ODTÜ Mezuniyet Töreni başladı!
ODTÜ’lü komünistler antiemperyalist geleneği sürdürüyor.
Ne memleketimizin NATO’nun kanlı savaş projelerinin parçası olmasına göz yumacağız ne de okulumuzun bu oyunların bir ayağı olarak kullanılmasına.
Bütün bu emperyalist saldırıya karşı; yaşamı ve sosyalizmi savunmaya devam edecek; eşit, özgür ve bağımsız bir ülke için mücadelemizi ODTÜ’den yükselteceğiz!
Trump neden komünizmden bahsediyor, 'komünizmle mücadele etmek zorundayız' diyor?
🗨️TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan: 50 yıl önce Soğuk Savaş dönemi olsa anlarsınız ama şimdi neden söylüyor? Onlar biliyor ki bu alçak düzen sürdüğü sürece komünistler bir tehdittir. Zayıf olabilirler, bazen geriye çekilebilirler ama bu tehdit her zaman olacak. Oysa biz tehdit değiliz. Biz insanlığın geleceğiyiz. Bunu sürekli hatırlatmak ve insanların umudu kesmesini engellemeliyiz.
https://t.co/QR5hIjFIvd
Ankara'da NATO zirvesinin ardından "Yaşasın yaşam, bağımsızlık ve sosyalizm" etkinliğinde bir araya geldik.
📌Genel Sekreterimiz Kemal Okuyan'ın zirveye ilişkin değerlendirmelerini paylaştığı toplantının sonunda mücadeleye katılan yeni yoldaşlarımıza hoş geldiniz diyoruz. @AnkaraTkp
Sorun tek tek cesur ve onurlu insanlarımızın ekskliği değil; örgütlü gücümüzün zayıflamış olması.
Kahramanlara değil, çoğalmaya ihtiyacımız var.
🔴Yalnız yürüme. TKP'ye katıl!
https://t.co/R28q4gEpSz
TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan:
"Bu toplumun, bu milletin kaynaklarını heba etmeye yönelik bir mekanizma işletilmiş. Ortada konuşulan rakamlar çok büyük.
Bahis meselesi, Türkiye'de yaşamın normal bir unsuru hâline getirildi ve bunu devlet yaptı. Yasal bahis, yasa dışı bahis ayrımı hikâyedir. Bahis yasaklanmalıdır; çünkü bahis, sermaye birikiminin bir kanalıdır."
@ftm_krgc | @OkuyanKemal
İzlemek için: https://t.co/rp8ClpXHqs
Sosyalizme Giriş Okuma Grubumuz başlıyor!
Her hafta salı günü kampüste bir araya gelip tartışıyoruz, ilk oturum 21 Temmuz'da!!
Marksizm'in temellerinden başlayıp Leninizm, ve sonrasında Rosa Luxembourg gibi düşünürlerin açtığı tartışmaları ele alacağımız ve son olarak da "Bireysel kurtuluş mümkün mü?" sorusunu soracağımız okuma grubumuza siz de davetlisiniz!
Katılmak ve kaynaklara ulasmak için DM üzerinden bize ulaşabilirsiniz.
TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan:
"Haluk Levent dedi ki, 'Bana güvenin, ben bu yardımları yerine ulaştıracağım.' Depremin ilk günlerinde, o toz bulutu içerisinde denetim tam anlamıyla yapılamamış olabilir. Ancak ortaya çıkan rakamlar ve para trafiği, sistemin içine girmeden gerçekleşmez. Türkiye'de gerçekten yardım amacıyla toplanan kampanyaları devlet o kadar sıkı denetliyor ki kıpırdayamazsınız.
Haluk Levent meselesi belki de iki gün sonra başka bir gündemle kapatılacak. Türkiye'de sürekli yeni gündemler açılıyor. Bu meselede, iktidarın ve resmî görevlilerin bilinçli bir çabası olmadan Haluk Levent'in böyle bir düzenek kurma ihtimali yok."
@ftm_krgc | @OkuyanKemal
İzlemek için: https://t.co/rp8ClpXHqs
NATO zirvesinden daha fazla silahlanma ve savaş kararı çıktı.
NATO ve NATO'culardan kurtulmak için örgütlülük en büyük gücümüz.
🔴Gücüne sahip çık. TKP'ye katıl!
https://t.co/R28q4gEpSz
Ankara Zirvesi Sonrası NATO Gerçeği
1. 1949’da büyük bir yalanla kuruldu. Yıllar içinde yalana yalanlar eklediler. 2026 oldu, yalanlar dağ gibi oldu. Bilinmelidir ki, NATO yalan üzerine kurulu bir saldırı örgütüdür.
2. NATO, İkinci Dünya Savaşı’nda faşist Alman ordularını zorlu bir mücadele sonucunda alt ederek Avrupa’nın yarısını özgürleştiren Sovyetler Birliği’nin ve komünizmin artan etki ve prestijini yeni bir savaşla yok etmeye karar veren emperyalistler tarafından kurulmuştur. NATO kurulduğunda SSCB hiçbir ülkeyi tehdit etmiyor, yaşamını yitiren 27 milyon insanının ve neredeyse tamamen yıkılan kentlerinin ardından yaraları sarmaya çalışıyordu. NATO, İkinci Dünya Savaşı biter bitmez ABD-İngiltere tarafından başlatılan yeni dünya savaşının merkez karargahıdır.
3. Türkiye’nin 1952’de Yunanistan ile birlikte NATO’ya dahil edilmesi, iddia edildiği gibi Sovyet tehdidine karşı bu ülkeleri korumayı amaçlamıyordu; SSCB’yi kuşatıp askeri baskı altına alma, bu ülkelerde anti-komünizmi resmi ideoloji haline getirerek piyasa ekonomisinin ve Amerikancılığın dokunulmazlığını sağlama amacını taşıyordu.
4. NATO, kurulduktan sonra üye ülkelerde örtülü ve yasadışı faaliyetler organize etti; bu faaliyetler için kadro yetiştirdi. NATO tarafından kurulan gizli şebekeler siyasi cinayetler işledi, uyuşturucu trafiğini yönlendirdi, provokatif eylemler düzenledi, gerekli gördüğünde darbeler planlayıp ya da darbecileri cesaretlendirip hükümetleri alaşağı etti.
5. NATO, emperyalizmdir; NATO, çokuluslu tekellerin ve sömürü düzeninin bekçisidir; NATO, anti-komünizmdir. NATO aynı zamanda ABD’nin emperyalist sistem içindeki hegemonyasını sürdürme aracıdır.
6. SSCB dağıldıktan sonra NATO’nun öncelikleri değişmiş ama özü aynı kalmıştır. Sovyetler Birliği öncülüğünde NATO’nun kuruluşuna karşılık olarak oluşturulan Varşova Paktı’nın sonlanmasına karşın NATO varlığını sürdürmüş, ayrıca doğuya doğru genişlemiştir. Bu genişleme, ABD ve müttefiklerinin Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının yarattığı derin boşlukları doldurma amacının ve çokuluslu tekellerin kâr arayışının ürünüdür. Kapitalist Rusya bu doğrultuda kuşatılıp sıkıştırılmıştır. Bugün Ukrayna’da yaşanan savaş, bu kuşatmayı kabullenmemek için yeterli kaynağa, askeri güce, sermaye sınıfına ve belli bir coğrafyayı kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirme stratejisine sahip olan Rusya Federasyonu’nun NATO’nun meydan okumasına yanıt vermesinin sonucudur.
7. Ukrayna’daki savaş bu bağlamda NATO’nun Yugoslavya, Afganistan ve Libya gibi ülkelerde öncülük ettiği silahlı müdahale ve işgallerin hem devamıdır hem de onlardan nitelikçe farklıdır. Diğer örnekler, ABD’nin hegemonyasını tehdit eden bir güce dönük hamleler olmaktan ziyade o hegemonyayı pekiştirmek amacıyla yapılan müdahalelerdir. Ukrayna’daki savaş ise ABD’nin Çin’in yükselişini önlemeye dönük stratejisinin bir parçası olarak Rusya’nın devre dışı bırakılması amacıyla başlatılmıştır. Rusya açısından ise savaş, Çin’le dayanışmaktan ziyade kendi egemenlik alanı olarak gördüğü bir bölgede çıkarlarını savunmak anlamına gelmektedir.
8. NATO hiçbir zaman çelişkisiz, gerilimsiz bir ittifak olmamıştır. SSCB var olduğu dönemde “düşman” karşısında daha bütünleşmiş bir görüntü veren NATO’da o yıllarda dahi ABD ile Avrupalı emperyalist ülkeler arasında çıkar farklılaşması gözlenebiliyordu. Buna önde gelen Avrupa ülkelerinin kendi aralarındaki rekabet de eklenebilir. Bununla birlikte Almanya ve Fransa’nın başını çektiği Avrupa ülkeleri hiçbir zaman ABD hegemonyasını sorgulayacak bir güç ve ufka sahip olamadılar.
9. ABD yönetiminin Çin’in yükselişini durdurmak için Pasifik’e öncelik vermeye başlaması Trump’ın kişisel tercihi değildir. Daha önceki başkanlar döneminde ABD’nin stratejik planlamasında bir değişim ihtiyacı birçok belgede yer alıyordu. Trump bu süreci hızlandırdı ve bütün tutarsızlıklarına rağmen Avrupalı emperyalistleri bu değişime uygun bir noktaya getirdi. Almanya başta olmak üzere, Rusya ile özellikle enerji alanında köklü işbirliklerine giren Avrupalı ülkeler benzersiz bir ahmaklıkla hızla keskin bir Rus düşmanlığına yöneldi. Trump’ın “Avrupa’dan çekiliyoruz, kendinizi koruyun” tehditleri NATO üyelerinin silahlanma çılgınlığına hız vermesini kolaylaştırdı. ABD bir yandan Ukrayna Savaşı’nı Rusya’yı yıpratacak şekilde uzatırken beri yanda hem Avrupalı emperyalistleri savaş için kaynak ayırmaya hem de onları kendisiyle birlikte hareket etmeye zorlamış oluyordu.
10. Ankara Zirvesi öncesinde saçma bir biçimde “dağılıyor” denen NATO, bütün iç çelişkilerine rağmen kanlı yolculuğuna devam ediyor. Zirve, silahlanma konusundaki ortak iştahın NATO’nun ana tutkalı olduğunu gösterdi. Savaşa ayrılan bütçeler başta silah tekelleri olmak üzere yeni yatırım alanları peşindeki büyük sermaye çevrelerinin militarist politikaların arkasında koşulsuz durmasına neden oldu.
11. AKP iktidarı Ankara’da ev sahipliği yapacağı zirveye aynı iştahla hazırlandı. Yıllarca Suriye, Irak, Libya ve Kafkasya’daki sıcak çatışmaları aynı zamanda bir laboratuvar olarak kullanan Türk silah endüstrisi savaş sahasında yaşanan radikal dönüşümü erken fark edip emekleme döneminden koşu evresine hızlı bir biçimde geçmeyi başarmıştı. Zaman zaman hiçbir karşılığı olmayan abartı ve çarpıtmalarla süslense de, “savunma sanayi”nin AKP iktidarı döneminde Türkiye’nin kritik ve öncü sektörlerinden biri olma özelliği kazandığı ortadaydı.
12. Ancak silah şirketleri palazlanırken sektörün önündeki engeller de büyümekteydi. Her şeyden önce Türkiye ekonomisinin bir bütün olarak ciddi bir kaynak sorunu vardı. Bu sorun hafiflemedikçe “başarı” sınırlanıyor ve riskler artıyordu. İktidar dümeni hem siyasal hem ekonomik açıdan iyice Atlantik’e doğru kırmış olsa da sorun bütün boyutlarıyla kendini hissettirmeye devam ediyordu.
13. AKP, NATO’da daha merkezi roller üstlenmenin Türkiye’nin Avrupa ile ekonomik ve siyasal ilişkilerini geliştireceğini hesap ederek hazırlandı zirveye. NATO’nun Avrupa kanadının askere ihtiyacı vardı. Ayrıca Avrupa ülkeleri Ukrayna Savaşı’nın ve önlerine koydukları savaş planlarının talep ettiği silah ve cephaneyi karşılayacak üretim kapasitesinden de yoksunlardı. Türkiye ise bazı kalemlerde ucuz ve hızlı bir tedarikçi konumuna gelmişti. Özetle, NATO sermaye sınıfımız için bilinen “fayda”ların yanında bir de batıyla ilişkileri güçlendirecek bir maymuncuk işlevi görecekti. Bu nedenle NATO zirvesi sırasında Ankara’nın her tarafına “yerli ve milli” silah sistemleriyle ilgili görseller asıldı.
14. Ancak konu yalnızca silah ve cephaneleri görücüye çıkarmaktan ibaret değildi. Silah üretimi açısından da artık bir evrenin sonuna gelinmişti. Daha ileriye gitmek için gerekli işbirliklerinin, yüksek teknoloji gerektiren parçaların tedariğinin önünde Erdoğan’ın “eyyyy Amerika” söylemli günlerinden kalma yaptırımlardan kaynaklı engeller vardı. Yabancı pazarlara gösterişli bir giriş yapan Türk silah şirketleri buralarda tutunabilmek için NATO sertifikalarına ve örgüt bünyesindeki programlara ortak olmaya mecburdu. Dış pazarda kendine alan açamayan ve istikrar yakalayamayan bir silah endüstrisinin “başarı” öyküsü yazması da imkansızdı. Yani Ankara Zirvesi hem silah sanayini kullanarak batılı emperyalistlerle ilişkiyi geliştirmek için kullanılacak hem de bu ilişki sayesinde silah endüstrisi bazı kısıtları aşacaktı.
15. Bu bağlamda Ankara’daki zirve AKP açısından büyük ölçüde başarılı geçmiştir. Yaptırımların kaldırılması zaman alacak, iki ileri bir geri gidilecek ve hiçbir zaman mutlak anlamda nihayete ermeyecektir. Bununla birlikte NATO’nun Türkiye’ye olan ihtiyacı artmıştır. Dolayısıyla bu yaptırımların etkisi azalacak, Türkiye’nin ittifak içindeki rolü artacaktır.
16. Türkiye kapitalizmi ile bölgesel rekabet içinde olan Yunan burjuvazisinin Türkiye’nin NATO içindeki rolünün artmasını engellemesinin sınırları Ankara Zirvesi’nde bir kez daha görüldü. Akdeniz’deki doğal kaynaklara erişimde Fransa ile işbirliği halindeki Yunanistan’ın Türkiye itirazları, son tahlilde, Ankara’yı belli bir çizgiye getirmek amacındaki güçlü emperyalist ülkelere pazarlık masasında ek kozlar vermeye yaramaktaydı. Zaten Yunanistan ve Türkiye arasındaki gerilimler iki ülkede egemen olan sömürücü sınıflarla ilgili gerçek temellere sahip olsa da, son tahlilde ABD ve İngiltere açısından bu ülkeleri ve bölgeyi yönetmek için bir enstrüman olarak kullanılmaktadır. ABD’nin bir dönem Türkiye’yi bir başka dönem Yunanistan’ı silahlandırarak ve o ülkedeki askeri varlığını artırarak ötekinde “önemsizleşme” paniği yaratması çok bilinen ama çoğu kez işe yarayan bir taktiktir.
17. Ankara Zirvesi “silahlanma” ve “savaşa hazırlanma” konusunda bir mutabakat ilanıdır. Ukrayna’ya silah yardımı yapmaya ya da silahlanmaya hedeflenen ölçüde kaynak ayırmaya isteksiz birkaç örneğin direnci fazla önemsenmemelidir. Asıl önemsenmesi gereken, Avrupa’nın hızlı silahlanma için gerekli dönüşüme izin verecek altyapıya ve ekonomik potansiyele ne ölçüde sahip olduğudur. Almanya başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesinin harp endüstrisine geçiş için attıkları adımları zorlaştıracak siyasi, demografik ve ekonomik engeller orta yerde durmaktadır. Dünya ölçeğinde sürmekte olan sert rekabette AB’nin geri düşmesi bir veri olmakla birlikte, bu ülkelerin ekonomik olarak “cüce” ilan edilmesi elbette gerçekçi değildir. Ancak bu ülkelerin yönetici sınıflarının ilan ettiği ölçekte bir militarizasyonun ciddi toplumsal maliyetleri olması kaçınılmazdır. Kamu harcamalarının daha da kısılması, çalışma koşullarının askerileştirilmesi, “savaş tehdidi” bahanesiyle bazı temel özgürlüklerin askıya alınması emekçi kesimlerin beklenmedik tepkisine yol açabilir. Bu maliyetlerin Türkiye kapitalizminin NATO atıyla Avrupa fatihliğine soyunma hedefini fiyaskoya dönüştürecek gelişmeleri tetiklemesi ihtimal dahilindedir.
18. Ayrıca çok sık dile getirildiği gibi, Avrupa kanadını silahlanmaya ikna eden ABD yönetiminin silahlanmadan murat ettiği Avrupa’nın kendi silah endüstrisini kurması değildir. Vaşington’un hesabı Avrupa’ya daha çok silah satmaktır. Dolayısıyla NATO içinde yakın gelecekte her bir alım için silah tekelleri arasında kıyasıya rekabet ortaya çıkacaktır. Türkiye bu rekabette mümkün olduğunca fazla ülke ile “ortak projeler”e girişerek ve devlete ait bazı şirketleri “büyük” oyunculara yem ederek aradan sıyrılmak istese de, bazı örneklerde pastayı yeni bir aktörle paylaşmaya isteksiz tekellerin sert müdahaleleri ile karşılaşacaktır.
19. Söz konusu rekabeti bir nebze olsun yatıştıran, birçok kritik silah açısından piyasada gözlenen kıtlıktır. Füze, savaş uçağı, top mühimmatı gibi kalemlerde NATO ülkelerindeki talebi karşılayacak bir arz bulunmamaktadır. Bu silah sistemlerinin satışlarında sözleşmeler yıllar öncesinde yapılmakta, para transferleri gerçekleşmekte ve alıcılar sıranın kendilerine gelmesini beklemektedir. AKP iktidarı, bu kıtlığı yıllar önce fark ederek bazı açılardan öne geçmiş durumdadır.
20. “Yerli ve milli silah sistemlerinin” gelişmesini ABD ve diğer ülkelerin yaptırımlarının tetiklediği gerçeği madalyonun sadece bir yüzüdür. Diğer yandan, bu birikimin şu anda NATO ittifakına entegrasyonundaki kararlılık ve imzalanmakta olan ortaklık anlaşmaları ile yeni projeler, “yerli ve milli silah sistemlerinin” ortaya çıkışında Kanada, İngiltere gibi ülkelerin rolünü daha fazla mercek altına almamızı gerektirmektedir. Bu rol sıradan bir ticari arayışın ötesinde stratejik bir hesabın ürünü olarak da değerlendirilebilir.
21. AKP ve sermaye sınıfı açısından “başarılı” geçen zirve halkımız ve ülkemiz için büyük tehlikeler barındırmaktadır. Bu tehlikelerin başına, zirvenin başarısızlıklarından ya da çözülemeyen sorunlardan kaynaklı riskleri ve belirsizlikleri yazmakta yarar vardır. Yukarıda bu sorunlardan bazılarına işaret ettik. Ancak ülkemiz açısından en büyük sorun sıcak çatışmaların içine çekilme olasılığımızdır. Ukrayna Savaşı ve İran’a dönük saldırganlık NATO’nun merkez gündemine dönüşmüştür. Bu bağlamda Türkiye resmen taraf olmuştur. Her iki çatışmanın da nereye evrileceği belirsizdir. AKP iktidarı iki komşu ülkeyle ilişkilerini bu belirsizliğin içinde bonkörce harcamaktadır.
22. Bir süredir iktidarın yetkili isimlerinin ve AKP medyasının Rusya Federasyonu ve Çin Halk Cumhuriyeti’ne dönük dostça olmayan bir tavır sergilemesi, şimdilik sembolik bir önem taşısa da, iktidarın aynı doğrultudaki fiili adımları için kamuoyunu hazırlama amacı taşıdığından ciddiye alınmalıdır. İlginç olan, söz konusu iki ülkenin Türkiye’ye dönük yaklaşımlarında bu tavır değişikliğini açıklayacak herhangi bir değişimin gözlenmemesidir. Türkiye’nin Çin ve Rusya’yla ilişkilerinin bozulmasının ülkemiz ve halkımız için bir dizi olumsuz sonucu olacaktır.
23. ABD ve NATO’nun Ukrayna ve İran’da istediğini elde etmesinin önünde aşılması güç engeller vardır. Bu engeller kendisini daha açık bir biçimde hissettirdiğinde bunun Türkiye’ye faturasını silah tekelleri ve bir bütün olarak sermaye sınıfı değil, halkımız ödeyecektir.
24. Zirve sırasında basına yapılan açıklamalarda ve sonuç bildirisinde hiç bahsi geçmese de Türkiye’de kurulacağı yetkililer tarafından ilan edilen yeni NATO karargâhlarının Türkiye’nin daha fazla gerilimin doğrudan tarafı haline gelmesine yol açacağı açıktır. Bu karargahlardan birinin Boğazlarla ilgili olması konunun vehametini artırmaktadır. İktidarın Montrö Sözleşmesi’ni sağından solundan çekiştiren, onu NATO çıkarlarına kurban edecek davranışlar içine girmesi son derece tehlikelidir.
25. AKP’nin Yeni-Osmanlı stratejisini ABD ve NATO himayesinde hayata geçirmeye çalışması bir başka tehdittir. Bu tehdit yalnızca içeride Cumhuriyet’le bütün bağını koparmış bir gerici yapı için uygun bölgesel ortamın şekillenecek olmasından kaynaklanmamaktadır. ABD yetkililerinin Osmanlı övgüleri, monarşi çağrıları yalnızca 1923’ten alınmak istenen intikamın değil, bu bölgeyi daha kolay kontrol altında tutma isteğinin ifadesi olarak değerlendirilmeli. Burada imparatorluk özlemiyle hareket eden bir Türkiye’nin NATO şemsiyesinde etkisini artırması, hatta sınırlarını genişletmesi aynı zamanda daha kırılgan hale gelmesi anlamına gelecektir ve dağılma dinamiklerini de harekete geçirecektir. Büyüme ve küçülme, şişme ve dağılma diyalektik bir bütünlük oluştururken her durumda “savaş” demektir. Emekçi halk üzerine çöküşü benzersiz olacak bu yıkım aynı zamanda ülkemiz açısından bir varoluş meselesine de dönüşecektir.
26. Yeni-Osmanlıcılığın gözünü diktiği geniş coğrafya çok sert bir rekabete sahne olmaktadır. Bu rekabetin kontrolden çıkması her an için mümkündür. İran’ı bir kenara koyarsak, bu coğrafyada Türkiye ABD’nin diğer müttefikleri olan Yunanistan ve İsrail ile ortaklık ve düşmanlık arasında gidip gelmektedir. Dostluk ve düşmanlıkları kâr arayışının belirlediği, ülkelerin dış politikasına sermaye sınıfının çıkarlarının hâkim olduğu bir dünyada yurttaşlarımız bu sözde dostluklardan da düşmanlıklardan da zarar görmektedir. Emperyalist dünyada dostluklar başka düşmanlıkların habercisidir. Yeni-Osmanlıcılık ülkemizi içerde karanlığa dışarıda ise kaotik çatışmaların içine sürüklemektedir.
27. NATO’nun yarattığı tehlikeler ortadayken düzen siyasetinin birkaç kişisel tavır dışında bütünüyle NATO’cu bir konumlanış içinde olması, emperyalizmle ve onun NATO gibi örgütleriyle mücadelenin sınıfsal bir temele oturması gerektiğinin bir başka kanıtıdır. NATO yalnızca ABD merkezli bir emperyalist ittifak değil aynı zamanda sermaye egemenliğinin uluslararası alandaki jandarmasıdır. Piyasa ekonomisinin karşısına dikilmeksizin NATO’nun karşısında durulmayacağını düzen muhalefeti zirve sırasındaki suskunluğu ile bir kez daha ve onursuz bir biçimde göstermiştir.
28. Türkiye Komünist Partisi’nin NATO’ya karşı yıllardır sürdürdüğü mücadele ve bu tehlikeli örgütü yurttaşlarımızın gündemine sokma gayreti bütün bu gerçeklerle ilişkilidir ve ülkemizi çokuluslu tekellerin, holdinglerin, emperyalistlerin tahakkümünden kurtararak bağımsız, egemen ve sosyalist bir Türkiye yaratma kararlılığının ifadesidir. Partimiz “protesto”cu ya da “muhalif” bir kimlikle değil, eşitlik ve adalet arayışı içinde hareket etmiş, zirve sırasında onca baskıya rağmen onurlu bir duruş sergilemiştir. Bu duruş ancak ülkemiz NATO’dan NATO da ülkemizden çıkınca gerçek anlamını bulacaktır. O güne kadar NATO’ya karşı mücadelemizden zerre taviz vermeyeceğiz. İşçi ve emekçileri, yurtsever aydınlarımızı bu mücadeleye güç vermek için TKP saflarına çağırıyoruz.
soL’a yönelik saldırılar: Ne oldu, ne yapıyoruz, okurlarımızdan beklentimiz ne?
📌soL Haber, bir kavganın, işçi sınıfının siyasi kavgasının parçası. Bu kavga uzun erimli. soL da bu yüzden bugünü düşündüğü kadar yarını, uzun vadeyi düşünüyor.
https://t.co/1uQobTActv
Yapay zeka şirketleri sahafları boşaltıyor: Milyonlarca kitabı alıp, tarayıp, imha ettiler
◾️Hollanda’da bir sahaf gece 03.00’te 3 bin kitaplık sipariş aldı.
◾️Birbiriyle alakası olmayan kitaplar arasında jeomekanik üzerine teknik incelemeler de vardı, İrlanda folkloruna dair akademik çalışmalar da…
◾️Kitaplar ISBN numaralarıyla birlikte titizlikle sıralanmıştı.
◾️Avrupa’nın dört bir yanındaki sahaflar aynı şeyi yaşıyordu. Biri, raflardaki tozlu kitapları sistemli bir şekilde süpürüyordu.
◾️Alıcı firma "normal bir ticaret yapıyoruz" dese de depolarından sızan görüntüler, bunun bir tasfiye süreci olduğunu kanıtlar nitelikteydi.
◾️Yapay zeka şirketlerinin telif hakkı engelini aşmak için buldukları bu yöntem kültürel bir tasfiyeye dönüşmüş durumda.
Detaylar soL’un haberinde 👇
https://t.co/Mlq02CFQOe
Emperyalistlerle pazarlık peşinde koşanlar, onlardan medet umanlar, Türkiye’yi darbelerden koruyamaz. Onlar darbelerin varlık sebebidir.
Ülkemizi emperyalistlerin ve patronların kanlı planlarından koruyabilecek tek güç halkın örgütlülüğüdür.
#15Temmuz
https://t.co/j8FKHp8Agw
TKP'liler o karanlık gecelerde ne yaptılarsa, Kemal Okuyan da onu yaptı. TKP ne yaparsa, TKP'liler onu yapar.
TKP'nin yerinde bir düzen partisi olsaydı, siz dayanışma merkezlerini, kolektif emeği değil, parti liderinin yerde yatan romantik fotoğraflarını konuşuyor olurdunuz.
ABD İran’a dönük yeni saldırıyı NATO zirvesi sırasında başlattı. Zirve sonuç bildirisinde de adı zikredilen iki “düşman” Rusya ve İran oldu.
Ankara Zirvesi böylece Ukrayna ve İran’daki çatışma alanlarını resmi olarak birbirine bağlayarak dünyayı daha da tehlikeli hale getirmiş oldu.
Olmayacak bir şey söylüyorum ama AKP iktidarı “biz İran ile komşuyuz, böyle ifadeler kullanmayalım” diyebilirdi.
Ama diyemezler. Yeni-Osmanlıcılığı NATO şemsiyesi altında hayata geçirmeye karar verdiler bir kere.
NATO sonuç bildirisindeki o madde Türkiye’nin İsrail ile müttefikliğini de dolaylı olarak tescil etmiş oluyor.
Zirve boyunca Netanyahu ile Trump arasındaki gerilime bu gerçeği örtmek için medyada geniş yer verdiler. Öyle ki iktidar İsrail ile ABD’nin arasının açılmasında kendilerinin de rolü olduğunu ima etmeye başladı.
Oysa ABD ve İsrail’in arası açılmaz. Netanyahu ve Trump geçicidir; ABD emperyalizminin İsrail devletine ihtiyacı ve tersi kalıcıdır.
NATO Zirvesi’nden silahlanma ve savaşa devam kararı çıktı. Şimdi bunun sonuçlarını görüyoruz. Hem Ukrayna hem İran’da çatışmalar tırmanıyor.
Ve bize “NATO bir savunma ve güvenlik örgütüdür” denmeye devam ediyor.
Bu halk, ne olursa olsun TKP’ye neden güveniyor? Bu güveni nasıl kazandı TKP?
Bakın, 16 Şubat 2023 ve Hatay’da hâlâ TKP’nin Armutlu Kriz Masası dışında esaslı bir organizasyon yok.
Bölgeye Alman bir gazeteci gelmiş, adı Martin Lejeune.
AFAD’dan bir yetkili bulmuş, genç bir arkadaş. Aslında anlatacağı pek bir şey yok ama kurumunu ezdirmemek için arkasına TKP’nin yardım merkezini alıp Almanca döktürüyor:
- Yurt içinden ve yurt dışından yardımlar geldi, düzgünce tasnif ettik, ailelerdeki kişi sayısına göre ihtiyaç sahiplerine çadır dağıtıyoruz, diyor.
- Makarna, un, şeker gibi bozulmayacak gıda maddelerinin AFAD depolarında muhafaza edildiğini, bozulabilecek gıdaların ise doğrudan dağıtıldığını söylüyor.
- Sadece temel gıda değil; bebek bezi, mama, hijyen malzemeleri, battaniye ve kıyafet gibi her türlü ihtiyacın karşılandığını; bu ürünlerin boyutlarına göre tasnif edilerek hazır paketler hâlinde çadırlara veya ihtiyaç sahiplerine ulaştırıldığını ifade ediyor.
- Her noktada insanların ısınması ve moral bulması için sıcak çay-kahve ocaklarının kurulduğunu belirtip bunun maddi ve manevi önemini vurguluyor.
- Devamında ise organizasyonun başarısında gönüllülerin rolüne değiniyor. Gelen yardımların üzerindeki etiketlere, beden bilgilerine göre tasnif edildiğini, bu sayede yardımların çok daha hızlı ve verimli bir şekilde dağıtıldığını ve bölgede bir "sosyal market" düzeni kurulduğunu anlatıyor.
Bu organizasyon baştan sona TKP'ye aitti.
Belki de anlattığı kadar kusursuz değildi her şey. Bu arkadaş, aklınca devletin AFAD'ını ezdirmemek için TKP'nin verdiği mücadeleyi ve kurduğu sistemi, Alman gazeteciye olduğundan da mükemmel göstermek istemişti.
Ama asıl sistemli çalışan TKP’ydi. Çünkü aklın, bilimin ve planlamanın yolundan şaşmamıştı. AKP'nin iyice kuşa çevirdiği devlet aygıtının aksine, kriz anlarında örgütlü hareket etme becerisini kaybetmemişti.
Ortada gerçekten de anlatılacak tek bir hikâye vardı ve bu arkadaş da o hikayeyi öznesini değiştirerek anlatmak zorunda kalmıştı.
https://t.co/ztwlSwnlTV
TKP Merkez Komite NATO Zirvesi’nin ardından toplandı
Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) Merkez Komitesi, son siyasi gelişmeleri ve partinin müdahalesini değerlendirmek üzere toplandı. Toplantıda NATO Zirvesi’nin sonuçlarının dünyada ve ülkemizde emekçi halk açısından ne anlama geldiği tartışıldı. Emperyalist savaş hazırlıklarının yakın dönemde benzeri görülmemiş ölçüde tehlikeli bir evreye girdiği tespit edildi. Bu hazırlık ve planları boşa çıkarmak için gerekli direncin nasıl oluşturulabileceği, bunun koşulları ve yolları ele alındı. TKP Merkez Komite bu kapsamda kaleme alacağı ayrıntılı bir analizi 15 Temmuz Çarşamba günü basın ve kamuoyu ile paylaşacak.
Merkez Komite aynı zamanda TKP tarafından 5 Temmuz’da başta Ankara’da olmak üzere İstanbul, İzmir ve diğer illerde gerçekleştirilen protesto eylemlerinin etkilerini değerlendirdi. Bu etkinin yukarıda değinilen dirence nasıl dönüştürülebileceği üzerine de tartışıldı. TKP’nin örgütlenme çağrısını daha yüksek sesle dile getirebilmesi için örgütsel yaşantıda ve TKP’nin seslenme kanallarında bazı adımların atılmasına karar verildi.
AKP’nin CHP’ye dönük müdahalelerini sürdüreceğine ilişkin haberlerin basında daha sık yer aldığı bir dönemde, bir bütün olarak özgürlükler ve demokrasi alanına yönelik saldırılar karşısında geliştirilmesi gereken tavır ve toplumsal ve hukuki alanda savunulması gereken somut başlıklar da toplantıda gündeme alındı. Partinin bu konudaki yaklaşımını konunun muhataplarıyla ve kamuoyuyla paylaşacağı bir hazırlık sürecinin başlatılması kararlaştırıldı.
Haluk Levent vakası, toplumun “kahraman” bağımlılığının yol açtığı yeni bir yıkım olarak görülmeli. Dayanışma gibi son derece toplumsal bir eylemin çürüyen bir düzenin kurumlarından alınıp bu kez kerameti kendinden menkul bireylere emanet edilmesi, yurttaşlarımızın karşı karşıya kaldığı çaresizlik ve kuşatmanın boyutlarını gözler önüne seriyor.
Kızılay’a güvenmeyenlerin aslında hiç tanımadıkları bir kişiye sonsuz bir güvenle milyarlar bağışlaması birden fazla düzlemde sorgulanmalı. “Kahraman” bağımlılığı bu düzlemlerden bana göre en önemlisidir.
Siyasetten diğer toplumsal alanlara varıncaya kadar “star” sisteminin yarattığı bu “kahraman”lar, bizzat toplum tarafından giydirilen dokunulmazlık zırhına sığınarak vasatı, cehaleti, zaafları kolayca gizleyebiliyor.
Bu “kahraman”lar çoğu kez kendilerini yaratan mekanizmalar tarafından kısa sürede yerin dibine batırılmakta. Depremzedeler için toplanan paralarla kumar oynamak bayağı ağır bir çürümenin ifadesi elbette. Ancak sistemin Haluk Levent’i tepetaklak indirmesi ne bir arınma çabasının ne de gelişkin ahlaki değerlerin ürünüdür.
“Kahraman”lar doğası gereği gerçeklik algısını yitirir ve çoklukla kendilerine ayrılan sınırların ötesine geçerler. Sistemin onları yerin dibine geçirmesi genellikle çok hızlı ve zahmetsiz bir işlemdir.
Bu konu siyasette özellikle yaşamsaldır. O yüzden, ideoloji önemli, program önemli diyoruz. O yüzden ekip çalışması, kolektivizm diyoruz. O yüzden gelişkin örgüt diyoruz.
İdeoloji geriye çekilmişse, bir gün sağa bir gün sola şirinlik yapılır örneğin ve kimse ses etmez. Program önemsizleşmişse, kişiler her şeyi belirler, itiraz edecek kimse çıkmaz. Örgüt yoksa, “kahraman”lara bağımlı olursunuz. Oysa gerçek “kahramanlar” ideolojilerin ve doğrultusu olan toplumsal hareketlerin ürünüdür. Toplumsal hareketleri ortaya çıkarıp, tarihin akışını değiştiren bireylerin sayısı ise tarihte çok azdır; onlar da son tahlilde koşullar tarafından şekillenmişlerdir.
Halkımız “kahraman”lar yaratıp hayal kırıklığına uğramaktan vazgeçmeli. Bu nedenle çubuğu tersine iyice büküp “kahraman diye bir şey yok” demek bile gerekebilir.
Haluk Levent vakasının siyaset alanında çok daha vahim örneklerine tanık olacağımızdan emin olabiliriz. Burada esas olan “en ahlaklı kişi”yi aramak değil, en yüksek denetim, kolektif akıl ve geliştirici mekanizmaları yaratmaktır.
Türkiye’yi yaptırımla, Küba’yı saldırıyla, Venezuela’yı kaçırma siyasetiyle tehdit eden Lindsey Graham öldü.
Irak’ın işgalini destekledi, İran’a saldırı istedi, Gazze’de İsrail’in arkasında durdu.
Trump’ın en saldırgan dış politika sözcülerindendi.
Savaş, yaptırım ve tehdit: Graham’ın siyasetinin özeti 👇
https://t.co/1GNupD9uWP
Sina Koloğlu: Sol ekranda ne kadar temsil ediliyor? Tartışma programlarında ne kadar yer alıyor? “Muhalif” kanallarda ben iki partiyi görüyorum. Biri TİP, diğeri Sol Parti. Mesela iki muhalif olduğunu söyleyen kanal var, onlarda TKP adına konuk görmedim. Ülkenin en örgütlü, geçmişi eskilere dayanan partisi.