Gayret Bizden, Yaymak Sizden!
Bugüne dek nice insanımızın imani konulardaki sorularını cevaplayarak hidayetlerine vesile olduk..
Yüzlerce genç imanla tanıştı bu hizmet aracılığıyla.. Daha nice gence ulaşmamız da sizin ulaştırmanızla; paylaşımınızla olacak...
Bu alın secde eden bir alındır.
Bu sarığın altında yılların müktesebatını barındıran bir ilim hazinesi var.
İlimle meşgul olması gereken bir ömür hapse mahkum edilmemeli.
#YusufZiyaHocayaAdalet
Yargıtay, oğlunu ısıran köpeği itlaf eden adamın alt mahkemedeki beraat kararını bozmuş, adamın eyleminde orantısızlık tespit edilmiş.
Yani şunu anlıyoruz, köpek çocuğu öldürmedi ama sen köpeği öldürdün o halde ceza almalısın diyor yüksek yargı.
Yahu adam o anda o panik ve dehşet durumunda köpeğin çocuğa verdiği zararı nasıl ölçecek, sonra çocuk köpekten kuduz kapıp acı içinde ölseydi ne diyecekti mahkeme.
Köpeğin kuduz taşıdığı veya taşımadığı anlında mı yazıyor!
Bu nasıl saçmalık, köpeğin yaşam hakkıyla insanın yaşam hakkını kıyaslamak nasıl bir hukuk anlayışıdır!
Artık bu emsal karar üzerine köpek mağdurlarının yapacağı tek savunma “ lütfen bana saldırma patili dost” demek olacak!
Tam bir akıl tutulması!
Size ÜLKEMİZDE yaşanan bazı REZİLLİKLERDEN BAHSEDECEĞİM. Çünkü ÇOK SİNİRLİYİM…
İnsanlar gerçekten yaşamayı mı unuttu, yoksa yaşadığını göstermeyi yaşam sanmaya mı başladı anlayabilmiş değilim.
Birileri hastane odasını içerik alanına çeviriyor. Serum takılı hâlini çekiyor. Ağladığı anı paylaşıyor. Yakınının yoğun bakım önündeki korkusunu bile “vlog” yapıyor.
Acı bile mahrem olmaktan çıkıyor.
Cinsiyet öğrenme partileri yapılıyor… Anne-baba çocuğun cinsiyetini öğrenmiyor sanki; bütün mahalleye, bütün internete ilan ediyor. Patlayan kutular, dumanlar, konfeti, dron çekimleri… Bir bebeğin cinsiyeti bile artık sade bir sevinç değil, gösteri malzemesi hâline geliyor. Birileri cenazeyi bile gösteriye dönüştürüyor…
Mezarlıkta kamera açıyor. Taziyeyi kayıt altına alıyor. Ağlayan insanın yüzünü çekiyor. Yas bile bazen içerik oluyor.
Türkiye’de artık garip bir gösteriş ve teşhir kültürü oluştu. İnsanlar mutlu olmak için değil; göstermek için yaşıyor. Sevinç yaşamak için değil; kayda almak için yaşıyor.
Dua etmek için değil;
story atmak için yaşıyor.
Baby shower yapılıyor…
Daha çocuk doğmadan gösteri başlıyor. Balonlar, dev organizasyonlar, binlerce liralık süsler, “kaç kişi izledi?” hesabı…
Sünnet merasimleri… Eskiden dua ile, sade bir ikramla, aile arasında olurdu. Şimdi düğün salonları, sahneler, konvoylar, sis makineleri, lazerler, sanatçılar… Basit bir cerrahi operasyon neredeyse düğünden daha şatafatlı. Bazı yerlerde anne bile gelinlik benzeri kıyafetlerle sahneye çıkıyor. Oğlunun sünnet merasiminde adeta ikinci düğün yapılıyor. Soru şu: Bu merasim kimin için? Çocuk için mi, yoksa insanların “ne kadar görkemli yapmışlar” demesi için mi?
Kız isteme merasimleri… Eskiden bir kahve, bir dua, birkaç büyük. Şimdi ne oldu? Organizasyon şirketleri, özel dekorlar, ışık sistemleri, profesyonel çekimler, giriş koreografileri… Kız isteme bile sahne gösterisine döndü.
Bir video görüyorsun: 50-60 yaşındaki anne babasına “Birbirinize sarılın, video çekeyim” diyor. Bir başkası annesinin ağladığı anı çekiyor. Bir başkası eşinin mahrem sevincini, hamilelik testini, özel tepkisini milyonlara açıyor.
Birileri ibadeti bile dekor yapıyor…
Dua anını, gözyaşını, secdeyi, hayrı, umreyi, Kur’an okuyuşunu bazen içten yaşamak yerine kameraya göre kurgulayanlar… İnanç, tefekkür ve mahrem ibadet alanı; bazen “bakın ne kadar manevîyim” vitrini hâline gelebiliyor. Dinin özü yerine görünürlüğü büyütmek, ayrı bir istismar biçimi. Huzur anı,
gösteri anına kayabiliyor.
Birileri boşanmayı bile sahneye çeviriyor. En kırılgan anlar; ayrılık, öfke, gözyaşı, hepsi izlenme malzemesi oluyor. Birileri yaşlı anne babasını “duygusal içerik”e dönüştürüyor. Annenin ağlaması, babanın mahcubiyeti, özel tepkileri, saygı yerine bazen viral olma hedefi öne geçiyor. Sürekli pahalı hediye videoları. “Bakın eşime ne aldım” yarışları. Romantizmi yaşamak yerine ispat etmeye çalışma. Sevgi samimiyet değil, performans gibi sunuluyor.
Geçen gördüğüm bir görüntü beni çok ama çok üzdü. Kâbe’nin karşısında otel odasında namaz kılıyorlar. Etraflarında kameralar hazır. Namazın ortasında hamilelik testini çıkarıp bunu gösteriye dönüştürüyorlar.
İnsan ibadeti mi yaşıyor, yoksa sahne mi kuruyor? Eskiden insanlar bazı meseleleri anne babasının yanında konuşmaya utanırdı. Şimdi milyonların önünde en mahrem detaylarını konuşuyor, çekiyor, yayınlıyor.
Ve suç sadece bunu yapanlarda değil. Toplumda da var. Çünkü izleniyorlar. Alkış alıyorlar. Prim görüyorlar.
Para kazanıyorlar. Şöhret oluyorlar.
Sonra gençler bunu normal sanıyor.
Bir nesil büyüyor;
mahremiyet nedir bilmiyor.
Bir nesil büyüyor;
gösterişi mutluluk zannediyor.
Bir nesil büyüyor;
kamerayı vicdanın önüne koyuyor.
Bir nesil büyüyor; yaşamak
yerine sergilemeyi öğreniyor.
Birileri misafiri bile rahat bırakmıyor…
Eve gelen insan önce kamera görüyor. Muhabbet, samimiyet, özel sohbet bile “story” oluyor.
Birileri tatili yaşamıyor; ispatlıyor…
Denizi görmeden çekim, yemeği yemeden fotoğraf, manzarayı izlemeden canlı yayın…
Birileri çocuk terbiyesini bile yayına açıyor…Azarlama, ceza, mahcup etme, ağlatma… eğitim değil,
çoğu zaman teşhir oluyor.
Birisi düşmüş, biri bayılmış, bir yerde kavga çıkmış… İlk refleks yardım değil, telefon çıkarıp video çekmek oluyor. Başkasının zor anı, seyirlik malzemeye dönüyor. Kiralanmış araba, ödünç takı, borçla tatil, krediyle şatafat… Hayat yaşamıyor; vitrin kuruyor. Fakir ama internette “krallık” oynuyor. Barışma videosu, ayrılık videosu, kavga videosu, dönüş videosu… Duygu yaşamıyor; senaryo pazarlıyor.
Yatak odasından video çekenler…
Evin en özel alanını bile milyonlara açanlar… Karı koca arasındaki özel hâlleri, yatak başını, uyandığı anı,
özel sohbetlerini, sabah mahremiyetini bile “içerik” diye paylaşanlar…Eşinin yanında göbeğini açıp oynayanlar, karı koca arasındaki özel samimiyeti milyonların eğlencesine dönüştürenler…
Aile içindeki mahrem sınırları
alkış uğruna, izlenme uğruna,
beğeni uğruna sergileyenler…
Çoluğunu çocuğunu sosyal medyada para kazansın diye vitrine koyanlar… Daha konuşamayan çocuğun ağlamasını çekenler. Düştüğü anı hasta hâlini paylaşanlar. Uyurken yüzüne kamera tutanlar. Mahrem korkularını, ağlamalarını, özel tepkilerini milyonlara açanlar. Çocuk büyüyor; ama kendi iradesi olmadan dijital bir vitrinde büyüyor. Kendi rızası olmadan hayatı kayıt altına alınıyor. Bir gün utanacağı, mahcup olacağı görüntüler daha o küçücükken internete bırakılıyor.
Bazıları çocuk yetiştirmiyor; çocuğu içerik malzemesine dönüştürüyor.
Bazıları aile kurmuyor; evi stüdyoya çeviriyor. Bazıları hatıra biriktirmiyor; mahremiyet tüketiyor. Bazıları yaşamak yerine sergilemeyi seçiyor.
Evin salonu sahne…
Mutfak stüdyo…
Yatak odası içerik alanı…
Çocuk odası izlenme malzemesi…
Aile bağları bile reklam ve etkileşim aracına dönüşüyor.
Soru şu: Her şey paylaşılmak zorunda mı? Her duygu kameraya dönmek zorunda mı? Her mahrem alan izlenmeye açılmalı mı? Çocuk, anne babanın sosyal medya yatırımı mı? Aile, içerik fabrikası mı?
Belki de en önemli soru şu:
SİZ DELİ MİSİNİZ? İnsanı korkutmak, rezil etmek, utandırmak, sonra “şakaydı” demek. Mizah mı? Kilolarca yiyeceği sırf kameraya döküp israf etmek normal mi?
Özel, özel kalmalı.
Eşler arasındaki sınırlar, sınır kalmalı.
Çocuklar, para kazanma aracı değil emanet olmalı.
Aile hayatı, milyonlara sergilenen bir vitrin değil; korunması gereken bir mahrem alan olmalı.
Bugün insanlar alkış uğruna utanmayı, izlenme uğruna sınırı, para uğruna mahremiyeti harcıyor. Asıl tehlike de burada başlıyor. Çünkü mahremiyet bir kere sıradanlaşınca, insan neyi koruyacağını da unutmaya başlıyor.
Para kazanmak için ekran karşısında bedenini teşhir edenler… İzlenme uğruna sınırlarını silikleştirenler… Mahremiyetini, bedenini, özel alanını “etkileşim” ve “kazanç” uğruna sergileyenler… İnsan bedenini değer olarak değil, tıklanma aracına çevirenler ve bütün bunları utanmadan izleyenler SİZE YAZIKLAR OLSUN. Hiç bilgisi olmadan “size hayat öğreteyim” diye bir de bize ayar verenlerin vidoları…
Birileri “kanalıma abone ol” diyerek insanları sadece faydalı içerik için değil; bazen tamamen dikkat çekmek, gündem olmak, daha çok görünürlük kazanmak için her şeyi içerik hâline getiriyor. Özel hayat, kavga, ilişki, aile içi anlar, duygular, hatta utanılması gereken sınır ihlalleri bile “izlenme” için paketleniyor. Bir kitaba çok para diyenler onlarca para verip
buralara abone oluyor.
GERÇEKTEN İNANILMAZ.
Bir noktadan sonra mesele paylaşım olmaktan çıkıyor; hayatın kendisi pazarlamaya dönüşüyor. Bazıları evini yuva gibi yaşamıyor; sete çeviriyor. Bazıları ailesini korumuyor; kapitalizmin parçası yapıyor. Bazıları bedenini saygınlıkla taşımıyor; algoritmaların malzemesi hâline getiriyor. Bazıları üretmiyor; dikkat satıyor. Bazıları mahremiyetini korumuyor; beğeni uğruna tüketiyor. “Abone ol.” “Beğen.” “Paylaş.” “Daha fazlası için takip et.” SONRA MİLYONLARCA TAKİPÇİ…
BAKIN HAYKIRIYORUM:
ÖZEL, ÖZEL KALMALI.
BEDEN, SAYGINLIKLA KORUNMALI.
ÇOCUKLAR, İÇERİK EKONOMİSİNİN PARÇASI OLMAMALI.
AİLE, VİTRİN DEĞİL YUVA OLMALI.
İNSAN, İZLENMEK İÇİN DEĞİL; DEĞERLİ OLDUĞU İÇİN YAŞAMALI.
Zekeriya EFİLOĞLU
Eğitimci-Yazar
🔴 Rt lütfen:
📌 Kıymetli Kardeşlerimiz:
📌 Bugün evlerimizin en mahrem köşelerine, ekranlar aracılığıyla sızan ve aile yapımızı derinden sarsan bir tehdit ile karşı karşıyayız.
📌 Kültürel emperyalizmin birer silahı haline gelen içerikler; şiddeti, ahlaki çöküntüyü ve değer erozyonunu normalleştirerek en kıymetli hazinemiz olan çocuklarımızı bizden koparmaya çalışmaktadır.
📌 Bizler, toplumun temel taşı olan aileyi korumayı ve manevi değerlerimizi ihya etmeyi kendine şiar edinmiş bir teşkilatın mensuplarıyız. Evlatlarımızı hedef alan bu saldırılara karşı susmak, bu vebale ortak olmaktır.
📌 Ankara Sivil Toplum Platformu (ASTP) çatısı altında, yetkilileri sorumluluğa davet etmek ve "Dur!" demek için sesimizi yükseltiyoruz. Bu sadece bir basın açıklaması değil; bir medeniyet nöbeti, bir gelecek mücadelesidir. Mümin duruşunuz ve ferasetiniz, bu karanlık dalgaya karşı en güçlü kalkanımız olacaktır.
Ailemize ve geleceğimize sahip çıkalım. Katılımınız, bu haklı davada gücümüze güç katacaktır.
https://t.co/tBTH7JarKY
Fakir semtlerindeki başıboş köpekleri toplayıp zenginlerin yaşadığı semtlere bırakmak gerek.
Mesela Ankara Çukurambar Ümitköy, İncek...
İstanbul Etiler, Bebek, Ulus, Tarabya.. .
Buralara bırakın...
Güzel güzel baksınlar sokaklarda...
Bir de caddelerine sokaklarına bol bol "MAMA" doldurun...
Tam süper olur.
Çok seviyorlar ya...
Hadi❗️
Tavuklarını yiyen köpeği kovdu diye vatandaş ters kelepçeyle ve başı eğilerek gözaltına alınıyor.
Neden? Köpek lobisi böyle istiyor.
5 yaşındaki çocuğu canlı canlı parçalayıp yiyen köpekler hâlâ yakalanamadı. Çünkü canlı yakalanmaları şart!
Neden? Köpek lobisi böyle istiyor.
Açık ve net konuşacağım.
Argo bir tabir vardır ya hani "köpek kadar değerimiz yok" şeklinde.
Bu durumun 'anlamında' geçerli olduğu tek modern(!) ülke Türkiye'dir.
Hatta daha da trajik olan şudur ki;
3-5 bin kişi falan değil, toplumun %95'i yani 80 küsür milyonun tamamı,
Çoğunluğu -parti fark etmeksizin- meclis ve belediyelere çöreklenmiş olan mama lobilerinin gönüllü birer kobay ve kurbanlarıdır.
Hayvanseverlik maskesi altında toplumun can güvenliğine/sağlığına mizantropik bir örgütlenme üzerinden adeta savaş açmış olan patolojik yığınlar ile,
Milyarlarca dolarlık rant için bu yığınları asker/kalkan edinmiş olan lobilere teslim olmuş bir yönetim olamaz.
İdareciler şunu çok iyi bilmeli:
Salt maddi ve siyasi kaygılar sebebiyle adı konulmamış bir zırh ile muhafaza ettiğiniz bu lobilerin işlediği her bir cinayetin vebali tamamen üzerinizedir.
Evet, net söylüyorum:
Bu meselenin sorumlusu, tek derdi kara para-akraba paklamak olan A belediyesi, B derneği, C kurumu değil,
Tamamıyla hükümettir ve bu bilinçli tercihinin bedelini de er ya da geç ödeyecektir.
TikTok YASAKLANMALI.
Mafya dizileri YASAKLANMALI.
Şiddet içerikli filmler YASAKLANMALI.
18 Yaş altına sosyal medya YASAKLANMALI.
Şiddet içerikli online oyunlar YASAKLANMALI.
Şiddet ve çarpık ilişkilerin reklamını yapan gündüz kuşağı programları YASAKLANMALI.
#kahramanmaraş
97 yaşında bir dedeyle sohbetimde bana şunu söylemişti:
Allah azan karıncaya kanat takar kuşa yem edermiş.
Her yükselişi hayra, her düşüşü şerre yormamak lazım
Adı: Sadık
Soyadı: Demir
Yaşı: 16
Sadık hem öksüz hem yetim büyüdü!
Ve sokak köpekleri yüzünden öldü.
Sadık’ın hakkını savunacak anne ve babası olmadığı için, gören herkes RT yaparak onun sesini duyursun.
Azerbaycan'a bakalım mı biraz?
Baştan belirteyim, gerçekler acıdır.
Yakın tarihin en trajik olayı:
Aliyev'in Karabağ savaşından önce yıllarca Erdoğan ve Türk ordusuna methiyeler dizmesi,
Bu süreçte Ermenistan ile Türkiye arasındaki her gerilimde Türkiye'yi körüklemeye çalışması,
Nihai,
Türkiye'nin yıllar süren ordu eğitimi, teknolojik desteği ve dünya tarihine geçen eşsiz savaş doktrini sayesinde (EVET SAYESİNDE) Karabağ'ın alınması sonrası;
Erdoğan'ın 2024 yılında Gazze soykırımı sebebiyle İsrail'e yönelik;
'Karabağ'a nasıl girdiysek, Libya'ya nasıl girdiysek, aynısını yaparız' açıklamasının hemen ardından;
Aliyev başta olmak üzere Azerbaycan siyasi elitlerinin anında (ve 180 derece) tavır değiştirmesi olmuştur.
O gün bugündür Türkiye ile Azerbaycan arasında örtülü ancak derin bir gerilim/çatlak oluşmuştur -ki- bu bugün dahi hala devam etmektedir.
Bunun tek sebebi ise,
Erdoğan'ın İsrail'i hedef aldığı cümlede Karabağ'ı örnek vermiş olması ve Aliyev'in bu konuyu -nedense(!)- gereğinden fazla büyüterek adeta gurur meselesi haline getirmesidir.
Bugün pek hatırlanmasa da,
Erdoğan'ın bu söyleminden sadece 4 gün sonra Azerbaycan günlük resmi gazetesinde Türkiye'ye karşı adeta bir ultimatom metni yayınlanmış;
Türk ordusunun Karabağ savaşındaki katkısı adeta yok sayılırken,
İHA'ların parasının her bir kuruşunun verildiği ısrarla söylenmiş ve
Karabağ zaferinin sadece Aliyev'e ait olduğu sert bir şekilde ifade edilmişti.
Zaten devamında da Aliyev Erdoğan ile aylarca resmi olarak görüşmedi.
Dolayısıyla Aliyev'in İsrail ve çıkarları söz konusu olduğunda kendini kaybedecek derecede fevrileşen tavrı yeni değildir.
Bugüne gelirsek:
İsrail ile masaya oturursun, tamam.
Ulusal çıkarındır ya da idelojik olarak yakınsındır, peki.
Ancak eğer İsrail'in Sünni eksenine karşı tanıttığı Altıgen İttifakı'nın (adı şimdilik söylenmeyen) Kafkas ayağı/ülkesi olarak kendini kodlatmaya müsade edersen,
Finalde bunun bedeli çok çok ağır olur.
İsrail'in küresel sistemde ipi zaten çekilmiş, sadece henüz ilan edilmemişken,
İradeni bu denli Siyonizme -bile isteye- teslim edersen,
Giderken seni de yanında sürüklemeyi (bakınız İran'a karşı) çok iyi bilir.
Özellikle son 40 yıldır Sünni İslam eksenini parçalamak için İsrail/ABD'nin yol ve taşeronluk verdiği İran,
Bugün -görevi bittiği için- nasıl hedefe konuldu ise,
Yarın bir benzerinin başına gelmeyeceğinin garantisi -Türkiye dışında- olmayacaktır.
Türk Devletinin aklı, sabrı, anlayışı, dostluğu ve himayesi oldukça geniş ve değerlidir.
Ancak asla sınırsız, tavizkar, ya da kendi güvenliğini hiçe sayacak/macera arayacak ölçüde de değildir.
Devlet yönetmek; terbiye, aklıselim, sabır, irfan ve çelikten bir irade ister. Bunlardan yoksun olanlar ise yalnızca kriz üretir.