Duada asıl mesele, Allah'ın kudretine güvenerek O'na yönelmektir. İnsan farkındalık ve odakla dua eder; fakat sonucun nasıl ve ne zaman gerçekleşeceğini Allah'ın hikmetine bırakır. İşte bu tevekkül de insanın kalbine huzur verir. Çünkü kul, görevini yaptıktan sonra yükü omuzlarında taşımaya devam etmez.
Zikir, korkunun sürekli beslediği zihinsel döngüyü zayıflatır. Çünkü korku da bir tekrardır. İnsan aynı ihtimali yüzlerce kez düşünerek onu güçlendirir. Zikir ise dikkati sürekli aynı karanlık senaryolardan alıp hakikate yöneltir. Bu yalnızca psikolojik bir rahatlama değildir. Bilincin yönünün değişmesidir. Dikkat korkuyu beslemek yerine güveni, sabrı ve doğru bakışı beslemeye başladığında, korkunun etkisi zamanla azalır. Çünkü zihin aynı anda iki farklı yönü aynı güçle taşıyamaz.
Dua ise korkuyu inkar etmez. İnsan dua ederken korkusunu saklamak zorunda değildir. Tam tersine, onu olduğu gibi kabul ederek yönelir. Bu samimiyet önemlidir. Çünkü insan bazen güçlü görünmeye çalışırken kendi korkularını bile inkâr eder. İnkar edilen duygu ise dönüşmez; yalnızca görünmez hle gelir. Dua, insanın korkusunu bastırması değil, onu hakikatin ışığında taşıyabilmesidir. Böylece korku utanılacak bir zayıflık olmaktan çıkar, insanın üzerinde çalışacağı bir öğretmene dönüşür.
Büyünün tesir etmesi için önce zihnini ve iradeni kırması gerekir. Kalp istediği kadar tesire açık olsun, büyü istediği kadar güçlü olsun; eğer senin iradeni ve farkındalığını kıramazsa seni düşüremez. Çünkü insanı ayakta tutan şey yalnızca hisleri değildir. Asıl dayanağı, hakikati görebilen zihni ve ondan vazgeçmeyen iradesidir.
Okullar bitirerek, çok okuyarak özgür olamazsın. Özgür insan, başkalarının yazdığı senaryoyu yaşamaz. Kendi gördüğü hakikate göre gider. Çünkü özgürlük, bilgi biriktirmekten önce düşünceyi bağımsızlaştırmaktır. Sana neyi isteyeceğini, kimden korkacağını, kimi seveceğini ve kime düşman olacağını başkaları söylüyorsa, ne kadar bilgili olursan ol hala başkasının hayatını yaşıyorsun demektir. Gerçek özgürlük, kendi aklınla görebildiğin yerde başlar.
Güç, daha fazla şeye hükmetmek değildir. Güç, hiçbir şey seni yönetemediğinde başlar. Korku, öfke, övgü, aşağılanma, kaybetme ihtimali... Bunların hiçbiri seni yönetemiyorsa o zaman senden güçlüsü, senden özgürü yok. Çünkü gerçek zincirler insanın bileğinde değil, zihnindedir. Onlar kırıldığında dünya aynı kalır; fakat o dünyada yürüyen insan artık bambaşka biridir.
Dua, Allah'a bilgi vermek değildir. O zaten bilir. Dua, insanın kendi kalbine hakikati hatırlatmasıdır. Zikir o kalbi diri tutar, farkındalık onu uyandırır, şuur ise gördüğünü anlamlandırır. İşte gerçek değişim burada başlar.
Kalp temizlenmeden bilgi yük olur. Şuur yükselmeden güç tehlike olur. Bu yüzden önce dua, sonra zikir, sonra farkındalık... Temeli sağlam olmayan hiçbir bina ayakta kalmaz. İnsan da böyledir.
Bazı insanlara dua kolay gelir, zikir kolay gelir, meditasyon, tefekkür kolay gelir; ama namaz ağır gelir. Çünkü namaz sadece dili değil, zamanı, bedeni ve iradeyi de Allah'a yöneltmeyi ister. Belki de ağırlık namazda değil, insanın henüz teslim edemediği taraflarındadır.
Zikir, kelimeleri tekrar etmek değildir; hakikati tekrar tekrar hatırlamaktır. Dua, istemekten önce teslimiyettir. Farkındalık ise her olayın içinde gizlenen dersi görebilmektir. İnsan bunu öğrendiğinde huzur artık şartlara bağlı kalmaz.
Dua sadece bir istek değildir. Dua, insanı olgunlaştırır. Çünkü insan her istediğini elde ederek değil, neyi istemesi gerektiğini öğrenerek büyür. Başta Allah'tan dünyayı değiştirmesini ister. Sonra şartları değiştirmesini ister. En sonunda ise bakışını değiştirmesini ister. İşte gerçek dua burada başlar. Çünkü bakış değiştiğinde kararlar değişir, kararlar değiştiğinde hayat değişir. Bazen Allah'ın duaya verdiği en büyük cevap, istediğini vermesi değil; seni, istediğin şeyden daha büyük bir insana dönüştürmesidir.
Eğer hamd etmek bela istemek olsaydı, Allah kuluna namazın merkezine hamdi koymazdı. Tam tersine, hamd kulluğun özüdür. Çünkü hamd eden insan sadece nimet geldiğinde değil, her durumda Rabbini hatırlar. İşte bu yüzden hamd bir istek değil, bir bakıştır. Ve bazen insanın hayatını değiştiren şey istediği şey değil, kazandığı bakış olur.
Şükür verilene bakar. Hamd ise verene bakar. Bu yüzden hamd, istemekten önce gelir. Çünkü insan istediği şeyi bilir; fakat kendisi için neyin hayırlı olduğunu her zaman bilmez. Hamd o zaman kulun bilgiden Allah'ın hikmetine geçmesidir. Bu da şükürden daha üstündür. Çünkü şükür nimetin varlığıyla ilgilidir. Hamd ise nimetin varlığında da yokluğunda da devam edebilir. İnsan istediğine kavuştuğunda şükredebilir. Ama istediğine kavuşamadığında da hamd edebiliyorsa, işte orada Rabbine olan güveni ortaya çıkar. Belki de bu nedenle Fâtiha, bir istekle değil, hamd ile başlar. Çünkü hakikate giden yol, önce istemekten değil; görmeyi öğrenmekten geçer.
Hadisin orijinalinde
"Velhamdulillâhi Rabbil Âlemîn."
kısmı yok. Ama bu benim yorumum da değil. Peygamber'in yorumu. Çünkü Peygamber pek çok yerde en üstün duanın hamd olduğunu söyler. Bunun sebebi de çok basit. İnsan istediği şeyi bilir, ama kendisi için neyin daha hayırlı olduğunu bilmez. Hamd ise istemekten daha büyük bir makamdır. Çünkü hamd eden insan sadece verileni değil, verilmeyeni de Rabbinin hikmetinden bilir. Bu yüzden bazı insanlar sürekli ister, bazıları ise önce şükreder. Ve her zaman en büyük kapılar da şikayet edenlere değil, hamd edenlere açılır.
https://t.co/xkFnXgyosp
Gündüz herkes güçlüdür. Gündüz herkes inanır. Gündüz herkes konuşur. Ama gece, insanı kendisine gösterir. Korkularını da gösterir, umutlarını da. İşte bu nedenle teheccüd sadece bir namaz değildir; insanın kendi iç dünyasıyla yüzleşmesidir. Gece namazı, insanın kalabalıkların önünde değil, Rabbi'nin huzurunda gerçekten kim olduğunu gördüğü yerdir.
Lâ ilâhe illallâhu'l-Melikü'l-Hakku'l-Mübîn.
İnsan hayatı boyunca birçok şeyin peşinden gider. Para, makam, sevgi, güvenlik... Oysa bazen aradığı şey bunların hiçbiri değildir. Aradığı şey, gerçeğin kendisidir. Çünkü hakikati bulan insanın bakışı değişir. Bakışı değişen insanın ise hayatı değişir. Hakikat ortaya çıktığında ayrıca bazı korkular kaybolur, bazı öfkeler söner, bazı beklentiler anlamını yitirir. Çünkü gerçeği gören insan artık olaylara değil, olayların ardındaki manaya bakmaya başlar. Ve insanın içindeki en büyük değişim de tam burada başlar. İşte bu zikrin tefekkürü insanı bu farkındalığa çeker.
Bismillahirrahmanirrahim.
Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil Aliyyil Azîm. Allahumme iyyâke na'budu ve iyyâke neste'în. Velhamdulillâhi Rabbil Âlemîn.
Rivayetlerde Peygamber'in zor zamanlar için öğrettiği, benim de tesbihle yaptığım iki zikirden biridir bu. Her gün yarım saat de yapabilirsiniz. Ya da hadislerde geçtiği gibi tesbihle 100-200 defa da yapabilirsiniz. Ama burada etki senin bu zikirle girdiğin rabıta kadar olacaktır. Yani farkındalığın kadar. Bunu size anlatacağım.
Lâ ilâhe illallâhu'l-Melikü'l-Hakku'l-Mübîn.
veya
Lâ ilâhe illallâh. El-Melikü'l-Hakku'l-Mübîn.
İkisi de olur. İkisi de güzeldir. Burada önemli olan sadece kelimeler değildir. Asıl mesele, o kelimelerin açtığı akışa girebilmek, dikkati tek noktada toplayabilmek ve zihnin dağınıklığını geride bırakabilmektir. Çünkü bir süre sonra insan kelimeleri tekrar etmeyi bırakır, kelimelerin işaret ettiği mananın içinde yaşamaya başlar. Zikir derinleştikçe söz azalır, farkındalık artar. Akış güçlendikçe düşünceler yavaşlar, odak keskinleşir. Ve bir noktadan sonra insan zikri söyleyen kişi olmaktan çıkar; zikrin işaret ettiği hakikati seyretmeye başlar. Asıl dönüşüm de zaten bundan sonradır.
İnsanı zorlayan her zaman sınavın kendisi değil, sonucuyla ilgili korkularıdır. Elinden geleni yaptıktan sonra gerisini Allah'a bırakabilen insan ise daha berrak düşünür, daha sakin hareket eder ve sahip olduğu bilgiyi daha doğru kullanır. Çünkü onun dikkati korkularında değil, yapması gereken şeydedir. İşte böyle bakarsanız bir sınav stresi yaşamaz. LGS, YKS, KPSS, ALES... Hepsi gözünüzde küçülmeye başlar.
Lâ ilâhe illallâh. El-Melikü'l-Hakku'l-Mübîn. Bu zikrin en büyük hediyesi budur:
İnsana yeni bir güç vermesi değil, zaten sahip olduğu gücün üzerindeki perdeleri kaldırmasıdır. Çünkü hakikati gören insanın yürüdüğü yol değişir; yolu değişen insanın kaderle karşılaşma biçimi de değişir.
İnsan görmeye başladığında, daha önce kapalı sandığı birçok kapının aslında hiç kapanmamış olduğunu fark eder. Çünkü bazı kapıları kapatan kader değildir; korkudur. Bazı fırsatları gizleyen zaman değildir; insanın kendi zihnindeki perdedir. Lâ ilâhe illallâh. El-Melikü'l-Hakku'l-Mübîn zikri, insanı yavaş yavaş işte bu perdelerin ötesine taşır. O zaman kişi anlar ki rızık yalnız para değildir; doğru düşünce, doğru karar, doğru insan ve doğru zamanda atılan doğru adımdır.