Hakan Fidan’ın bu sert çıkışı boşuna değil. Amerika, İsrail’in gazıyla İran bataklığına saplandı. Şimdi İsrail kenara çekilmiş, elini cebine koymuş seyrediyor; Amerika da çamurun içinden paçasını kurtarmaya çalışıyor. Kısacası taşı attı, kolu yorulan başkası oldu. İşin komik tarafı şu: Adamı bataklığa sokan İsrail, faturaya ortak olmaya hiç niyetli değil. Ama Trump da bunu öyle sineye çekecek biri değil. Orta Doğu’da kaideler bellidir; maşayı tutan el yanarsa, adam o maşayı ortadan ikiye kırar. Kimse kimsenin kara kaşına kara gözüne bu kadar masraf çekmez. Washington bugün İran’dan çıkabilmek için taviz üstüne taviz veriyorsa, öbür tarafta da kendisini bu belanın içine çeken İsrail’e hesabı kitliyor. Bunu çıkıp açık açık yapamaz. İsrail’i karşısına alıp meydanda sopa gösteremez. Ne yapıyor? Türkiye’ye, Mısır’a alan açıyor. Siz yürüyün, ben görmedim havasına giriyor. Yani hem nalına vuruyor hem mıhına. Çünkü Amerika şunu çok iyi biliyor: Bu coğrafyanın gerçek sahipleri sahaya indi mi İsrail’in o sınırsız hareket alanı daralır. Hakan Fidan’ın çıkışını da buradan okuyorum. Mesele kuru bir diplomasi raconu değil. Amerika kendi eliyle düştüğü çukurun faturasını, kendisini oraya iten İsrail’e başkasının eliyle ödetmeye çalışıyor. El elin eşeğini türkü çağırarak arar ama mevzu kendi çıkarına dokununca herkesin sesi değişir. Fularımı çıkarıp, halk deyimiyle söyleyeyim: Seni kavgaya sokup sonra köşeden izleyen adamı unutmazsın. Hele bir de sen dayak yerken o karşı kaldırımda çekirdek çitliyorsa, o hesap bir yerde açılır. Amerika’nın yaptığı tam olarak bu.
Latife Tekin’in "Sevgili Arsız Ölüm" romanında, köyden kente göç eden ailenin kızı Dirmit, şehrin şekilci düzenine uyum sağlamayı reddeder. Ailesi bu yeni hayata ayak uydururken o; rüzgârla, gökyüzüyle ve içindeki "kuşku" ile konuşarak kendi gerçekliğini korumaya çalışır.
Ailesi, Dirmit'in bu hâlini utanç verici bir "delilik" olarak görür. Onu toplumun beklediği kalıba sokmak için odalara kilitler ve kitaplarını yırtarlar. Fakat Dirmit, bu baskının ortasında kelimelere ve şiire sığınır. Ailesi onun delirdiğine hükmedip onu gözden çıkarırken; o sahte dünyanın ortasında aklını kurtarabilen tek kişi Dirmit olur.
Yazarın bu kurgusu, toplumun "normallik" dayatmasına yönelik bir yüzleşmedir: Çoğunluğun "delilik" veya "uyumsuzluk" olarak adlandırdığı şey, bazen sahteliğe teslim olmayı reddeden bir insanın kendini koruma çabasıdır. Herkes çıkarları için kurallara itaat ederken, içsel gerçeğinize sarılmanız onları korkutur. Çünkü toplum, kendi sahteliğini yüzüne vuran sahiciliği cezalandırmak ister; maskesiz bir yüz, sahte kalabalıklar için her zaman bir tehdittir.
Jostein Gaarder’ın "Sophie'nin Dünyası" romanında evren, boş bir silindir şapkadan çıkarılan beyaz bir tavşana benzetilir. Biz insanlar, bu tavşanın kürkünün ta dibinde yaşayan mikroskobik böceklerizdir. Çoğu insan kürkün derinliklerinde yaşamaya alışır, oraya yerleşir ve bir daha hiç yukarı çıkmaz. Filozoflar ise sihirbazın gözlerinin içine bakabilmek için o ince tüylerin ucuna tırmanmaya çalışanlardır.
İnsan büyüdükçe, hayata karşı duyduğu o ilk şaşkınlığı yavaş yavaş kaybeder. Gündelik hayatın rutini bizi o kürkün dibindeki düzene hapseder. Oysa gerçekten yaşamak, sadece güvende olmak değil; alışkanlıkların sıkıcı konforunu reddedip varoluşun tekinsiz uçurumuna bakabilmektir. Dünyaya hayret etmeyi bıraktığımız gün, yaşamayı bırakıp sadece hayatta kalmaya başladığımız gündür.
John Steinbeck’in "Fareler ve İnsanlar" romanında, devasa bir cüsseye sahip olan Lennie’nin yumuşak şeylere karşı çocuksu bir zaafı vardır. Sırf okşayabilmek için cebinde fareler taşır. Ancak onları severken kendi gücünün farkına varamaz ve istemeden ölümlerine sebep olur. Aynı şey, şefkat göstermek için kucağına aldığı yavru köpeğin de başına gelir. Lennie’nin içinde zerre kadar kötülük yoktur; tek amacı sevmektir. Fakat kendi sınırlarını bilememesi, şefkatle yaklaştığı her şeyi farkında olmadan ezip yok etmesine neden olur.
İnsan bazen en büyük zararı, en çok sevdiği ve üzerine titrediği şeylere verir. Bir şeye duyulan yoğun sevgi, onu koruma ve kaybetmeme güdüsüyle birleştiğinde boğucu bir baskıya dönüşür. Kişi sevdiğine o kadar sıkı sarılır ki, ona nefes alacak hiçbir alan bırakmaz. Tıpkı Lennie'nin avucundaki fare gibi, hayattaki birçok değerli bağ da sevgisizlikten veya kötü niyetten değil; sadece sevginin şiddetini ayarlayamamaktan parçalanır. Sevmek, bir şeye sımsıkı tutunmak değil, onu incitmeden avucunda tutabilmeyi öğrenmektir.
“Dışa bakan rüya görür, içe bakan uyanır.”
Klişeleşti artık değil mi? Evet öyle çünkü etkisi büyük. Bu söz Jung’un bir hastasına yazdığı özel bir mektuptan… diyor ki; “Görüşün netleşmesi ancak kendi kalbine bakabildiğin zaman mümkün olur. Dışarıda her şey uyumsuz görünür; sadece içeride birleşir. Dışarı bakan rüya görür, içeri bakan uyanır.” İnsanın dış dünyaya yansıttığı kendi karanlığını/projeksiyonları geri çekmesini, yani gerçekten uyanmasını kastediyor. Bu sözün sosyal medyada herkesin diline düşmüş olması bile, ne kadar isabetli olduğunun delili.
Ahir zamanda kimse kimsenin mürşidi değildir. Olamaz. Gerçek mürşit sana seni tanıtır, sonra da gözden kaybolur. Herkesin yolu kendine. Gölgeye düşmeden ışık olunur mu? Olunmaz. Ama bazıları bu gölgesiyi kendi nuru sanıyor. Herkes kendi karanlığına, kendi nuruna doğru bir seyir halinde. Hidayet bireyseldir, irşad da nasip işidir. İma ile bile mürşidliğe oynayan, bilin ki kendi nefsine secde ettirme geyesi güdüyor. Kendini rehber konumuna yerleştiren biri, yolunu şaşırmıştır.
Birinin feneri, diğerinin gözünü kamaştırabilir. Uzunlarınızı kendi karanlığınızı aydınlatmak için kullanın ki kazaya sebebiyet vermeyesiniz mazallah.
Herkes adamla dalga geçmiş, deli falan demiş, linç etmiş. Zamanında Galileo’ya da deli demişlerdi. Siyasi konsolidasyon ile uluslararası mega transferler arasındaki o gizemli sinerjiyi yok saymak ahmaklıktır. Jeopolitik ağırlık merkezi kayıyor ve küresel aktörler Anadolu satrancındaki piyonlarını işte böyle sessizce ileri sürüyor. Arif Nacaroğlu, bu akılalmaz finansal mantıksızlığı kusursuz bir tezle açıklamış, ifşa etmiş. Tek eksiği, bu büyük oyunu bozarken kafasına huniyi takıp mahallede İlluminati hamsi yiyor diye bağıra bağıra gezmesi. Bir de keşke bu derin analizi şizofreni ilaçlarını sek rakıyla yutmadan önce yapsaymış!
“Nihat Dağlı, kendini anlatırken sadece kendini anlatmaz. Kendini kurmaya çalışan herkese, özellikle de hayata geç kalmış, çocukluğunda üşümüş, kitaplarda ısınmış, dilde kendine bir oda açmış insanlara bir işaret bırakır. Onun metinleri, “ben buyum” diyen mağrur metinler değildir; “ben hâlâ kuruluyorum” diyen yaralı, mahcup, diri metinlerdir. Bu mahcubiyet onu küçültmez; aksine derinleştirir. Çünkü bazı insanlar tamamlanmadıkları için eksik değil, eksiklerini saklamadıkları için hakikîdir.” 👇
https://t.co/JB5v8yyOIC
KENDİLİĞİN KIRIK AYNASI: NİHAT DAĞLI’DA AŞK, MAĞLÛBİYET VE İÇ SÜRGÜN
Kendiliğin kırık aynası: Nihat Dağlı’da aşk, mağlûbiyet ve iç sürgün metni, Nihat Dağlı’yı yalnızca bir yazar olarak değil, kendiliğini kitap, aşk, mağlûbiyet, dil, mektup, kuş, hapishane ve iç sürgün üzerinden kuran özel bir edebî şahsiyet olarak ele alır. Dağlı’da yazmak, görünürlük veya yazarlık performansı değil; yaralı insanın kendine ikinci bir doğum yaptırma çabasıdır. Kitaplar onun için kültürel sermaye değil, çocukluğun eksik bıraktığı evi tamamlayan ontolojik bir sığınaktır. Aşk, romantik bir duyguya indirgenmez; insanın hakikate, eksikliğe, Tanrı’ya, kayba ve kendine yönelişinin yakıcı yurdu olarak okunur. Mağlûbiyet ise ezilme değil, hınca düşmeden incelme, yarayı dile ve merhamete dönüştürme imkânıdır. Oblomov üzerinden Dağlı, hayattan yorulan insanı tembellikle mahkûm etmez; fakat onu kendi rutubetinde çürümemeye de çağırır. Metin, sahiplik ve dünya bahsinde Dağlı’nın ahlâkî damarını açar: İnsan eşyaya, makama, vitrine, kimliğe teslim oldukça kendinden uzaklaşır. Hiç/Kimseye Mektuplar üzerinden mektup, kimsesizliğin ve iç haberin dili olur; Kuş Dersinde hayret, susmak ve kalp ışığı öne çıkar. Nöbete Yazıldığım Yer ise hapishane, devlet, hukuk, korku ve haysiyet üzerinden metne siyasî sertlik kazandırır. Sonuçta Dağlı, Türk edebiyatında deneme ile şiir, mektup ile felsefe, aşk ile etik, mağlûbiyet ile haysiyet arasında duran; çok satanların değil, çok duyan azların yazarı olarak konumlanır.
“İnsan kayıtlardan kopup kendisiyle kalınca gürültü kesilir. Arkasından bir ayna bulur, hayatın büyüklüğüne karşın küçüklüğünü görür. Yetmediğini anlar; bir taraflarının hep aksadığını…” 👇
Zanla hüküm vermek, aklın tembelliği ve vicdanın körlüğüdür.Adalet, bilgi ve hakikatin üzerine kurulur; zan ise boşluğun ve cehaletin ürünü.İnsan, başkasını zanla yargıladığında aslında kendi içindeki karanlığı dışa taşır. Böylece hakikati değil, kendi gölgesini hükme dönüştürür.
Bir gün bir taksiye bindim. Sohbet ettik biraz. Taksicinin eskiden şarküterisi varmış. Benzer şeylerden bahsetti. Bu sebeple bıraktım o işi dedi. Açık ve markasız ürünleri, dolapta etiketli görünsün diye farklı markaların yazılı olduğu hazır fiyat etiketleriyle beraber getirip satmaya çalışıyorlarmış adama… Zeytin, sucuk, peynir, kaşar vs. hepsinin sahtesi vardı dedi. GIDA GÜVENLİĞİ ve insanımızın sağlığı için üretimden-tüketime, cezalardan-yaptırımlara köklü bir reform yapılması gerekiyor artık. Kim inanırdı dünyanın en yüksek obezite oranının şu bereketli topraklarda görüleceğine? Kamu spotlarıyla çözülecek bir sorun değil bu. Hastalıklar almış başını gidiyor… Aciller, poliklinikler, yoğun bakımlar; genci, yaşlısı farketmiyor sanki savaş ortamından hastalar getirilmiş gibi tıklım tıklım dolu… Bir de acımasız bir sağlık endüstrisi doğdu artık… Düşmanların savaş ilan etmesine gerek yoktur… Netenyahu’nun çeri domates vurgusunu hatırlayın… İsrail’den gelen tohumlarla beraber tarım ilaçları da ithal ediliyor… Birçok çiftçi kendi ürettiğini kendi evine sokmuyor… O tohumlara ne kadar kimyasal ilaç vererek yetiştirdiğini kendi bildiği için… Köylerde kanserli koyunlar görülüyor artık… Gerisini siz düşünün… Üretimden tüketime durum vahim…
Günah, alışkanlık yapar; insanı kendi tekrarına mahkûm eder. Her tekrar, ruhu biraz daha çöker; özgürlük azalır, zincir çoğalır. Alışkanlık, günahın en sinsi yüzüdür: fark edilmeden insanı kendi karanlığına bağlar.