Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve eğitim bürokrasisine açık çağrımdır.
Cağaloğlu Anadolu Lisesi öğrencisiydim. LGS'de 3000 küsürlü bir sıralama ile Cağaloğlu'nu kazandım. Tabi ki vizyon, misyon ve değerler açısından çok şey kattı. Ancak proje okullarında okuyanlar için bu ülkede üniversite başarısı elde etmek bir zulüm. Bir müslüman olarak bir vatandaş olarak bu konunun hakkaniyetli bir biçimde okul çanı sistemi ile çözülebileceğini düşünüyorum. Bu önemli sorunun ülke gündemi haline gelmesi gerekli.
@OSYMbaskanligi@YuksekogretimK@BayramAliErsoy@erolozvar@Yusuf__Tekin@RTErdogan@tcbestepe
Bira köle içkisidir. Antik çağda piramitlerde çalışanlara bira verilirdi tıpkı hayvanlara yem verilmesi gibi. Şimdi beyaz yakalı kölelerin de en büyük eğlencesi iş çıkışı bira içmek. Kokteyl ise bir sanattır. Ortada vasatlık değil yaratıcı bir simya vardır
Yaz tatiliyle ilgili yaşadığım bir problem var. Tatil dinlenmek içindir ama ben hiç dinlenemiyorum. Sürekli mutlu olmaya çalışmak ve her anın keyfini çıkarmak için verdiğim saçma mücadeleden dolayı acayip yoruluyorum. “Aman gün doğumunda çarşaf gibi denizi kaçırmayalım, gün batımında bilmem nerede kahve içelim” derken, bildiğiniz ağır bir mesai yapıyorum.
Uzanıp gevşemenin imkânı yok. Uzandığım an içimden bir ses, "Tatildesin, kalk eğlen!" diye sızlanıyor. İki sayfa kitap okuyacak olsam, içimdeki o çılgın tatilci bu sefer “Kitabı evde de okursun” diyor ve ben kendimi saçma bir şekilde sahilde taş toplarken buluyorum.
Hele "her şey dâhil" pahalı bir otelde tatil yapıyorsam yandım! Tatil eğlencesinden hiçbir şey hariç kalmasın diye harcadığım enerji beni yiyip bitiriyor! Odaya gidip yatağa uzandığım anda içime bir sıkıntı basıyor. “Ben o kadar parayı yatmak için mi verdim?” diyerek fırlıyorum ve havuz başında bayat çay içerek paramın hakkını vermeye çalışıyorum.
Tatile uçakla gitmek zaten apayrı bir işkence. Uçuştan beş saat önce yola çıkıyorum. Havaalanında bir elimde kemer, diğer elim pantolon düşmesin diye belimdeyken ayağımdaki galoşları çıkarmaya çalışıyorum. Her güvenlik noktasında bölünerek azalıyorum ve ötmemek için sağa sola sıkıştırdığım saat, cüzdan, bozuk para bilmem neyi tekrar bir araya getirmek acayip bir metal yorgunluğuna sebep oluyor. Tatilden dönünce de bir hafta daha izin alıp evde dinlenesim geliyor.
“Var ya, tatilde acayip dinlendik!”
Hadi ya! Gerçekten mi? Her yerin vıcık vıcık güneş kremiyken kanatlanıp uçmaya çalışan şemsiyeyi sakinleştirmeye çalışmak mıdır dinlenmek? Afrika’dan gelen üç beş elemanın garip hareketlerle dans ettiği animasyonu seyrederken kulağını tıkamak mı? Yoksa kabin boy valize tıkıştırdığın eşyaların arasından temiz çamaşır bulmaya çalışmak mı?
Züğürt tesellisi olarak algılamayın ama inanın normal bir günün akşamında yemek sonrası içilen çay kadar dinlendirici bir şey yok bu hayatta! Salondaki koltuğa uzanmak, dünyanın en güzel sahilinde kumlara uzanmaktan çok daha güzel. Uzun bardaklara istiflenmiş salatalık ve havuç dilimleri, çubuk krakerin verdiği o huzuru vermiyor.
“Ama bungee jumping yaparken yaşanan o heyecan?”
Boş verin ya! Çaya batırdığım bisküviyi tek parça hâlinde ağzıma atmaya çalışırken yaşadığım heyecan bana yetiyor.
20 yaşında bir genç böyle iyi bir filmi nasıl çeker aklım almıyor! 10 milyon dolara mal etmişler ama Amerika’da 160 milyon dolar hasılat yaptı sadece bir hafta sonunda! Malum ortamlara bile düşmüş! İzleyin sonra bana teşekkür edersiniz!
Irmak öğretmenimizle ilgili 2. paylaşımımı yapıyorum. Eğer 24 saat içerisinde @tcmeb ilgili okul müdürü ve İlçe Millî Eğitim Müdürü hakkında soruşturmayı başlatıp açığa almazsa 3. paylaşımımı da yapacağım. Olanları olduğu gibi öğretmen arkadaşının dilinden aktarıyorum:
1,5 yıl atanmayı bekledikten sonra 2024-2025 yılının ikinci döneminde Ağrı'nın Hamur ilçesi Soğanlıtepe İlkokuluna Irmak hoca ile birlikte atanmıştık. Hamur İlçe Millî Eğitim Müdürü Mehmet Özmüş'ün bana bir erkek ile bir kadının aynı yerde kalması uygun değil diyerek beni Soğanlıtepe İlkokuluna, Irmak hocayı ise Karakazan İlkokulu-Ortaokuluna görevlendirdiler. Millî Eğitim Müdürüne ben de "Ben o köyde yapamam. İhtiyaçlarımı karşılayamam, köyün servisi yok beni de görevlendirin" diye söylemiştim. Fakat bana "İster uçakla istersen neyle gidiyorsan git!" dedi. Kimse yardımcı olmayınca köy muhtarının yardımıyla köye geldim. Hatta ilk atandığımızda bütün öğretmenlere "okullarınıza gidin ve görün" demişlerdi. Irmak hoca da gidemediği için İlçe Milli Eğitim Müdürü Irmak hocaya takmıştı diyebilirim.
5 Mayıs 2025'te ben askere gittim. Bir yıl sonrasında askerliğim bitmeye yakın Irmak hoca beni aradı. Durumunu anlattı: Karakazan'daki okul müdürü ile tartışma yaşıyor ve okul müdürü Irmak hocaya vuruyor. Bu konu başka kişilere tam tersi olarak anlatılıyor. Olay servis şoförünün gözü önünde olduğu hâlde hiçbir şey söylemiyor. Servislerde bulundurulması zorunlu olan kamera olmadığı için olay tam olarak açıklığa kavuşamıyor. Fakat Irmak hoca olayı gerçekliğiyle anlatacak şahitlerin olduğunu da söylüyordu. Sonuç olarak Irmak hoca Soğanlıtepe İlkokuluna sürülüyor. Köy, Irmak hocanın evine yaklaşık 60 km uzaklıkta. Onun için durum gerçekten çok zordu. Lojman kalınacak durumda değildi ki şu an ben de ana sınıfında kalıyorum. Lojman rutubet içinde ve orada kalacak olan kişinin hastalanması kaçınılmaz. Irmak hoca İlçe Milli Eğitim Müdürlüğüne yazı gönderiyor lojmanın durumuyla ilgili ve yaptıkları tek şey duvarları boyamak. Sonuçta da lojmanı yaptık kalabilir diyerek Irmak hocanın vermiş olduğu dilekçeler hiçbir zaman olumlu yanıtla karşılanmıyor. Fakat Irmak hoca sürekli Kaymakamlığa, İlçe Millî Eğitim Müdürlüğüne gidip durumunu anlatıyor. İlk zamanlarda taksiye 3.000 lira para veriyordu. Bunun üstüne ev kirası da eklenecek olursa bu durum maddi olarak kabul edilemezdi.
Ulaşımın zorluğu ise işin fiziksel tarafıydı. Ruhsal olarak ise daha kötüydü. Sabahları kahvaltı yapmadan geliyordu. Bunları haber alınca köyde tanıdığım ve güvendiğim bir öğretmene Irmak hocaya iyi bakmasını tembih ettim. Sağ olsun sabahları çay ve kahvaltılık getiriyormuş. Olabildiği kadar gönlünü hoş tutmaya çalışıyormuş. Fakat Mehmet Özmüş'ün uyguladığı mobbing arkadaşımı bitirdi, mahvetti. Özellikle yanlı davranmak. Irmak hocanın sürgün edilmesi fakat arkadaşımı darp edenlerin hiçbir ceza almaması işi psikolojik olarak çok kötüye götürdüğünü düşünüyordum. Ben bunları hocamızdan dinleyince ona şöyle söyledim: "Hocam merak etmeyim askerliğim biter bitmez ben oraya geleceğim ve sizin durumunuzu düzeltmek için elimden geleni yapacağım. Nasıl olsa bir erkek ile bir kadının aynı yerde kalmasını uygun görmüyorlar." Sürekli konuşurduk ve ona olabildiğince moral vermeye çalışıyordum. 13 Mayıs 2026'da göreve başladım. İlçe Millî Eğitim Müdürü ile görüşemedim fakat şube müdürü ile konuşup arkadaşımın durumunu anlattım. Hatta en sonunda "Sizden müdürlük yapmanızı değil abilik yapmanızı istiyorum, Irmak hocanın durumu iyi değil" dedim. Fakat hiçbir gelişme olmadı. Bu süreç içinde Irmak hoca dilekçe vermeye ve durumunu ilgili makamlara iletmeye devam etti. Yine hiçbir sonuç alamadı.
Irmak Öğretmen'i tanıyan birinden mesaj aldım:
"Bu öğretmenle normalde aynı yere atanmıştık. Köy uzak, bir erkek ve kadının kalması uygun olmadığı için Karkazan diye bir okula verdiler. Bundan 2 ay kadar önce okuldaki müdür ile bir tartışma yaşıyor ve ceza olarak tabiri caizse benim okuluma gönderiliyor. Benim okuluma gönderildiği zaman askerdeydim. Mayıs'ın 13'ünde terhis aldım. Öğretmenimiz mağdur olmasın ve eski okuluna geri gitsin diye zaman kaybetmeden okuldaki görevime başladım. Fakat gelmem hiçbir fayda etmedi. İlçe Millî Eğitim Müdürü ve kaymakam, öğretmene resmen mobbing uyguladı. Herkesi araya sokup konuşturduk ama nafile. Irmak öğretmenimiz birçok kere dilekçe verdi ama sürekli geçiştirildi. Bu arada bu öğretmen her gün taksi ile gelip gidiyodu lojmanda kalamadığı için ve 1500, 2000 lira gibi bir para veriyordu. Aynı zamanda okula geldiğinde keyfi hiç yerinde olmuyor, enerjisi düşük ve ağlıyordu. Bütün bunların MEB'e iletilmesi fayda etmedi. Öğretmenimizin dün hayatını kaybettiğini öğrendim."
@tcmeb ilgili kişiler hakkında gerekli işlemleri yapmanızı ve kamuoyunu aydınlatmanızı bekliyoruz.
İnstagram hesabımız saldırı altında!
Milletin sesini susturmaya çalışan butlancılara karşı mücadelemizi büyütmek için takip, beğeni ve paylaşımlarınızla destek olabilirsiniz.
https://t.co/cbOwES2R9g
Tekinsiz Yusuf, okullarda öğretmenler, öğrenciler katledilirken sesini çıkarmıyor. Ama söz konusu tarihi çarpıtmak olunca susmak bilmiyor.
“Kuran’ı yasakladılar”, “camileri ahır yaptılar” yalanlarını diline dolamış aklı sıra laikliğe, cumhuriyete savaş açıyor. Fesli Kadir’in talebesi, eğitimsizlik bakanından başka ne beklenebilir?
Cumhuriyetle Atatürkle derdi olanla derdimiz var. Buradayız beyler!
Boğa, Aslan, Akrep, Kova etkisi olan dostlarım; Sabrınızın sınavı bitti, ödül aşamasına geçtiniz. Sarsılmaz duruşunuz ve onurunuzla koruduğunuz kalbiniz, şimdi en büyük mucizesine hazırlanıyor. Maddi olarak "nereden gelecek?" dediğiniz o ferahlık, kadersel bir imza veya bir devirle kapınızı çalıyor. Sadece para değil, ruhunuzu da iyileştirecek o büyük değer görme hissini yaşayacaksınız. Geçmişte sizi görmezden gelenlerin bugün kapınızda sıraya girmesi tesadüf değil, sizin enerjinizin yükselişidir. Kökleriniz artık çok daha güçlü ve meyve vermeye hazır.
💌 yalnızca iz bırakan takipçilerime niyetlidir
Termal pijamalarımı giydim. Berjerime oturdum. Tam arkamdaki abajurun sıcak ve hafif ışığı, kabarık ve kıvırcık saçlarımdan geçtiğinden minik gölgeler bırakarak aydınlatıyor koltuğumu. Kucağımda motor gibi guruldayan dokuz kiloluk tüy yumağı kedim yatıyor. Çikolata kaplı rulokat yiyorum ve Gürcü şarabı içiyorum.
Hayatın içinde vuku bulan ama yaşandığı an kıymeti çok da anlaşılmayan güzel anlardan birisini, kıymetini anlayarak yaşıyorum.
''Daha ilkokuldayım. Evde telefon çaldı. Koştum, açtım. Babamın okul arkadaşı Kerim amca. O da babam gibi öğretmen. Çocukluğumuzun öğretmenleri işte.. İki söz arasında hemen birkaç soru, her fırsatta öğretmenliği yaşıyor ve yapıyor. Telefonda hemen sınav başladı…
-Zafer, İstiklâl Marşımızı kim bestelemiştir?
-Zafer, Konya’nın plakası kaç?
Hepsini yanıtlıyorum.
Ardından o zaman bana çok garip gelen bir soru geliyor:
-Zafer, ON YUMURTA KAÇ ÖĞRETMEN EDER?
Şaşırıyorum.
-O nasıl soru Kerim amca?
Kerim amca telefonda uzun uzun gülüyor. “Bak” diyor “okulun akıllısı Zafer. Yanıtını bilmediğin bir soru buldum işte! Şimdi telefonu babana ver. Sonra da babana sor. O sana yanıtını verir.”
Babamla Kerim amcamın telefon görüşmesi bitince, babama soruyorum:
– Baba, Kerim amcam sordu. On yumurta kaç öğretmen eder?
Babam da gülmeye başlıyor. Ardından, gülerek başlayan ama bittiğinde ikimizin de gözyaşlarıyla yıkanan aşağıdaki öyküyü anlatıyor:
Kastamonu’nun Taşköprü ilçesinin yaklaşık yirmi kilometre güneyinde yan yana iki orman köyü vardır. Boşnakköy ve Armutlu.
Her iki köyde de hayat zor, insanları yoksuldur.
1950 yılının güneşli bir Temmuz sabahında, bu iki köyün en çalışkan iki öğrencisi Ali ve Kerim, birkaç yıl içinde öğretmen okullarına dönüşecek olan Köy Enstitüsü sınavına katılmak için ilçe merkezine yola çıkarlar. Tabi yürüyerek.
Ali’nin elinde küçük bir sepet ve sepetin içinde on tane yumurta var. Evde para olmadığından, annesi ilçede satıp, sınav için lazım olacak kalem, silgi gibi ihtiyaçları alması için bu on yumurtayı, biraz kendi evinden, biraz da komşulardan toplayarak Ali’ye vermiş.
Kerim’in ailesi daha da fakir olduğundan, Kerim’de o da yok. Yaklaşık yirmi kilometre yolu yürüyerek ilçe merkezine ulaşıp, hemen bir bakkala giriyor ve on yumurtayı satarak bir kalem ve bir silgi alıyorlar. Kalemi de silgiyi de ikiye bölerek paylaşıyor ve sınava giriyorlar.
İkisi de başarmıştır. Ancak bilmedikleri bir şey var. Sınav iki gün. Bu iki küçük köylü çocuk, sınava girip akşama köylerine dönmeyi düşünürken, şimdi Hükümet Konağı’nın önünde, neredeyse ağlamaklı geceyi nerede geçireceklerini bilmeden, bir aşağı bir yukarı yürümekte…
Cadde üzerindeki evlerden birinde, bu iki köylü çocuğa merakla bakan bir kadın onları eve çağırır. Durumu öğrenince onları doyurur. Akşama eşi de işten gelir ve çocukları o gece misafir ederler.
İkinci gün de sınav başarılıdır. Birkaç ay sonra Kastamonu Gölköy Köy Enstitüsü’ne kayıt ve ardından şanla şerefle geçen otuz yılı aşkın öğretmenlik yaşamı..
Babam, öykünün sonunu şöyle bağladı:
BAK OĞLUM, KÖYDEN ON YUMURTAYLA ÇIKAN İKİ ÇOCUĞUN ÖĞRETMEN, SUBAY, MÜHENDİS, MİLLETVEKİLİ HATTA CUMHURBAŞKANI OLABİLDİĞİ YÖNETİME “CUMHURİYET” DENİR.''
Zafer ŞEN
Başta Başöğretmen Mustafa Kemal Atatürk, tüm Öğretmenlerimizin 24 Kasım Öğretmenler günü kut'lu olsun..
VİTRİN
Çocukluğumda hemen hemen her evin salonunda bir vitrin olurdu… Bir eşyadan çok, toplumun ahlak ile gösteriş arasında sıkışmış ruh hâlinin camdan heykeliydi vitrin.
Kullanılmak için değil, kendimizi kandırmak için dururdu. Bir toplum düşün ki Avrupalıların bar olarak kullandığı bir mobilyayı alıp evinin en görünür köşesine yerleştiriyor; ama içine kendi içkisini koymaya cesaret edemiyor.
İçine konulan üç fincan, iki bardak, hiçbir zaman kullanılmayacak porselenler… Hepsi modernliğin bizdeki tuhaf yankısıydı. Belki biraz utanarak, biraz çekinerek, biraz da hayranlıkla…
Vitrin, bir eşyadan çok, taklit etmeye çalıştığımız dünyanın sessiz bir hatırasıydı. Bir yandan modern görünmek isteyen, öte yandan “ayıp” diye korkan o kırılgan ahlak yapımız, vitrin camında bulanık bir yansıma gibi dururdu hep.
Biz modernliği yaşayamadık, sadece vitrine koyduk.
Milli içkisini koysa vicdanı sızlayacak, koymasa içinin bir yerinde eksik bir modernlik duygusu heveskâr bir hayalet gibi dolaşacaktı. Bu yüzden doğrusu da, günahı da olmayan “iki fincan, üç bardak” yerleştiriyorduk içine — tıpkı insanın günahla masumiyet arasında sıkıştığında yaptığı o köşeli manevralar gibi.
Ve sonra… Aynı toplum, bu çelişkiyi hatırlatan milli basketbolcusuna bir baba gibi öfkeleniyor, bir yargıç gibi cezalandırıyor; belki de gizliden gizliye hayranlık duyuyor. Çünkü en derinde aslında kendine kızıyor.
Asıl trajedi mobilyada ya da içkide değil, sporcuda hiç değil. Trajedi, toplumun kendi içinde kurduğu o gizli mahkemede. Bizim toplumumuz ne modernliğe tamamen teslim olabilir, ne de geleneklerinden vazgeçebilir; bu yüzden her ikisine de bir parça kızar, bir parça hayran olur. Kendi yalanıyla gerçeği arasında sıkışmış bir ruhun yorgun öfkesiyle yaşar.
Ve vitrin: Aslında sadece bir mobilya değil, milletçe sakladığımız bu çelişkinin camdan itirafıdır.
Bir toplum, içkisini vitrinden saklayıp vicdanını ortaya koyar; sonra da sakladığı şeye kızar. En büyük günah, kendi çelişkisine bakamamaktadır. Çünkü en ağır yük, konuşulmayan çelişkidir.
Günahı işleyemeyen toplum, günahı işleyenlere değil; günahı hatırlatanlara kızar.
Vitrindeki cam, aslında bizim kırılgan ahlakımızdı.
22 Kasım 2025, Güzelbahçe
#vitrin ve #milliiçki
Herhangi birinizin evladı sokak ortasında haysiyetsiz katiller tarafından katledilebilir ve aynı serseriler ellerini kollarını sallayarak aramızda gezebilir. Yolsuzluk çetesinin başı olduğu söylenen kodamanlar kanal kanal gezip demeç verebilir ama siz şarkı sözünüzden dansınızdan dolayı soruşturma geçirebilirsiniz. Hele hele ülkeyi yönetmeye talip olup iktidarı değiştirebilecek bir adaysanız terörist başına gösterilen müsamanın onda bri size gösterilmez. Seçilmiş olmanız toplumda gördüğünüz teveccüh aleyhinize bile delil olarak kullanılabilir. Ülkede mahvolan hukuk sisteminin geldiği korkunç nokta bu.