Celal Şengör, icat fikrinin nasıl oluştuğunu Nikola Tesla örneğiyle anlattı:
🔹 “Şimşek çakıyor, iki bulut arasındaki elektrik geliyor beni yakıyor.”
🔹 “Bu nasıl oluyor? Arada hiçbir şey yok.”
🔹 “Tesla ‘Enerjiyi havadan nakledebilir miyiz?’ diye soruyor.”
🔹 “‘Boşlukta bunu yapabilir miyiz?’ diye düşünüyor.”
🔹 “Sonra bunun mümkün olduğunu görüyor.”
🔹 “Enerjiyi nakledebiliyorsak sesi de bilgiyi de nakledebiliriz.”
🔹 “Şimşeğe ya da yıldırıma baktığında bunu düşünmen lazım.”
🔹 “İki bulut arasında olan şey yere çakıyor.”
🔹 “Oradan buraya bir nakil var.”
🔹 “Tesla ‘Bunu kontrollü hale nasıl getiririm?’ diye soruyor.”
🔹 “İcat fikri insanın kendine güvenmesinden kaynaklanıyor.”
🔹 “Çocuğun ‘Aklıma bir şey geldi’ diyebilmeli.”
🔹 “‘Bunu yaparsam şu sonucu elde edebilirim’ diyebilmeli.”
🔹 “Çocuk onu yapabilmeli.”
🔹 “Kimse ona ‘İcat çıkarma’ dememeli.”
🔹 “‘İcat et oğlum’ demeli.”
🔹 “‘Yenilik yap’ demeli.”
(KAFA TV - 2023)
Yazı dizimizin 5. Bölümüyle esas tartışmalara cevap vereceğiz:
Kur’an vahiy olduğunu nasıl temellendiriyor?
Bu yazıdan itibaren “Tanrı” yerine “Allah” ismini kullanacağım. Çünkü artık herhangi bir yaratıcı fikrini değil, Kur’an’ın kendisini Allah’ın kelâmı olarak sunan iddiasını tartışıyoruz. “Allah”, Arapçada özel isimdir; Müslümanların inandığı ilahı ifade eder. Tartışmanın konusu da artık bu özel iddiadır.
Önceki yazıda şu soruya gelmiştik:
Bir vahiy metni hangi ölçütlerle incelenebilir?
Tarihî güvenilirlik, metin bütünlüğü, insan tasavvuru, ahlâk anlayışı ve medeniyet kurucu gücü…
Şimdi aynı ölçütleri Kur’an’a uygulayabiliriz.
İlk soru şudur:
Kur’an elimizdeki metin midir?
Bu soru, iman meselesi olmadan da araştırılabilir.
Kur’an, Hz. Muhammed hayattayken ezberlenmiş, yazıya geçirilmiş ve geniş bir topluluk tarafından korunmuştur. Daha sonraki nesillere tek kişinin rivayetiyle değil, çok sayıda bağımsız nakil kanalıyla aktarılmıştır. Bu durum, klasik metin tenkidi bakımından Kur’an’ı antik dünyanın en güçlü şekilde korunan metinlerinden biri hâline getirmiştir.
Fakat tarihî korunmuşluk tek başına vahiy olduğunu göstermez.
Bugün elimizde bulunan birçok tarihî eser de büyük ölçüde korunmuştur. Korunmuş olmak başka, ilâhî kaynaklı olmak başkadır.
O halde ikinci soru gelir:
Kur’an’ın kendisi nasıl bir iddiada bulunuyor?
Kur’an, okuyucusundan körü körüne teslimiyet istemez. Defalarca düşünmeye, akletmeye, delil istemeye ve evren üzerinde tefekkür etmeye çağırır. İnananı da, inkar edeni de muhakemeye davet eder.
Burada ateistlerin sıkça dile getirdiği bir itiraz vardır:
“Bir kitap, kendisinin Allah’ın sözü olduğunu söylüyorsa, bu, kendi kendini doğrulaması değil midir?”
Bu itiraz ciddidir. Gerçekten de hiçbir metin, yalnız kendi beyanıyla doğrulanamaz. Bir tarih kitabı “Ben doğruyum” dediği için doğru kabul edilmez. Aynı ilke Kur’an için de geçerlidir.
Asıl mesele, Kur’an’ın iddiasını destekleyen delillerin bulunup bulunmadığıdır.
Kur’an’ın dikkat çekici yönü burada ortaya çıkar. O, insanı yalnız otoritesine boyun eğmeye çağırmaz; kendi bütünlüğünü, tarih içindeki konumunu, insan tabiatına dair açıklamalarını ve meydan okuyuşunu birlikte değerlendirmeye davet eder.
Başka bir ifadeyle Kur’an, “Bana inan” demekten önce, “Beni incele” çağrısı yapar. (Bu çağrı muhteşemdir)
İşte vahiy tartışmasının ilmî ve felsefî zemini de tam burada başlar. Kur’an’ın gerçekten bunu başarabilip başaramadığı ise artık tek tek incelenmesi gereken bir konudur.
Kur’an’ın dikkat çektiği hususlardan biri de kendi benzerinin ortaya konulması çağrısıdır. Bu çağrı, tarih boyunca “tehaddî” (meydan okuma) olarak adlandırılmıştır. Kur’an, edebî yapısı, anlam örgüsü ve mesajı bakımından benzeri bir metin getirilebiliyorsa bunun ortaya konulmasını ister.
Burada da şu itiraz yapılabilir:
“Bu tamamen öznel bir iddia değil midir? Bir metnin benzerinin yazılıp yazılmadığına kim karar verecek?”
Bu soru da haklıdır. Çünkü estetik beğeniler kişiden kişiye değişebilir.
Fakat Kur’an’ın meydan okuması, yalnız edebi üsluba indirgenemez. Metnin dilini, anlam bütünlüğünü, tarihî etkisini, düşünce sistemini ve ortaya koyduğu dünya tasavvurunu birlikte değerlendirmeyi gerektirir. Bu yüzden mesele, birkaç güzel cümle yazabilmekten çok daha kapsamlıdır.
Peki, on dört asırdır süren bu meydan okuma gerçekten karşılık bulmuş mudur?
Bir sonraki yazıda, tarih boyunca bu konuda ileri sürülen örnekleri ve bunlara yönelik ilmî değerlendirmeleri ele alacağız.
Devam edecek…
#takip #takipçilerim
İnançlı olduğu için kendisini seçilmiş, kurtarılmış sanarak inançsız insanları yargılayan her birey inançlarını..
..inançsız olduğu için de kendisini zeki, farklı ve aşmış görerek inançlı insanları aşağılayan her birey de kişiliğini sorgulamalıdır.
Tanrı var mı? (4)
Bir metnin VAHİY olduğu nasıl anlaşılır?
Önceki yazıyı şu soruyla bitirmiştik:
Tanrı konuştuysa, bunu nasıl anlayacağız?
Çünkü “Tanrı vardır.” demek ile “Şu metin Tanrı’nın sözüdür.” demek aynı iddia değildir. Birincisi felsefenin, ikincisi tarih, ilahiyat ve metin incelemesinin konusudur.
Bu ayrımı yapmadan yürütülen her tartışma eksik kalır.
Bugün internette en çok karşılaşılan eleştirilerden biri şudur:
“Dünyada birçok din ve birçok kutsal kitap var. Hangisinin doğru olduğunu nereden bileceğiz?”
Bu, son derece meşru bir sorudur.
Çünkü hakikati arayan insanın, önüne çıkan her vahiy iddiasını sorgulaması gerekir. Körü körüne inanmak kadar, peşin peşin reddetmek de hakikat arayışına uygun değildir.
Peki bir vahiy iddiasını hangi ölçütlerle değerlendirebiliriz?
Her şeyden önce tarihî güvenilirliğine bakarız.
Metin gerçekten iddia ettiği döneme ait midir? İlk halini koruyabilmiş midir? Sonraki kuşakların müdahalesine uğramış mıdır? Bu sorular, tarih biliminin ve metin tenkidinin alanına girer.
Ardından metnin kendi iç tutarlılığı incelenir.
Başlangıcıyla sonu arasında anlamlı bir bütünlük var mıdır? Temel ilkeleri kendi içinde çelişiyor mudur? Büyük iddialarda bulunan bir metnin, kendi mantığını taşıyabilmesi beklenir.
Sonra insan ve hayat tasavvuruna bakılır.
İnsan tabiatını açıklayabiliyor mu? Ahlâk, adalet, özgürlük, sorumluluk ve hayatın anlamı konusunda tutarlı bir dünya görüşü sunabiliyor mu?
Bir başka ölçüt de dönüştürücü gücüdür.
Burada sözünü ettiğimiz, taraftar sayısı değildir. Tarihte çok sayıda taraftarı olan yanlış düşünceler de olmuştur. Asıl soru şudur: Metin, insanı bilgi, ahlak ve medeniyet bakımından hangi ufka taşımaktadır?
Görüldüğü gibi, bir vahiy iddiası laboratuvarda deney yapar gibi doğrulanamaz. Fakat bu, onun akıl dışı olduğu anlamına gelmez.
Tarihi belgeler nasıl inceleniyorsa, felsefi iddialar nasıl sorgulanıyorsa, vahiy iddiaları da aynı ciddiyetle araştırılabilir.
Hakikat arayışı, acele hüküm vermeyi değil, delilleri birlikte değerlendirmeyi gerektirir.
İşte bu noktada soru artık daha somut hale gelir:
Kur’an, bu ölçütler karşısında nasıl bir yerde durmaktadır?
Bir sonraki yazıda tartışmayı soyut düzlemden çıkarıp doğrudan Kur’an üzerinde sürdüreceğiz.
Devam edecek…
“Rekabet”, “kaynak için mücadele”, “bencil gen” gibi metaforlar doğadan masumca okunmuş gerçekler değil; belirli bir ekonomik-politik hayal gücünün doğaya yansıtılmış halidir. Eğer yaşamı rekabet ve mekanizma diliyle anlatabiliyorsak, aynı biyolojik gerçekleri işbirliği, karşılıklılık, anlam ve ifade diliyle de anlatabiliriz: üstelik bu ikinci dil, canlıların yaşanmış gerçekliğine daha sadıktır.
The Biology of Wonder, Andreas Weber
Yavaş ölüm : Kapitalizm seni bir kurşunla öldürmez. Fazla mesaiyle, borçla, fast food'la, 'biraz daha dayan'larla öldürür. Ölümün bir olay değil, yaşam biçimin olur. Yaşamını sürdüren şeyler, aynı zamanda seni tüketen şeylerdir.
Tanrı var mı? (2)
Kanıt mı, açıklama mı?
Her çağın kendine özgü bir anahtar kelimesi vardır. Bizim çağımızınki “kanıt”tır. Fakat çoğu zaman kanıt ile açıklamayı birbirine karıştırırız.
Bilim, felsefe ve hukuk aynı yöntemle çalışmaz. Buna rağmen üçünün de ortak bir amacı vardır: Verileri en tutarlı biçimde açıklamak.
Elimizde bir olgu varsa, asıl soru onun var olup olmadığından ziyade, onu hangi açıklamanın daha iyi izah ettiğidir.
Evren de böyledir.
Hepimiz aynı gökyüzüne bakıyoruz. Aynı fizik yasalarını inceliyoruz. Aynı evrende yaşıyoruz. Tartıştığımız şey olgular mı? Hayır… o olguların hangi dünya görüşü içinde anlam kazandığıdır.
Birgörüş, evreni nihai açıklamaya ihtiyaç duymayan bir gerçeklik olarak görür. Başka bir yaklaşım ise, var olan her şey gibi evrenin de bir açıklamaya muhtaç olduğunu savunur.
İşte Tanrı sorusu tam da bu noktada başlar.
Burada çoğu kişinin yaptığı bir hata var. Sanki bilim ilerledikçe Tanrı için ayrılan alan daralıyormuş gibi düşünülüyor. (!)
Oysa Tanrı düşüncesi, bilimin henüz cevaplayamadığı boşlukları doldurmak için ortaya atılmış bir varsayım değildir. Bilim, evrenin nasıl işlediğini araştırır; Tanrı tartışması ise evrenin neden var olduğunu sorgular. Bunlar aynı soru değildir.
“Neden bir şey var da hiçbir şey yok?”
Felsefenin en derin sorularından biri budur.
Modern kozmoloji, evrenin yaklaşık 13,8 milyar yıl önce son derece sıcak ve yoğun bir başlangıç evresinden geçtiğini gösteriyor. Bu bilgi, yeni bir soruyu da beraberinde getiriyor:
Başlangıcı olan bir evrenin açıklaması nedir?
Kozmolojik delil, basit fakat güçlü bir ilkeye dayanır: Varlığı zorunlu olmayan ve başlangıcı bulunan her şey, varlığını açıklayan bir nedene ihtiyaç duyar.
Aslında bu, günlük hayatımızda sürekli kullandığımız bir akıl yürütmedir. Çalan bir telefonun, yanan bir lambanın, masanın üzerindeki bir kitabın nedenini sorarız. Hiçbirini kendiliğinden olmuş kabul etmeyiz.
Öyleyse şu soruyu sormak makul değil midir?
Evren, neden açıklamasını aradığımız her şeyden farklı olsun?
Elbette bu delil, Tanrı’nın varlığını bir geometri teoremi gibi ispatlamaz. Zaten amacı da bu değildir. Amacı, hangi açıklamanın daha güçlü, daha tutarlı ve daha kapsamlı olduğunu sorgulamaktır.
Çünkü hayatımızın en önemli kararlarını matematiksel kesinliklerle vermeyiz, güçlü gerekçelerle veririz. Bir dosta güvenirken, bir eş seçerken, bir fikri benimserken yaptığımız da budur.
Tanrı’ya inanmak, bilinmeyene sığınmak gibi algılanmamalıdır.. Varlığı ciddiye alan aklın, en kapsamlı açıklamayı arama çabasıdır.
Devam edecek…
Dinler var mıdır, kutsal kitaplar Tanrı kelamı mıdır?
Yazdığım hemen her makalenin altında bu sorularla karşılaşıyorum. Kimi merak ederek soruyor, kimi itiraz ederek, kimi de peşinen hükmünü vermiş olarak…
Bu yazı dizisi, bu sorulara sloganlarla cevap vermek için yazılmayacak.
Çünkü din meselesi, “inanıyorum” ya da “inanmıyorum” cümlesiyle çözülecek kadar dar bir alan değildir. Felsefeyi, tarihi, dili, psikolojiyi, antropolojiyi, arkeolojiyi ve vahiy iddiasını birlikte değerlendirmeyi gerektirir. Bir disiplinin tek başına verdiği hüküm, çoğu zaman eksik kalır.
Önce şu ilkeyi kabul etmek gerekir: Bir iddianın doğru ya da yanlış olduğuna karar vermeden önce, o iddianın ne söylediğini doğru anlamak zorundayız. Din adına üretilen yorumlarla dinin kendisini, tarih boyunca oluşmuş hukukla vahiy iddiasını, kutsal metinle onu yorumlayan geleneği birbirine karıştırdığımız sürece sağlıklı bir sonuca ulaşamayız.
Bu yazı dizisinde hiçbir inanç peşinen doğru, hiçbir itiraz peşinen yanlış kabul edilmeyecek. Sorular ertelenmeyecek, zor problemler görmezden gelinmeyecek, kolay cevaplarla yetinilmeyecek.
Şu temel soruların izini birlikte süreceğiz:
İnsan neden din üretir? Vahiy mümkün müdür? Tanrı’nın varlığı akılla temellendirilebilir mi? Kutsal metinler gerçekten ilahî kaynaklı olabilir mi? Mucize nedir? Din ile mezhep, vahiy ile gelenek, kutsal metin ile tarih arasındaki sınırlar nasıl çizilir?
Amacım kimseyi inandırmak ya da inancından uzaklaştırmak değildir. Amacım, düşünmenin hakkını vermektir.
Çünkü hakikatler dürüst zihinleri bulmak ister.
“Tanrı var mı?”
Belki de insanlık tarihinin en eski sorusu bu. Fakat bu sorudan önce cevaplanması gereken daha temel bir soru var:
Bir şeyin doğru olduğuna nasıl karar veriyoruz?
Bu soruya cevap vermeden Tanrı hakkında konuşmak, cetveli olmayan birinin masa ölçmeye çalışmasına benzer. Çünkü herkes aynı soruyu soruyor görünse de, aynı bilgi anlayışıyla konuşmuyor.
Bugün birçok tartışmanın çıkmaza girmesinin temel nedeni budur.
Bir kesim, “Gözümle görmediğime inanmam.” diyor. Bir başkası, “Bilim kanıtlamadıysa yoktur.” diyor. Oysa günlük hayatımızın büyük kısmı ne çıplak gözle gördüğümüz ne de laboratuvarda deneyini yaptığımız bilgilerden oluşur.
Dış dünyanın var olduğunu, geçmişin gerçekten yaşandığını, başka insanların bilinç sahibi olduğunu ya da sevginin, adaletin ve vicdanın gerçekliğini laboratuvarda ispatlamıyoruz. Buna rağmen bunları akıl yürütme, deneyim ve ortak insanlık tecrübesiyle doğru kabul ediyoruz.
Demek ki bilgi, tek bir kapıdan içeri girmez.
Felsefe, bilgiye ulaşmanın farklı yollarından söz eder. Duyular bize dış dünyayı tanıtır. Akıl, duyuların verdiği verileri anlamlandırır. Güvenilir tanıklık, hiç görmediğimiz olaylar hakkında bilgi edinmemizi sağlar. Bilim ise gözlem ve deneyle tabiatın işleyişini açıklar.
Hiçbiri tek başına yeterli değildir. Birinin eksikliğini diğeri tamamlar.
O haldebir iddiayı değerlendirirken sormamız gereken soru şudur:
Bu iddia, elimizdeki verileri en tutarlı biçimde açıklıyor mu?
İşte Tanrı meselesi de tam burada başlar.
Çünkü Tanrı’nın varlığı mikroskop altında incelenecek fiziksel bir nesne değildir. Bu nedenle yanlış yöntem seçildiğinde yanlış sonuca ulaşmak kaçınılmaz olur. Matematik problemi teleskopla çözülemez; şiirin anlamı terazide tartılamaz. Her sorunun kendine uygun bir yöntemi vardır.
Peki evrenin varlığı, düzeni, aklın ortaya çıkışı, bilincin varlığı ve insanın ahlak duygusu hangi açıklamayla daha anlamlı hale geliyor?
Felsefe tarihinin büyük bölümü bu sorunun peşinden gitmiştir.
Kozmolojik delil, var olan her şeyin bir açıklaması olması gerektiğini söyler. İnce ayar delili, evrenin yaşamı mümkün kılan hassas dengesine dikkat çeker. Ahlak delili, insanın evrensel adalet arayışını sorgular. Bilinç ve akıl delilleri ise düşüncenin, anlamın ve özgür iradenin yalnızca maddeden ibaret olup olmadığını tartışır.
Bu delillerin hiçbiri matematik teoremi gibi zorunlu bir ispat sunmaz. Fakat amaçları da bu değildir. Onlar, evrene hangi açıklamanın daha güçlü, daha tutarlı ve daha kapsamlı olduğunu sorgular.
Çünkü hayatımızın en önemli kararlarını kesinlik üzerine değil, en güçlü gerekçeler üzerine kurarız.
Belki de Tanrı sorusunun asıl cevabı, teleskopta ya da laboratuvarda aranmaz; doğru soruları sorabilen bir akılda aranır.
Devam edecek…
Bilgeye sormuşlar:
— Tanrı var mıdır, yok mudur; bilemedim.
Bilge cevap vermiş:
— Varsa, araman seni O’na yaklaştırır. Yoksa, araman seni yine hakikate ulaştırır.
“Aramaktan vazgeçme”, der ve sözünü şöyle bitirir:
- Kaybeden, aramaktan vazgeçendir.
Çin şu anda
. Dünyanın güneş panellerinin %89'unu,
. Rüzgar türbinlerinin %70'ini,
. Bataryalarının %83'ünü ve
. Elektrikli araçlarının %75'ini
Batı'dan daha düşük maliyetle üretiyor.
WOW! 🚀