Louisa Warren tarafından yönetilen 2018 yapımı Dirty Work (Kirli İş) adlı film
Maddi zorluklar çeken genç ve saf bir moda tasarımcısı olan Arabella’nın, Marylin adındaki başarılı ve zengin bir erotik aşk romanı yazarının yanında kişisel alışveriş danışmanı ve asistan olarak işe girmesiyle başlayan gerilim dolu hikayesini konu alıyor. Yeni işinde kendini kanıtlamaya çalışan Arabella, bir gün malikanede gizlice Marylin'in pahalı kıyafetlerini denerken patronunun eve erken dönmesi üzerine panikle yatak odasındaki dolaba saklanır ve Marylin'in kocası Ross yerine başka bir adamla yaşadığı gizli ilişkiye istemeden şahit olur. Bu röntgencilik deneyiminden gizli bir haz alan Arabella, sonraki günlerde de dolaptan bu gizli ilişkileri izlemeye devam eder; ancak çok geçmeden Marylin’in durumun başından beri farkında olduğu ve bu duruma kasten izin verdiği ortaya çıkar. Aralarındaki bu gizemli oyun, Marylin'in manipülatif doğasıyla birleşince Arabella, baştan çıkarılarak kendisini tehlikeli arzuların, yasak ilişkilerin ve karanlık fantezilerin döndüğü BDSM dünyasının tam merkezinde bulur. Ancak bu gizli haz dünyası, ilişkilerini bilen ve bunu durdurmak isteyen gizemli bir üçüncü şahsın tehditleriyle sarsılır ve olaylar kısa sürede kontrol dışına çıkarak Arabella'yı şantaj, ihanet ve kanlı bir cinayet sarmalının içine sürükler.
1981 yapımı Les Fruits de la Passion (Tutkunun Meyveleri) adlı film
1920'lerin Şanghay'ında geçmekte olup Sir Stephen ve sevgilisi O'nun hikayesi üzerinden sadakat, güç ve haz kavramlarını avangart bir dille sorgulamaktadır. Yönetmen Shūji Terayama, bedensel kölelik ile sömürgecilik arasında felsefi bir bağ kurarak batı merkezli anlatıyı Doğu'nun görsel estetiğiyle harmanlamaktadır.
Oğuz Gözen'in yönettiği ve Necdet Erdur'un senaryosunu yazdığı 1978 yapımı Nefret (Günah Köprüsü) adlı film
1970'lerin son dönem Yeşilçam sinemasının tipik özelliklerini taşıyan; intikam, tutku, ihanet ve toplumsal ahlak çatışmalarını merkezine alan dramatik bir erotik melodramdır. Zerrin Egeliler, Yalçın Gülhan ve Tugay Toksöz'ün başrollerini paylaştığı yapım, kötü niyetli karakterlerin yarattığı baskı unsurları ve travmatik olaylar sonucunda ezilen bireylerin sert bir hesaplaşma ve intikam mücadelesine dönüşen karanlık öyküsünü anlatır.
1974 yapımı "China Girl" adlı film
Chinatown filmi ile dönemin kung-fu ve casusluk trendlerini erotik bir dille harmanlayan yetişkinlere yönelik bir aksiyon ve casusluk parodisidir. Paul Aratow'un yönettiği film, değerli bir bilimsel formülü ele geçirmek isteyen suç şebekesine karşı CIA ajanı Teresa Hardgrave'in mücadelesini konu alır.
Erwin C. Dietrich’in yönettiği Die Nichten der Frau Oberst (1968) (Albayın Yeğenleri) adlı film
Guy de Maupassant’a atfedilen erotik bir romandan uyarlanan döneminin özgür aşk ruhunu yansıtan bir dönem komedisidir. Hikaye, geniş bir malikanede iki güzel yeğeni Julia ve Florentine ile birlikte yaşayan, genç ve dul bir kadın olan Frau Oberst (Albayın Eşi/Madam Yanne) etrafında şekillenir. Teyzelerinin büyük hoşnutsuzluğuna rağmen, bu iki genç kız karşı cinsle ilgilenmek yerine tamamen birbirlerine yönelmiş ve kendi aralarında tutkulu bir ilişki yaşamaya başlamışlardır. Durumdan rahatsız olan ve yeğenlerini erkeklerin dünyasıyla tanıştırmak isteyen Frau Oberst, onları bu durumdan "kurtarmak" ve karşı cinsin cazibesine ikna etmek için çevredeki uygun bekar erkekleri malikaneye davet etmeye karar verir. Kısa sürede bir cazibe merkezine dönüşen malikaneye flörtöz erkekler, genç talipler ve kasabanın bekarları akın ederken, korumacı ve seçici teyze adayların "yeterliliklerini" yeğenlerine sunmadan önce bizzat kendisi test etmekten çekinmez. Komik karmaşalar, erotik yakınlaşmalar ve bir dizi talipten sonra olaylar, herkesin cinsel sınırları keşfettiği ve yeğenlerin evlilik niyetlerini bir partiyle duyurduğu eğlenceli bir finale doğru uzanır.
Yorgos Lanthimos imzalı 2009 yapımı Köpek Dişi (Kynodontas) adlı film
Şehrin dışındaki yüksek duvarlarla çevrili, lüks ve havuzlu bir villada, dış dünyadan tamamen izole edilerek büyütülen üç yetişkin kardeşin ve onları hastalıklı bir otoriteyle yöneten anne-babalarının sarsıcı hikayesini konu alır. Çocukların dış dünyaya dair algılarını tamamen kontrol altında tutmak isteyen ebeveynler, mülkün sınırları dışındaki her şeyin ölümcül tehlikelerle dolu olduğuna dair sahte bir gerçeklik yaratmış; dilin kendisini bile manipüle ederek çocuklara "deniz" kelimesinin deri bir koltuk, "zombi" kelimesinin küçük sarı bir çiçek veya "otoban" kelimesinin güçlü bir rüzgar anlamına geldiğini öğreterek onları kavramsal bir hapishaneye mahkum etmiştir. Çocukların bu yapay düzenden özgürleşebilmelerinin tek şartı olarak ise asla kendiliğinden düşmeyecek olan "sağ ya da sol köpek dişlerinin düşmesi" gibi imkansız bir kural koyulmuştur. Fabrika yöneticisi olan babanın, oğlunun cinsel ihtiyaçlarını karşılaması için eve dışarıdan getirdiği tek yabancı olan güvenlik görevlisi Christina'nın gelişiyle bu kusursuz görünen faşist mikrosistem çatırdamaya başlar; nitekim Christina'nın büyük kız kardeşe gizlice verdiği Hollywood filmleri içeren VHS kasetler, kızın zihninde dış dünyaya, popüler kültüre ve özgürlüğe dair bir merak uyandırır. Bu uyanış, büyük kızın kendi köpek dişini vahşice kırarak kuralları yıkmasına, babasının arabasının bagajına saklanarak mülkten kaçma girişiminde bulunmasına ve ailenin kurduğu distopik, manipülatif ve ensest ilişkilerle örülü kast sisteminin trajik bir biçimde çözülmesine yol açar.
Federico Fellini’nin yönettiği 1976 yapımı "Fellini's Casanova" (Il Casanova di Federico Fellini) adlı film
18. yüzyılın dünyaca ünlü Venedikli çapkını Giacomo Casanova’nın hayatını alışılagelmiş romantik ve karizmatik klişelerden tamamen arındırarak, onu derin bir varoluşsal kriz, melankoli ve yalnızlık içinde boğulan trajik bir figür olarak ele alan, son derece grotesk ve sürrealist bir dönem filmidir. Başroldeki Donald Sutherland'in saçlarını ve kaşlarını kazıtıp, yüzüne uygulanan protez burun ve çene protezleriyle tamamen yapay bir görünüme büründüğü bu yapımda, Casanova aslında simya, edebiyat ve felsefe gibi alanlardaki entelektüel derinliğiyle tanınmayı arzulamakta, ancak gittiği her Avrupa sarayında ve aristokrat meclisinde yalnızca mekanik bir cinsel eğlence aracı, sirk figürü ya da bir damızlık olarak görülmektedir. Tamamı Roma’daki Cinecittà Stüdyoları’nda inşa edilen ve Venedik’in sisli kanallarından Paris’e, Londra’dan Almanya’nın tekinsiz saraylarına uzanan devasa yapay setlerde çekilen film, dönemin Avrupası'nı çürümekte olan, yapay, soğuk ve adeta bir balmumu müzesini andıran görsellikle tasvir ederken; ana karakterin cinsel maceralarını da herhangi bir şehvet veya erotizmden uzak, ruhsuz, jimnastik benzeri ritmik ve mekanik hareketlerle işleyerek cinselliğin anlamsızlığını ve yabancılaşmayı vurgular. Efsanevi besteci Nino Rota’nın hipnotik ve tekinsiz müzikleriyle atmosferi pekiştirilen film, Casanova'nın zamana yenik düşüp yaşlanması, itibarını kaybetmesi, kütüphaneci olarak sığındığı Dux Şatosu'nda geçmişin gölgeleriyle baş başa kalması ve sonunda gerçek kadınlardan ümidini kesip kendi yarattığı mekanik bir oyuncak bebekle (otomat) donmuş bir Venedik kanalı üzerinde ettiği o unutulmaz, hüzünlü ve gerçeküstü dans sekansıyla sinema tarihinin en güçlü yabancılaşma sembollerinden birini sunarak, Danilo Donati'ye En İyi Kostüm Tasarımı Oscar'ını kazandıran grotesk bir başyapıta dönüşür.
The Bedroom Window (Röntgenci-Biri Bizi Gözetliyor) adlı film
Genç ve başarılı bir mimar olan Terry Lambert, patronunun karısı Sylvia ile yaşadığı gizli ilişkiyi saklamak amacıyla sevgilisinin pencerelerinden tanık olduğu vahşi bir kadın saldırısını kendi görmüş gibi polise bildirir; ancak mahkemede ifadesindeki tutarsızlıklar nedeniyle asıl şüpheli Chris Henderson serbest bırakılırken, tüm şüphe okları Terry’ye döner ve bencilce kendisini yalnız bırakan sevgilisinin ardından Terry, adını temize çıkarmak için ilk saldırıdan sağ kurtulan kurban Denise ile tehlikeli bir iş birliğine girişir. Katilin peşine düşen ikili, Henderson'ın izini sürerken Sylvia’nın katil tarafından susturulmasıyla köşeye sıkışır ve Denise'in kendisini katile yem olarak sunduğu gerilim dolu, tuzak odaklı bir final operasyonu sayesinde gerçek suçlunun suçüstü yakalanmasını sağlayarak Terry’nin masumiyetini kanıtlar.
Helter Skelter (2012) adlı film
Dış görünüşün her şey olduğu acımasız moda ve eğlence dünyasında tutunabilmek için gözleri, saçları ve kulakları hariç tüm vücudunu yasa dışı, tehlikeli estetik ameliyatlarla tamamen baştan yaratan Lilico adındaki ünlü bir top modelin ihtişamlı ama aynı zamanda korkunç zihinsel ve bedensel çöküşünü konu alır. Japonya'nın en popüler magazin ikonu haline gelen Lilico, kusursuz ve pürüzsüz güzelliğiyle kitleleri büyülerken, arka planda çalıştığı ajansın acımasız patroniçesi tarafından adeta ticari bir meta gibi sömürülmekte, bu durum da genç kadının zaten kırılgan olan ruh sağlığını günden güne zehirlemektedir. Zaman ilerledikçe, geçirdiği ağır ve etik dışı cerrahi operasyonların geri dönülemez yan etkileri derisinde morluklar ve lekeler şeklinde kendini göstermeye başlar; bu fiziksel bozulma Lilico'yu derin bir paranoyaya sürüklerken, sektörün onun yerini alması için sektöre sunduğu tamamen doğal güzelliğe sahip genç rakibi Kozue'nin hızla yükselmesi, Lilico'nun tahtını kaybetme korkusunu ve kıskançlık krizlerini zirveye taşır. Güzelliğini ve popülaritesini korumak uğruna asistanı Michiko'yu ve etrafındaki insanları manipüle edip onlara psikolojik ve fiziksel şiddet uygulayacak kadar canavarlaşan Lilico, yasa dışı estetik kliniğinin karanlık işlerini araştıran bir savcının çemberi daraltması ve kliniğin skandallarının basına sızmasıyla tamamen köşeye sıkışır. Hem bedeninin hızla deforme olması hem de medyanın kendisini bir gecede ilahlaştırıp ertesi gün çöpe atacağını fark etmesiyle akıl sağlığını tamamen yitiren Lilico, düzenlediği ve tüm ülkenin canlı yayında kilitlendiği devasa basın toplantısında, kameraların ve flaşların önünde kendi gözüne bir makas saplayarak sistemin ondan beslenmesine radikal ve şoke edici bir eylemle son verir. Ancak filmin sinik ve sarsıcı finalinde, bu intiharvari gösteriden yıllar sonra, yüzü bantlarla ve göz bandıyla kaplı bir şekilde yeraltı dünyasındaki marjinal bir kulübün absürt kraliçesi olarak yeniden doğduğu ve toplumun tüketim çılgınlığı ile çarpık güzellik algısının yeni kurbanlar üzerinden hiçbir şey olmamış gibi iştahla devam etti��i gözler önüne serilir.