Yaşadığımız her anın bir sebebi olduğuna inanmışımdır. Döktüğüm her gözyaşının da öyle. Sana gelene dek her neyi ağladıysam, iyi ki ağlamışım diyebiliyorum artık sevgilim. Yoksa seni nasıl bulurdum?
Önceden düşüp dizlerimi kanatmasaydım sana nasıl böyle sımsıkı tutunurdum? Gerçekliğini nasıl ayırt ederdim tüm o sahteliklerden? Bunca yanılmasaydım senden önce, doğruluğunu nasıl bilirdim?
Yaşadığımız en korkunç, en üzücü gecenin bile sabahında sevgisizliğe uyanmadım. Bazen söylediğin bir kelimede, bazen sesinin bir tonunda ama mutlaka hissettim. Her ne yaşıyor olursak olalım sevgimizle üstesinden gelebileceğimizi bildim. Biliyorum.
Herkes üstüne vazife olmayan şeyler hakkında yorum yapıyor, kimse bir an olsun durup “Bu beni ilgilendiriyor mu?” demiyor. Hadsizliğinize sessiz kalmak zorunda olmadığımızı anlayacaksınız bir gün.
Sevmek duygusal bir delilik hali. Bir an geliyor öfkeden gözün dönüyor, karşında olsa hırpalamak istiyorsun. Biraz sonra ise aklından geçen tüm kötü şeyler adına pişman oluyorsun.
Bilenler bilir, “iris” ismini kullanmadan önce uzun sayılabilecek bir süre boyunca “recâ” ismini kullandım. O zamanlar düşündüğüm tek şey sesimi birilerine duyurmak, kalbimden geçenleri birilerine anlatmaktı. Nitekim öyle de oldu.
Bunları niye yazıyorum? Çünkü uzun zamandır içimde yazmaya dair eskisi gibi bir güç bulamıyorum. Gücüm olsa, zamanım yok. Ama yazamadığım için de bir yanım buruk. Belki yazmadığım zamanlar için kendime olan bir özrümdür bu yazı, belki de (varsa eğer) yazmamı umanlara.