yürüdükten sonra, Türk sınır muhafızlarının uluslararası yardımı beklerken onlara kısa ve öz bir tavır sergilediği, ıssız ve kimsenin sahip olmadığı bir bölgeye, Işıkveren yakınlarındaki bir bölgeye vardılar. Bu gururla kendi kendine yeten insanların olağanüstü becerikliliğine rağmen, sayısız insan kaçınılmaz olarak hayatını kaybetti.
Ben ise, Irak'ın Kuveyt'i işgalinden bu yana geçen altı ayın tamamını, Bush yönetiminin Tony Blair hükümetiyle işbirliği içinde düzenlediği Körfez Savaşı fiyaskosu tiyatrosunda, kimyasal savaş tehdidi hakkında temelsiz olduğu kanıtlanan yanlış bilgiler yayarak geçirdikten sonra İngiltere'ye dönmüştüm. LIFE dergisi için yaptığım bu görevden yorgun düşmüşken, enerjimi toparlayıp bölgeye geri dönme fikri, önce kendi haline bırakabileceğim bir hikâye gibi görünüyordu.
Meslektaşım Tom Stoddart ile yaptığımız görüşmede, birlikte çalışmaya ve denemeye karar verdik. Suudi Arabistan'da müttefik kuvvetlerin tatbikatlarını fotoğraflamaktan başka bir şey yapmadığımız altı aylık süreçten ve özellikle ilgi çekici çok az fotoğraf elde etmemizden duyduğum hayal kırıklığıyla, sonunda tarihi ve insani öneme sahip bir iş yapmaya motive oldum. Temsilcim Sygma Photos, Paris'in tüm çabalarına rağmen, bu fotoğraflar çok daha sonra, haber dışı bir bağlamda gün ışığına çıktı. Zulmün sonuçlarının belgeleri olarak zamanın sınavından geçtiler.”
Savaş sonrası durum
Körfez Savaşı'nı başlatan "Baba" Bush, 22 Kasım 1990 günü Suudi Arabistan’daki Amerikan birliklerine Şükran Günü dolayısıyla yaptığı bir konuşmada ABD’yi “insanlığın durmaksızın süren özgürlük mücadelesinin dışa vurumu” olarak tanımlamıştı.
Buradaki “özgürlük” sözcüğü, Amerikan retoriğinde bazen "serbest pazar ekonomisi", bazen "kendi kaderini tayin hakkı", bazen "toprak bütünlüğü", bazen "bir ülkenin bağımsızlığı", bazen de" bireyin özgürlüğü" yerine kullanılırdı. Ancak Bush’un kurtarmak üzere gittiği Kuveyt için düşündüğü özgürlüğün iktidardaki monarşiyi tekrar ayakları üstüne dikmekten başka bir şey olmadığı ortadaydı.
Doğal olarak Iraklı "iyi" Kürtler de bu özgürlük retoriğinden kendilerine de bir şey düşeceğini ummuşlardı. Halbuki savaşın sonunda ABD birleşik bir Irak’ın çıkarlarına daha uygun olacağını düşündü, Irak uçaklarının güneyde Şiileri, kuzeyde Kürtleri bombalamasına ses çıkarmadı.
Ancak dolaylı bir koruma kalkanı oluşturdu. 6-10 Nisan 1991'de 36. paralelin kuzeyi Operation Provide Comfort kapsamında fiilen "uçuşa yasaklı bölge" (no fly zone) ilan edildi. Mülteci Kürtlere yardım malzemeleri 7 Nisan 1991'de havadan atılmaya başladı ve yardımlar 17 Nisan'da yer operasyonlarıyla genişledi.
Mültecilerin büyük kısmı, Kuzey Irak'ta "güvenli bölge" oluşturulması ve uluslararası baskıyla Mayıs-Haziran 1991'de geri dönmeye başladı. Türkiye'deki son büyük kamp (Çukurca) 3 Haziran 1991'de kapandı.
Uçuşa yasaklı bölge ve Kürt kazanımları
Saddam güçlerinin Güney Irak'ta Şii Kürtlerin yoğun olduğu bölgelere (özellikle bataklık bölgelerine) yönelik saldırıları üzerine 26 Ağustos 1991 günü bu sefer 32. paralelin güneyi Operation Southern Watch kapsamında "uçuşa yasaklı bölge" ilan edildi.
36. Paralel’in kuzeyi ile 32. Paralel’in güneyi arasındaki bu "kurtarılmış" bölgede Irak Kürtleri için yepyeni bir dönem başladı. O güne kadar sürekli birbiriyle çatışan KDP ve KYB 19 Mayıs 1992’de seçime gittiler. KDP’nin yüzde 45, KYP’nin yüzde 44 oy aldığı seçimlerden 105 üyeli bir Kürdistan Parlamentosu çıktı, ardından Kürdistan Hükümeti kuruldu. Yine de nihai barış ABD-Britanya koalisyonunun 2003’te Irak’a müdahalesinden (İkinci Körfez Savaşı/Irak Savaşı) sonra oldu.
O günden beri de "özerk" Kürtler ile merkezi Irak arasındaki ilişkiler görece sorunsuz yürüyor. Hatta o kadar sorunsuz ki AKP iktidarı yakın tarihe kadar ABD’yi Irak ve Suriye’de bağımsız bir Kürt devleti kurmakla suçluyordu. Rojava'nın Şam merkezli cihatçı HTŞ hükümetine teslim olmasında ABD'nin hayati rolü o kadar aşikar ki, artık Türkiye'nin bunu iddia etmesi zor. Şimdi hedef Irak anayasasına göre otonom bir yapı olan Kürdistan Bölgesel Yönetimi (veya Kürdistan Bölgesi veya Irak Kürt Bölgesel Yönetimi)... Bakalım olaylar nasıl gelişecek.
REVİZYONİZMİN FERİŞTAHI
"Kadı Muhammed ve yoldaşlarının mücadelesi, başlangıçta ulus devlet paradigmasını yıkmayı amaçlıyordu. İran genelinde demokratik ve ortak bir yönetim kurmak istiyorlardı." (DBP Genel Merkezi'nin 31 Mart 2026 tarihli twitten.)
"Bizim Cumhuriyet ile bir sorunumuz yoktur. Asıl mesele Cumhuriyetin demokratik olmamasıdır. Demokrasi Cumhuriyetin güçlenmesini sağlayacak yegane çözümdür." (Abdullah Öcalan'ın 31 Mart 2026 tarihli mesajından.)
Bu arkadaşların Türklerin kurduğu cumhuriyetle sorunları yok ama Kürtlerin kurduğu cumhuriyetle var...
Yeminle nutkum tutuldu. Yıllardır "Mahabad Kürt Cumhuriyeti" derken meğer yanlış yapıyormuşum. Meğer olmayan bir şeyi tarif ediyormuşum. Meğer Gazi Muhammed ve Molla Mustafa Barzani İran'ın genelinde demokratik ve ortak bir yönetim kurmak istiyorlarmış...
Öğrenmenin yaşı yok. Öğrendik çok şükür...
Birgün "Gazi Muhammed diye biri yaşamadı" derlerse de şaşırmayacağım...🤨
Ronî Riha: Türkiye’nin “Kürtsüz bir düzen, Kürdistansız bir dünya” süreci
🔶“Terörsüz Türkiye” olarak başlayan ve ardından “Terörsüz Bölge” söylemiyle genişleyen bu sürecin bir oyalama stratejisi olarak devam ettiği açıktır. Sürecin mevcut hâliyle, bölgesel dengeler Türkiye’nin lehine şekillenene kadar ve Suriye’de olduğu gibi İran dosyasında istenen sonuçlar elde edilene kadar, umutlar saçarak “Kürtsüz bir düzen, Kürdistansız bir dünya" hedefi temelinde devam edecektir.
https://t.co/8QhzNf3Jt3
Kobani’de Suriye bayrağını indiren genç nedenini anlattı
North Press, Kobani’deki Newroz kutlamaları sırasında Miştenur Tepesi’nde Suriye bayrağını indiren gencin ifade videosuna ulaştı.
🔹 Kobanili genç olayın ardından Asayiş tarafından kimliği tespit edilerek tutuklandı.
🔹 Soruşturmda kaydedilen videoda genç, eyleminin bir "hata" olduğunu itiraf söyledi:
“Yaptığımın bu kadar ters tepeceğini ve ülke çapında bir fitneye dönüşeceğini düşünmemiştim"
🔹 Genç, bu eylemi Kuzey ve Doğu Suriye’deki son çatışmaların ve izlediği görüntülerin etkisiyle bir "tepki" olarak gerçekleştirdiğini belirtti.
#Kobani #Suriye
Via @NPA_Arabic
Rejimin kontrolünden çıkacak ilk yer Doğu Kürdistan. Kürtler hazır ve rejimin ilk terk edeceği yer tıpkı Suriye'de olduğu gibi Kürt toprakları olacak.
Kürt siyasi elitleri her ne kadar korkak davransa da proje bu ve kurtuluş yolu da burada.