Deniz Göktaş isimli kişinin programı hakkında çok şey söylendi. Kur'ân üzerinden aklı sıra mizâh yapması üzerinden Kur'ân'ı aşağıladığı söylendi. Ama bu kısım, gözlerden kaçtı ve maâlesef, Atatürkçüyüm, millîyetçiyim diyen birçok kişi kendisine sâhip çıktı.
Dikkât edilirse, Emrah Safa Gürkan üzerinden Ermenî iftirâlarını kabûl etmeyen târihçilerin yalancı olduğunu söylüyor. Ama en iğrenci ise "Ama onlar da Kars'ta bize saldırdı falan" diyerek, aklı sıra Ermenî çetelerinin katlettiği Türkler ile dalga geçmeye çalışması oldu.
Her mes'elenin mizâhı yapılmaz; her mes'elenin esprisi olmaz. Adına ne derseniz deyin, ister ofansif mizah deyin, ister şu deyin, ister bu deyin. Bu konularda mizâh olmaz.
"Ünlülere yönelik operasyon" haberlerinde ismi geçen şahısların arasından bir ya da iki kişiyi tanıyor tanımıyorum. Yaşlandık mı diyorum kendi kendime...
Siyaset çoğu zaman zaferlerin tarihi olarak anlatılır. Oysa toplumların ve hareketlerin gerçek hikâyesi, yalnızca kazandıkları anlarda değil; yenilgiler karşısında verdikleri tepkilerde de saklıdır.
Kaybedilmiş mücadeleler, boşa çıkmış umutlar ve gerçekleşmemiş idealler, bireylerin ve toplulukların hafızasında derin izler bırakır. Bu nedenle siyaset, yalnızca iktidar mücadelesi ya da kurumlar arasındaki rekabet değil; aynı zamanda umut, hayal kırıklığı, sadakat, direnç ve yeniden ayağa kalkma iradesiyle şekillenen insani bir tecrübedir.
Bazen bir topluluğun karakteri zafer anlarında değil, yenilgi sonrasında gösterdiği dayanıklılıkta ortaya çıkar. Çünkü tarih, yalnızca kazananların değil; kaybetse de inancını, hafızasını ve mücadele azmini koruyanların da eseridir.
Siyaseti anlamak isteyenler için bu gerçek, seçim sonuçlarından ve güç dengelerinden çok daha derin bir anlam taşımaktadır.
Ankara semasında hilâl ile yıldız bu gece birbirine öyle yaklaşmış ki; insan bir an göğe değil, bir milletin hafızasına baktığını sanıyor.
Bazi an, bugün olduğu gibi gökyüzü, yeryüzüne ait bütün kelimeleri susturuyor.
Üst kimliklerin başarısı, insan beyninin küçük akrabalık grupları için geliştirdiği sadakat duygusunu daha geniş topluluklara taşıyabilmeleri ile ilişkilidir.
Birinci Dünya Savaşı ve Osmanlı İmparatorluğu'nun son yılları üzerine çok şey yazıldı; ancak Ahmet Altay Cengizer'in Adil Hafızanın Işığında adlı eseri, bu dönemi yalnızca alışılmış kalıplar üzerinden okumayı reddeden nadir çalışmalardan biridir. Cengizer, Osmanlı Devleti'nin savaşa girişini basit bir "maceracılık" anlatısına indirgemek yerine, dönemin büyük güç rekabeti, emperyalist hesapları ve devletin karşı karşıya kaldığı varoluşsal tehditler çerçevesinde ele alarak okuyucuya farklı bir perspektif sunmaktadır.
Eserin en dikkat çekici yönlerinden biri de 1915 hadiseleri ve Ermeni meselesi konusunda "adil hafıza" kavramını merkeze almasıdır. Cengizer, acıları yarıştırmadan, dönemin bütün aktörlerini tarihsel bağlamları içerisinde değerlendirmeye çalışırken, okuyucuyu sloganların ve peşin hükümlerin ötesine geçmeye davet ediyor. Bu yönüyle kitap, yalnızca tarihî olayları anlatan bir çalışma değil; aynı zamanda geçmişe nasıl bakılması gerektiğine dair güçlü bir muhasebe çağrısıdır.
Diplomatik tecrübe ile akademik titizliğin birleştiği bu kapsamlı eser, Osmanlı'nın son dönemini, Birinci Dünya Savaşı'nı ve günümüze kadar uzanan tarih anlatılarını daha derinlikli anlamak isteyen herkes için başvurulması gereken kaynaklardan biridir. Tarihle gerçekten yüzleşmek isteyenlere gönülden tavsiye ederim.
Bu vesileyle, tarihimize ve diplomasi dünyamıza kıymetli eseriyle kalıcı iz bırakan, yakın zamanda kaybettiğimiz Sayın Büyükelçimiz Ahmet Altay Cengizer'i bir kez daha rahmet ve minnetle yâd ediyorum. Ardında yalnızca görev başarıları değil, gelecek nesillere ışık tutacak fikirler ve güçlü bir entelektüel miras bıraktı.
Tebabet, Diyanet ve Siyaset alanında konuşmak için herhangi bir şey bilmeniz gerekmiyor. Düşük çözünürlüklü, büyük puntolu iki aforizmalı paylaşım kafi...
Bir çınar daha devrildi…
Ülkücü hareketin mücadeleyle yoğrulmuş hafızasından bir isim olan Muhittin Çolak, nâm-ı diğer Rüzgarın Oğlu emaneti sahibine teslim etmiş...
Rabbim mekânını cennet, makamını âli eylesin.
Başbuğ’un otağında buluşmak duasıyla…
Epistemik determinizm. Dücane bey, düşüncenin, düşünce ile varılan mertebenin, "muhakkak verili olanı inkara" götüreceğine iman etmiş bir "dindar". Düşünmenin, bedel ödemenin (?) sonunda inançısızlığa götüreceğine dair bir dogmatizmi savunuyor. Durumunun pek farkında da değil.