🔴 #SONDAKİKA | Prof Dr. Özgür Demirtaş’tan Şamil Tayyar’ın bu sözlerine yanıt geldi.
“Şamil bey bu son derece yanlış olur. İzninizle açıklayayım:
1) Aşırı zengin olup da buraya sadece 900 Bin TL yatırmış olan var.
2) Aslında orta halli olup da tüm birikiminin yarısı olan 2 Milyon TL yatırmış olan var.
3) Aslında gerçekten yardıma muhtaç olup da TÜM varlığı olan 1 Milyon TL’den fazlasını buraya yatırmış olan var.
1 Milyon TL’den azlar dediğiniz anda korkunç bir adaletsizlik doğar.
4) En ama EN önemlisi bu tipteki PONZİlerde sisteme ilk giren 200-300 kişi büyük vurgun yapmış oluyorlar. Kayıpların direkt olarak o kişilerden karşılanması en adaletlisidir.
Sizden ricam 4. Madde için yurtdışındaki CLAWBACK uygulamasına bakmanız. ABD’de bunun gibi skandallarda daima CLAWBACK eksiksiz olarak uygulanır.
O da şudur:
1) Sisteme ilk gün giren (ve muhtemelen bu çarkın kurucularından veya onların çevresinden olanlar) yaklaşık 10-15 kişi: 10 Milyon TL’yi önce 100 Milyon TL sonra da 1 Milyar TL yaptılar.
2) Sisteme hemen sonrasında giren (yine büyük ihtimal ile linkli olarak Ponzi çete çevresinden olanlar) yaklaşık 100-200 kişi 10 Milyon TL’lerini 200 Milyon TL yaptılar.
İşte bütün para bu insanların cebinde. O insanlardan bunun tahsil edilmesine Clawback deniyor. Herkes ana paraları dahil sepete atıyor. Sonrada toplam para oranlar ölçüsünde paylaştırılıyor.
Bu dediğim yapılırsa kaybolan paranın %90-95’i kurtarılır.
Yok eğer bu vergi verenlere yüklenir ve ponziden vurgun yapan ilk 100-200 kişi paraları ile mutlu mesut olursa inanın ülkede asla PONZİ bitmez.
Teşekkürler.”
KAZAKİSTAN KIBRIS KONSUNDA NEDEN TÜRKİYE TARAFINDA DURMADI
Kazakistan Cumhurbaşkanı @TokayevKZ
Kıbrıs sorununa atıf yaparak, “Kıbrıs'ın toprak bütünlüğüne saygı duyulması” çağrısı yaptı.
Kıbrıs Rum liderliği, Astana'da Büyükelçilik de açtı. “Tüm ülkeler Birleşmiş Milletler Şartı’nı ve uluslararası hukukun temel ilkelerini katı bir şekilde gözetmelidir. Kazakistan, diğer devletlerin toprak bütünlüğüne saygı duyar ve tüm ülkeleri bu ilkeye öncelik vermeye çağırır’’ dedi.
Bu ne demek? Neden Böyle oldu?
Türkiye’nin "ata vatan" olarak gördüğü, Türk Devletleri Teşkilatı’nın (TDT) kurucu üyelerinden Kazakistan’ın, Kıbrıs konusunda Rum yönetimimile bu derece yakınlaşması derin bir jeopolitik analizi zorunlu kılıyor.
Kazakistan’ın Türkiye’nin tezlerinin aksine Kıbrıs Cumhuriyeti’nin toprak bütünlüğüne vurgu yapmasını ve Astana’da Rum büyükelçiliği açılmasını analiz edelim.
1- DENEGELER CEHENNEMİ ASYA
Kazakistan, bağımsızlığından bu yana kurucu lider Nazarbayev’den miras kalan "Çok Vektörlü Dış Politika" (Multi-vector Foreign Policy) stratejisini titizlikle uygular. Cumhurbaşkanı Tokayev de bu ekolün en tecrübeli diplomatlarından olarak sürdürücüsüdür. Çünkü Kazakistan; Rusya, Çin, Batı (ABD/AB) ve Türk Dünyası arasında sürekli bir denge gözetir.
2- KAZAKİSTAN’IN KUZEYİNDE BÖLÜNME RİSKİ
Kazakistan’ın kuzey bölgelerinde yoğun bir etnik Rus nüfus yaşamaktadır. Rusya’nın Kırım’ı ilhakı (2014) ve ardından Ukrayna işgali (2022), Kazak yönetiminde ciddi bir "Sıra bize mi geliyor?" endişesi meydana getirdi. Bazı aşırı milliyetçi Rus siyasetçiler, Kuzey Kazakistan’ın tarihsel olarak Rus toprağı olduğunu açıkça iddia etmektedir.
3- Doktrinsel Zorunluluk:
Kazakistan, Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü savunmuş, Luhansk ve Donetsk gibi ayrılıkçı bölgeleri asla tanımamıştır. Tokayev, Rusya Devlet Başkanı Putin’in gözünün içine bakarak St. Petersburg Forumu’nda bunu açıkça ilan etmiştir.
4- Kıbrıs Paradoksu:
Kazakistan, Ukrayna’da "toprak bütünlüğünü" savunurken, Kıbrıs’ta KKTC’nin (yani ayrılıkçı/ayrı bir devlet tezinin) yanında yer alırsa, kendi savunduğu uluslararası hukuk zeminini havaya uçurur. Rusya yarın Kuzey Kazakistan’da ayrılıkçı bir referandum yaparsa, Kazakistan’ın dünyaya söyleyecek sözü kalmaz. Söz kaybının ötesinde uluslararası desteği de kaybeder. Bu yüzden "bölünmez egemenlik" ilkesine körü körüne sadıkmış numarasını yapmak zorundadır. Türkiye’nin NATO’ya girebilmek için Fransanın Cezayir katliamlarına sessiz kalması yahut Kore’ye gidip ABD adına askerlik yapmak zorunda kalmasıyla aynı mecburiyet dairesi içindedir.
5- DOLAYLI HİZALANMA
Kazakistan, Orta Asya’da İsrail ile en gelişmiş ilişkilere sahip ülkedir. İsrail dostuluğu açsından Azerbaycan ve Kazakistan bir yarış halindedirler. Kıbrıs konusunda Azerbaycan'da tanımamıştır mesela. Ancak kayıt üzerinde tanımayan Azerbaycan Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile iyi ilişkileri vardır. Kazakistan mecburen aynı yerde hizalanmaktadır. İsrail’in petrol ihtiyacının yaklaşık %20-25’ini Kazakistan karşılar. Karşılığında ise İsrail’den yüksek askeri teknoloji, istihbarat ve tarım teknolojisi alır.
Kazakistan, İsrail ile olan stratejik ortaklığını korumak ve Batı sermayesini (özellikle ABD’li enerji devlerini) ülkesinde tutmak adına, Batı ve İsrail ekseninin Doğu Akdeniz’deki kalesi konumundaki Kıbrıs Cumhuriyeti ile ilişkileri germek istemez. Rum kesimiyle yakınlaşma, Kazakistan’ın Batı finans dünyasındaki ve Washington nezdindeki "güvenilir, hukuka saygılı aktör" imajını besler.
İbrahim Anlaşmaları (Abraham Accords)
2020’de başlayan bu süreçle Arap dünyası ile İsrail ilişkileri normalleşirken, Doğu Akdeniz’de de yeni bir jeopolitik blok perçinlendi. Bu blokta İsrail, Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan ile çok sıkı bir enerji ve askeri iş birliği içindedir.
O halde soruyu yeniden soralım: Kazakistan Neden Türkiye’nin Değil de Rum Kesiminin Yanında Yer Almak "Zorunda" Kaldı?
Kazakistan’ın bu hamlesi Türkiye’ye yönelik düşmanca bir tavırdan ziyade, tamamen kendi ulusal güvenliğini koruma içgüdüsünün bir sonucudur.
Kendi Sınırlarını Koruma Arzusu: Kazakistan için Kıbrıs meselesi, Kıbrıs’la ilgili bir mesele değildir; Kazakistan’ın kuzey sınırlarının güvenliği meselesidir. Ayrılıkçılığı ve sınırların değişmesini meşrulaştıracak her türlü uluslararası emsalden (KKTC’nin tanınması veya desteklenmesi dahil) köşe bucak kaçınmaktadırlar.
Ekonomik ve Diplomatik Çeşitlendirme: Astana, Rusya ve Çin kıskacından kurtulabilmek için AB (Avrupa Birliği) ile ilişkilerini en üst düzeye çıkarmaya çalışıyor. Kıbrıs Cumhuriyeti bir AB üyesidir. Astana’da Rum büyükelçiliği açılması, Kazakistan’ın Brüksel’e ve AB başkentlerine verdiği "Biz Avrupa değerlerine ve uluslararası hukuka bağlıyız" mesajıdır.
Duygusal Değil Re reelpolitik Rasyonalite: Türkiye ile Kazakistan arasında çok güçlü bir kardeşlik bağları, askeri ve ticari iş birlikleri (İHA üretimi, TDT entegrasyonu) var. Ancak uluslararası ilişkilerde "bekâ" (hayatta kalma) duygulardan önce gelir. Türkiye, Kazakistan’ın Rusya sınırındaki jeopolitik riskleri tek başına dekarte edemeyeceği için, Kazakistan Kıbrıs konusunda Türkiye’ye "duygusal" bir destek veremez.
Özetle; Tokayev’in Rum lider Christodulides’e verdiği destek, Türkiye’ye karşı bir cephe alma değil, Rusya’nın revizyonist (sınır değiştiren) politikalarına karşı uluslararası hukuku siper etme stratejisidir. Bu yeni kurulmuş, bir devlet kültürü olmayan doğal olarak tedirgin bir devlet yaklaşımıdır. Türkiye Kazakistan’ı koruyabilecek ekonomik ve askeri güce sahip olmadığı için Kazakistan gönülden olmasa bile mecburiyetten bu dengeleri gözetmek zorundadır. Burada Türkiye’ye düşen görev Kazakistan’ı, Pakistan’ı, Suriye’yi, Irak’ı, Yemeni, Libya’yı, Somali'yi, Sudan’ı ... koruyacak güce erişmek ve onları himaye altına almak olmalıdır.
📌Astsubay emeklileri haklarını istiyor….
E.Per. Kd. Bçvş. Ergün Erdoğan’dan gelen bir mesaj. Silahlı Kuvvetlerin bel kemiği Astsubayların emeklilikte yaşadığı mağduriyet duyulsun diye özetleyerek paylaşıyorum:
Bugün Yarbay, Albay, Kıdemli Albay ve general rütbelerindeki askeri şahıslar emekli olduklarında;
Kadrosuzluk tazminatı
Makam tazminatı
Temsil Tazminatı
Görev tazminatı
ve bunlara ilave yüzdelik ödeme,
adı altında çeşitli ödemeler almaktadır.
Oysa muvazzaflık döneminde hem subay hem astsubay personelin aldığı temel tazminat ödemesi Hizmet Tazminatı ödemesidir. (Rütbe bekleme süreleri 3 yıl olan personel için) Son düzenlemesi de yaklaşık 30 yıl önce 19/12/1996-KHK-568/2 md. ile yapılmıştır.
Asıl çelişki burada başlamaktadır.
Emeklilik sonrası verilen bu tazminatların isimlerine bakıldığında sistemin ne kadar tartışmalı olduğu görülmektedir.
Bando sınıfı albayın ya da askerî okulda görev yapan bir öğretmen albayın aynı görevi yapan astsubaydan, teğmenden farklı “makam tazminatı” alması hangi makamın karşılığıdır?
“Görev tazminatı”, "Temsil Tazminatı" ve “Makam tazminatı” denilen ödemeler yalnızca belirli rütbeler için midir?
Ast rütbelerde görev yapılmıyor mu?
Amir astsubayların makamı yok mu?
Üniformaları bir şey temsil etmiyor mu?
Sınırda nöbet tutan, operasyon bölgesinde görev yapan, tankın başında, gemide, uçuş hattında çalışan astsubay görev yapmıyor mu?
Tazminat isimleri dahi mevcut sistemin adalet duygusundan uzaklaştığını göstermektedir.
“Kadrosuzluk tazminatı” denilen uygulama ise ayrı bir tartışma konusudur. Sanki bu personelin kadrosu kaldırılmış gibi bir anlam taşımaktadır. Oysa böyle bir durum söz konusu değildir. Bu kişiler doğal emeklilik sürecine girmiştir. Bu nedenle birçok personel tarafından bu isimlerin, belirli rütbelere ek ödeme yapılabilmesi için oluşturulmuş teknik tanımlar olduğu düşünülmektedir.
Bugün gelinen noktada en büyük sorun maaş dengeleridir.
Emekli bir Kıdemli Albay, muvazzaf bir teğmenin maaşına yakın gelir elde edebilirken; emekli bir astsubay çoğu zaman görevdeki bir astsubay çavuşun maaşının yarısına bile ulaşamamaktadır.
Adaletsizlik tam da burada başlamaktadır.
1. Yıllarca SGK'ya ödediği primlerin karşılığı değildir.
Örneğin; 30 yıl 9 aydan emekli bir Asb.II.Kad.Kd.Bçvş bir aynı süreden emekli bir Kd.Albaydan yalnızca %10 az prim ödemesine rağmen emeklilikte ödediği prime göre %71 daha az emekli maaşı almaktadır
2. 2026 yılı itibarı ile 36 yıl üzerinden emekli olan Kd.Albay %66,44 , Asb.II.Kad.Kd.Bçvş %47,96 , Uzman Çavuş %59,58 son maaşlarına oranla emekli maaşı almaktadır. Bu durum adalete, hiyerarşiye hatta matematiğe bile uymamaktadır.
3. Görev sırasında bir Kd.Albay ile Asb.II.Kad.Kd.Bçvş. Maaş oranı 1980'li yıllarda 1,10 civarı iken artık 1,37 farka ulaşması, emeklilikte bu farkın 1,80'nin üzerine çıkmasının da adalet, hukuk, hizmet, hiyerarşi ve matematikle ilgisi yoktur.
Emeklilik ikinci hayattır. Hukukun üstünlüğü mü, üstlerin hukuku mu sorusu burada anlam kazanmaktadır.
Adalet isim olarak vardır; ancak uygulamada tek taraflıdır.
Geç gelen adalet adalet değildir.
Tek taraflı adalet de adalet değildir.
Birçok meslektaşımız kredi borç batağında, evini geçindiremiyor, çocuğunu evlendiremiyor, kirasını ödeyemiyor. Aile düzenleri bozulmuş, yuvalar dağılmış örnekler mevcuttur. Bunları söylerken dahi insan üzülmektedir.
Buradan ilgililere, yetkililere ve etkililere soruyorum:
Bu adil olmayan uygulama ne zaman son bulacaktır?
“Çalışmalar devam ediyor” denilerek sorunların ötelenmesi artık kabul edilebilir değildir.
Astsubayın imzası olmadan uçak uçamaz, helikopter kalkamaz, tank ve silah sistemleri görev yapamaz.
Ordunun tamamı, trilyonluk malzemenin zimmet sorumluluğu ondadır. Mehmetçiğin eğitimi, disiplini, atışı ve her branştaki sorumluluğu onun omuzlarındadır.
Ancak bu önemli statü özlük hakları bakımından unutulmuş, görevi ile uyumlu statüsel hakları tam olarak tanımlanmamış, ekonomik kazanımı kısıtlanmış durumdadır.
33 yıl önce 33 Şehit!
Bugün 24 Mayıs...
Bugün 33 “SİLAHSIZ” Mehmetçik’in şehit edilmesinin 33’üncü yıldönümü…
O gün şehit edilen 33 silahsız masumun bedeninde tam 1547 kurşun deliği çıktı.
Tam 1547 kurşun deliği!
Her silahsız masum bedenle ortalama 47 hain kurşun.
Anlaşılıyordu ki…
Askerlerimizi şehit ettikleri anlarda ve hatta aziz ruhlarını teslim ettikten sonra bile; kudurmuş, gözü dönmüş bir hırsla, hınçla, kinle, zevkle şehitlerimizi vurmaya devam etmişlerdi.
Bu nasıl bir kin, nasıl bir nefret, nasıl bir şehvetti?
Türk Tarihi, Türk Milleti, Türk Askeri, hele ki dağlarda ve çöllerde kanını dökmüş, canını ortaya koymuş olanlar bu ihaneti hiçbir zaman unutmayacak.
&&&
Bilinçli olan herkes ‘akan bu kan dursun’ ister.
Ama!
Bu millet, bu devlet, bu asker, özellikle kanı akmış ve canını ortaya koymuş olanlar ve onların geride kalanları; bunun gerçeğe, tarihe, milletin, devletin, ordunun ve vatanın; şanına, onuruna, namusuna ve ahde vefasına uygun olarak yapılmasını da ister.
Çünkü ihanetle ve hainlerle yaptığımız bu mücadele; öncelikle bir ahlak, bir onur, bir inanç ve gidip de dönmeyenler için yapılan bir vefa mücadelesidir.
&&&
Bu millet kavruktur, başa bağlıdır, mülayimdir, suskundur, ama onurludur, namusludur, uyur gibi görünür, ama uyanıktır.
Yapılan her şeyi görür.
Ve onuruna, namusuna, vefasına, acı gerçeğine uymayanlarla günü gelir yüzleşir.
Hakk’ın ve Hakk’a gidenlerinin emanetine mutlaka sahip çıkar.
&&&
33 silahsız silah arkadaşımız şehit edildikten sonra verdiğimiz onur mücadelesi:
Okuyun lütfen ve askerinizin mücadelesini hiç unutmayın.
Ve unutturmayın.
Gelecek nesillere aktarmaya çalışın.
En çok onların ihtiyacı var çünkü.
&&&
PKK, 1992 yılının sonlarına doğru o kadar azmıştı ki!
“Biz Türk Askerini Kuzey Irak’a sokmayız” diyorlardı.
Girdik.
Dağları dar ettik onlara.
Gömdük resmen.
Sonra ‘bugün olduğuna benzer bir şekilde’; “Biz ATEŞKES ilan ediyoruz” dediler. Irak’ın derinliklerine, dağların kuytuluklarına saklandılar.
Ta ki 24 Mayıs 1993’e kadar.
24 Mayıs’ta silahsız Mehmetçiklerin karşısına silahlarıyla çıkmaya cesaret buldular.
Yer: “Bingöl-Elazığ yolu Çevrimpınar-Mendo deresi mevkii...
O gün 33 silahsız Mehmetçik’i, 3 öğretmeni ve iki sivili hunharca katlettiler.
33 silahsız Mehmetçik’in naaşları üzerinde 1547 mermi deliği tespit edilebildi.
Etraflarında 1570 boş kovan bulunabildi.
Sonra?
Sonrası yoktu ya bu işin.
Bir şey vardı.
Bir intikam!
EYLÜL DAĞI SARIM ÇAYI VADİSİ
33 Mehmetçik’in Elazığ-Bingöl Yolunda Katledilmelerinden
10-12 Gün Sonra, Solhan
Kapıştıkları; 33 silahsız askerimizi şehit eden gruptu…
Nasıl olduğu; hikmeti, sırrı bilinmez, denk gelivermişti işte… Aylardan beri dağda bayırda dolaşıp duruyorlardı ya, bir tek teröristle bile çatışmaya girememişlerdi. Belki bitmez tükenmez uğraşların bir semeresi, belki adı bilinmez bir başka neden, bu katliamın hemen sonrasında bir temasa dönüşüvermişti. Ve karşı karşıya kaldıkları çatışma öyle sıradan bir çatışmaya hiç benzemiyordu.
Sıkıydı bu iş, daha ilk anlarından itibaren…
Komandolar daha bilmiyorlardı ya…
Kapıştıkları, 33 silahsız askerimizi şehit eden gruptu…
Daha adı bile belli olmayan bir nasipti bu…
İşte timlerin bu yayılması sırasında alındı ilk görüntü…
Uçarbirlik harekâtının bu en hassas anında, bölükler, bölüklerin timleri hemen açıldılar, yayıldılar, dağıldılar ve mevzilendiler. Hemen sonra da yürüyüşe geçtiler.
Her biri ayrı ayrı yönlere gidiyordu.
Kayhan Üsteğmenin bölüğü, kuzeye; Sarım çayı akışının tersine kanyondaki köprüye doğru, Bozoğlu Üsteğmen’in bölüğü Sarım çayı akışına; güneydoğuya, Yusuf Yüzbaşı’nın bölüğü de, güneybatıya ve batıya doğru kanatlarını açtı.
Artık bütün timler temas sağlamak ve keşif maksadıyla araziyi arayacaklardı.
İşte timlerin bu yayılması sırasında alındı ilk görüntü…
Kayhan Üsteğmen’in bölüğü, Sarım çayının üstündeki köprünün yakınlarındaki kayalıklarda ve kanyonun duvarlarında 20-25 kişilik bir grubu tespit etti.
Mesafe 400-450 metre civarındaydı.
Verilen rapora, tek cümlelik bir emirle karşılık verdi Erdinç Binbaşı…
“Dalın…”
“Dalışla…” ifade edilen bu hareket tarzı, sadece teröristler üzerine yapılacak bir hücumu değil arazi ve arazi örtüsüne karşı yapılacak bir hamleyi de ifade ediyordu.
Ve Kayhan Üsteğmen’in açılmış, yayılmış beş timi, bodur meşelerle, sidikli meşelerden oluşan sık koruluğa bir gergedan sürüsü gibi daldı. Erdinç Binbaşı yapılan bu dalışı aynen böyle anlatıyordu.
Bu teşbihte hata yok… Gerçekten de o ormanın içi, asker geçtikten sonra bile dalgalanmaya devam etti. Mehmetçik, ağaç demeden, dal budak demeden, önüne geleni çiğniyor, ağaçların dalları bu hışmın önünde yatıp yatıp kalkıyordu.
Beş tim öte yandan çıkmaya başladığında bile, dalgalanmaya devam ediyordu orman…
Ve bunun ardından dalgalanmaya başladı teröristler…
Tamı tamına gırtlak gırtlağa bir çatışma yaşandı, köprü yakınlarındaki kayalıklarda ve kanyonun duvarlarında…
Ve kanla yapılan bir kapışmaydı sonrası…
Çatışma, helikopter zindeliğinde apansız çıkmıştı ya, aylardır sürdükleri mücadelenin hırpalayıcı etkisi, bedenlerine, giysilerine ve silahlarına fazlasıyla abanmıştı. Çok belliydi bu… Ama can da tatlıydı. Ve gütmüştü kendini… Dürtmüştü yaşamak, yaşamın kıyısına gelenleri… Mermilerin çatırdadığı ilk anlarda, kendi içinde tezatları barındıran bezgin, bedbin bedenlerini, yerlere atmışlardı. Bu atış anında, hezeyanlarıyla kaygıları boğazlarındaki hırıltılarla bütünleşiyordu. Ve bu garip bir şekilde mermiden çok etkilenmeyenlerin; yani başta başka yerlerde olanların; Bozoğlu ve Özer Üsteğmen timlerinin yaşadığı çatışma lüksüydü, aslında…
Çatışmaya girenler için bir kere, durum çok daha başkaydı. Bu yaşayış çok mayhoştu bir kere… Onların ki; canı burnuna dayanmış bir hevesin olgun gözüken çürümüş meyveleri gibiydi, mermiyi yedikleri o anlarda… Ham muşmula yemiş gibiydiler hatta… Hatta asıl kendileri muşmula gibiydi.
Nasıl olmasınlar ki?
İlk görüntüyü kendileri almış olmalarına rağmen, ilk ateşi yiyen gene kendileri olmuştu.
Çoğu kere böyle olurdu ya… Yine de ilk ateşi yedikten sonra, önce ateşe dolanmış, sonra da ateşi açanlara dadanmışlardı. Ve bu dadanış yapılan manevrayla bütünleşmişti. Ve bu bir “öpüşün” habercisi olacaktı.
“Eyvah(!)” etmişti, Özer Üsteğmen çatışmanın başlangıcında… “Sobelendi bizimkiler…”
Yaşadığı kaygı, aynen bu kelimeyle içinde düğüm olmuş, bu kelimeyle de hırıltılar içinde boğazından dökülmüştü.
Zaten çatışmanın ilk anlarında, düşünülüyor mu, konuşuluyor mu, yaşanıyor mu, çok belli olmazdı.
Ölümdendi bu…
Kaygıdan…
Buna rağmen korktuğu ya da olmasını hiç istemediği acıyla karşılaşmamıştı bir türlü! Okuyamamıştı ilk anı… Tedirginlik içinde, telsizden kötü bir haber beklemiş, “Vukuat yok…” tekmilini duyunca, dingin bir edayla delicesine sevinmişti.
Ve çok uzamamıştı çatışma…
Kan çekmişti Kayhan Üsteğmen’in beş timini…
Ve kanla yapılan bir kapışmaydı sonrası…
İlk ateşi açanlar teröristler olduğu halde, ‘açılmış ve yayılmış’ Mehmetlere çok bir şey yapamamışlardı. Tabii bunda terörcüklerden birinin panikleyip, zamanından önce ateş açmasının etkisi vardı ya, çatışma başlayınca hiç kimsenin bunu düşünecek haceti olmamıştı.
Sonrası?
Sonrası bilindiği üzereydi. Kayhan Üsteğmen’in teoride ifadesi çok kolay, ancak uygulamada acayip zor, doğrudan komutanlık sanatıyla ve liderlikle ilgili olan icraatı, sonucu çok çabuk ve kolay(!) getirmişti. Hoş, aslında temel bir dağ taktiği uygulamışlardı… “SÜRATLİ, ŞİDDETLİ, CÜRETLİ…” bir taarruz yapmışlardı. Meşe ormanının içine deli gibi dalmışlar, öte yandan vurup çıkmışlardı.
Zaten bunun nasıl yapılacağını kendi aralarında da sıkça konuşurlar, ölüme ve öldürmeye denk gelen bu anların inceliklerini, asıl ruhlarında çözmeye gayret ederlerdi. Çatışmanın, çatışmaların düğümünü çözecek ipucunun, sırları, hikmetleri, inanışları bu yapılanlarda beden bulurdu.
Sonrası, teröristlere ait bir kaçıştı… Daha doğrusu kıçına nışadır sürülmüş beygir gibi tabanları yağlamaktı. Ölüm kalım anlarına denk gelen ummadıkları bu tokuşmada, sıkıyı görünce, tüymenin yoluna bakmışlardı.
“Boru değil karşılarındaki…” diyordu Özer, kendi kendine… “O boru değil, Kayhan Üsteğmen…”
Gerçekten hiç duraksamamıştı Kayhan Üsteğmen… Ateş altında kalanlardan, karşı tarafın ateşlerini boğmaya kararlı bir ateş üssü oluşturmuş, üç timiyle birden sıkı bir manevraya girişmişti.
Kaçmışlardı sonra kaçmasına ya, yedi ölü teröristi kaçıramamışlardı.
Zaten buydu ilk günün bilânçosu… Ve bu sadece bilinendi. Çünkü kan bulmuşlardı pek çok yerde, bir de sürükleme izleri…
Yedi teröristin cansız ele geçirilmesinden sonra, kaçanların ve kaçırılanların peşine düşülmüştü şimdi de…
“Ben demedim mi size o askere bulaşmayın diye…”
Artık başladıkları operasyonun ikinci günündeydiler. Ve dün yaşananlar nedeniyle fazlasıyla yorulmuşlardı. Helikopterle gelmiş olmak falan fayda etmemişti yaşadıkları mücadeleye, dahası mücadele ettikleri araziye… Çatışmadan sonra, içi boşalmış çuvala dönmüşlerdi. Aylardır bedenlerinde ve ruhlarında biriken enerji, gerilme ve güç, çatışmanın neden olduğu boşalmayla, sanki bacaklarından akıp gitmişti. Bu hallerine kendileri bile şaşırmışlardı. Abartısız, kollarını bile kaldıramıyorlardı. Böyle olunca birkaç saatliğine duralamışlar, ardından da süreğe devam etmişlerdi. Bu koskoca bir gün sürmüş, böyle olunca, helikopterle gelmiş olmanın acısı fazlasıyla çıkmıştı. Ve mücadele, gece araziye atılan pusularla, uyumadan devam etmişti. Sabah olunca da gerginliklerine tekrar kavuşmuşlardı. Hoş, enerji ve güç için aynı şey söylenemezdi ya, dağlarda iş çıkarmak için geçer akçe gerginlikti. Gerginlik, binicisinin binitini dürttüğü sopa gibi, mahmuz gibi insanı dürtüp durur, kamçı gibi şaklar dururdu tepesinde, etini değil ciğerini, yüreğini acıtırdı. Gerginlik, yapmak istemeseniz dahi yapılacakları yaptırmak için fazlasıyla güderdi insanı… Hele ki çatışma demlerinde…
Sabah ayazının çiğ ıslaklığında kendilerine gelmeye çalıştılar. Dün eksik kalan işe bugün devam edeceklerdi. Arazideydiler, çatışma alanının tam göbeğindeydiler, pusularla geceyi, dağı, zamanı ve teröristleri beklemişlerdi. Bu dağlara özgü, bir çember harekâtıydı da… Belirsizliğin neden olduğu güven kaybında, teröristlerin bölgeyi terk etmelerine engel olmak istemişlerdi.
Zor ve zorbalığıyla geçen gece artık, sabahın çiğ aydınlığında, soğuktan üşümüş bedenlerde, kan çanağına dönmüş gözlerde, kendini alay edercesine belli ediyordu.
Komandolar ise gecenin soğuğunu, sabahın serin aydınlığında terleyerek unutmayı pek severlerdi. Çoktan alışmışlardı uykusuzluklara… Göreve böyle devam edeceklerdi. Ne yapsınlar, çileliydi bu iş… Komandoluklarını dağa taşa ve geleceğe gerçek anlamıyla yazmak, ancak böyle anlarda ürettikleri fedakârlıklarla, akılla ve cesaretle mümkün olabiliyordu.
Onlar Komando Tugayının askeriydiler. Bolu Komando Tugayının… Hani şu, terör başlayalı beri, teröristlerin başına bela olan Tugay… Dağları; “Dağlar bizimdir(!)” diyenlere dar eden, bununla da yetinmeyip Gabar’a, Ciraf’a, Herekol’a, Cudi’ye, Kaval Dağı’na, Kel Mehmet’e, Mehmet Yusuf’a baş eğdiren Tugay… Bilen bilirdi zaten; “Bolu Komandonun…” kim olduğunu… Yıllardan beri nasıl mücadele ettiğini… Asker, korucu, vatandaş, terörist ve peşmerge arasında da “Bolu Komando” diye bilinirlerdi zaten… Gelmeleri de, gitmeleri de, dağa çıkmaları da olay olur, her nereye varmışlarsa, kokularını da oraya taşırlardı. Onlar Bolu Komandoydu. Dağları acı ile oyalar, onuru gergefle işlerlerdi. Sızmalarıyla, çatışmalarıyla, yüz ağartıcılıklarıyla, teröristlere okudukları meydanla ve asıl; yaptıkları mücadelenin hakkını vermeleriyle bilinirlerdi.
Zaten o yüzden teröristler, ısrarla bu askerlerden uzak dururlardı. Hatta bir keresinde, teröristler arazinin pisliğinden ve askerin yorgunluğundan yararlanıp bu komandolara pusu-taciz karışık bir eylem yapmaya kalkınca, başlarına iyi bir bela almış, sonra da (sözde) bölge liderinden iyi bir fırça yemişlerdi.
Bölge lideri; “Ben demedim mi size o askere bulaşmayın diye… Onlarda şeytana bile eyvallah yoktur, diye…” demiş durmuştu.
Kırktan fazla ayak izi tespit etmişlerdi.
Yukarıda, Eylül dağı üzerinde oturup bir plan yapmışlardı.
Bu plan, çıkacak çatışmanın planıydı…
Kırktan fazla ayak izi tespit etmişlerdi. Kırk çiftten fazla ayak izi… Sadece bu kadarı bile yüreklerini kabartmaya yetmişti. Ayak izleri yüreklerine ateş gibi düşmüştü. Hırs vardı şimdi o yüreklerde… Endişe, coşku, heyecan, korku hatta… Çatışma öncesindeki demlerde, karmakarışık olurdu duygular zaten… Aynen çatışma gibi… Yalnız çatışmanın kendisi karışık olurdu, duyguları değil… Çatışmada duygular, öyle bir netleşirdi ki… Ama yukarıda plan yaparken bunun tam tersiydi… Ve onlar çatışmanın karmaşasında, benliklerinde karmaşa yaşamamak için, ruhlarının ve taktiklerinin planını yapmışlardı. Bir de hazırlık… Ve bu hazırlığın merkezinde, taşımak istedikleri, ama çoğu zaman ağırlığı yüzünden taşıyamadıkları çelik yelekler vardı.
Çatışmanın devam edeceğini sezen Erdinç Binbaşı çelik yelek istemişti yukarıdan… Helikopterle gelen o çelik yelekler şimdi askerlerin üzerindeydi. Özellikle de vadiye dalacak timlerin uca memur Mehmetçik’lerinin üzerinde…
Vadinin öteleri yukarıdan çok daha rahat gözüküyordu. Özer Üsteğmen orada, arazinin kıvrımlarını, kuytuluklarını, nirengi noktalarını, velhasıl görebildiği bütün kıvrımlara bakıp durmuş, hafızasına yazmaya çalışmıştı. Gergindi fazlasıyla… Kasılmıştı sinirleri… Sonra oradan ayrılıp, dağdan aşağı doğru sallanmış, ta çayın dibine kadar gelmişti. Ve çayın hemen kenarındaki yeni yeni ayak izlerini, ilk defa orada görmüştü.
Kendisine koldaşlık eden korucuyla, heyecanla incelemeye durmuşlardı. Önce karar verememişlerdi, ayak izlerinin ne tarafa doğru gittiğine… Daha doğrusu karar vermek istememişlerdi. Bu işin içinde, teröristler tarafından aldatılıp tufaya gelmek de vardı. Muhakemesi “Çayın akış yönüne gittiler…” dese de, ters tarafa yürüdü biraz… Ta vadinin kıvrım yaptığı, dünkü çatışmanın yaşandığı yerin yakınlarına kadar… Korucu da peşine takılmıştı.
Sonra durdular… Aldatmayla, aldatmanın hesabında dikilip durdular dakikalarca…
Burada fazla oyalanmamalıydılar. İşte bu yüzden apansız dönmeye başladılar geriye… Hiç de konuşmadılar korucuyla… Sadece birbirlerine bakıp, gözleriyle anlaşarak ters tarafa gittikleri konusunda hemfikir oldular.
Sonra da hızlı hızlı geldikleri yere, timlerin tertip aldıkları yamaçlara yürüdüler.
Soluk soluğa kalmışlardı. Yine de hiç durmadılar ve tez zamanda timlere kavuştular.
“Dikkatli olun… Bekliyor it oğlu itler…”
Artık, bir yandan vesveseleri apansız gerçekleşiveren ‘takip harekâtı’ yapılmaya çalışılıyor, bir yandan arazi aranıyor, bir yandan da dünkü çatışmada diğer teröristler tarafından kaçırılan cesetlerle yaralılar bulunmaya çalışılıyordu. Bunun bir de dahası vardı. Bilinirdi dağlarda… Teröristler, çatışmada ölenlerini, askere bırakmayalım, “Ölü sayımız anlaşılmasın…” diye parçalara ayırırlardı. Yani kıtır kıtır keserlerdi ölülerini… Kesilmiş kollar, bacaklar, kafalar, bedenler işte!
İşte bir de bunlara bakıyorlardı bizimkiler…
Ve bunların hepsinden öte, yeni bir çatışmanın nasıl ve nerede çıkacağı, gerginlikler içinde merakla bekleniyordu.
Biliyordu komutanlar ve hissediyordu askerler…
Mehmetçikler çoğu kere durumu, komutanlarının davranışlarından anlarlardı. Ve bugün her komutan fazlasıyla sinirliydi. Kısık sesle, en az kelimeyi kullanarak emir veriyorlardı. Ve acayip haşindiler.
Zaten bu yüzden, iyi bir zılgıt yemişti Haberci Ahmet, komutanından… O sırada tık nefesti Özer Üsteğmen… Oysa Ahmet’in yediği herze, çokça yapmak zorunda kaldığı, sıradan hatalardan biriydi. Timler komutanı, Özer Üsteğmen’in habercisiydi. Komutanı çok kullandığı iki el telsizini taşır, ona da tugay çevriminin kurulduğu, üst bant telsizini emanet ederdi.
Tabur komutanı çağrı yaptığında yetiştirmekte zorlanmıştı telsizi… Ne yapsındı? Komutanı, bir yandan “Mesafeleri açın” diye, zılgıt üstüne zılgıt çekiyor, bir yandan da telsizi zamanında getirmeyince, bunun bir fazlasıyla onu azarlıyordu.
Koşmuştu, ama yine de… Sırtındaki 35 kilo yüke ve iki gündür süren operasyonun artık çekmeyen bacaklarına yüklediği dermansızlığa rağmen…
Tabur komutanı kısa ve kesin bir uyarıda bulunmuştu.
“410A, iş üstündeler… Bizden birilerini bekliyorlar… Benim muhakemem; bunların arpacığında sizler varsınız…”
“Anladım…” demişti komutanı da, kısa ve kesik… Ve hemen göz gezdirmişti, açılmış ve yayılmış olan üç time…
Derin bir vadi yatağının içindeydiler… Çökteydiler…
“Devam…” diyordu şimdi de komutanı telsizden; “..vam” hecesinin üstüne basa basa… Sonra da bir sürü emir düzdü bunun peşine… Ve bitirdi konuşmasını; “Bekliyorlar bizi…”
“Alındı…” diye karşılık verdi Mantar Astsubay…
“Anlaşıldı komutanım” diye yanıt verdi, Celalettin…
“Onları fazla bekletmeyelim komutanım…” diyerek, bitirimce konuştu Teğmen…
Bu konuşmanın ardından, gözleriyle araziyi taradı Özer… Çömezini, Teğmenini görmekti derdi… Severdi teğmeni… Hem de çok severdi. Dağdaki ilk günlerini görürdü onda… Bir de gençliğin en deli’kanlı’ günlerini dağda geçirmenin ne denli büyük bir fedakârlık olduğunu iyi bilirdi. Şehit düşen teğmenler geldi aklına… Sonra da kovmaya çalıştı, bu düşünceleri kafasından…
Teğmenini timini hat düzeninde tutmak için uğraştığı anlarda yakaladı gözleriyle… Uğraşıp duruyordu deli’kanlı’lığının heyecanıyla…
Tekrar telsizin mandalına bastı. Herkese söylüyordu ya, asıl teğmenine söyler gibiydi. “Dikkatli olun koçum…” dedi. “Dikkatli olun… Bekliyor it oğlu itler…”
Ve bu ikazı, özgüvenle, inanışla olduğu kadar, endişelerini de hissettirmeye çalışarak yaptı.
“Senin şu suyu ver de, biraz içelim Ahmet…”
Özer Üsteğmen tekrar kızdı habercisi Ahmet’e…
Nasıl kızmasındı… Telsizin geç gelmesi yetmemiş, komutanla konuşurken bataryası bittiği için telsiz ötüp durmuş, konuşulanı anlamakta fazlasıyla zorlanmıştı.
Hâlâ Ahmet’e söylenip duruyordu. Artık ağzına ne geldiyse, sayıp döktü. Rahatladı belki biraz…
Aslında çok severdi Ahmet’i… Hatta fazlasıyla severdi. Bilirdi elbet Ahmet’in mahzunluğunu…
Yine de sert bakışlarla, zamanında değiştirmediği bataryayı Ahmet’in elinden çekip aldı. Sonra da koynunu açtı Ahmet’in… Terli göğsüne yapışmış metal künyeyi çıkartıp, Ahmet’in boynuyla beraber kendine doğru çekti. Ve hâlâ Ahmet’in boynuna takılı o künyenin kenarıyla telsizin batarya kapağını açmaya çalıştı. Kolay değildi tabii bu… Bir elinde tüfek, telsiz ve batarya, diğerinde de telsizi açmak için tornavida niyetine kullandığı, hâlâ habercisinin boynuna takılı künyesi… Boyuna boynunu eğip duruyordu Ahmet ya, olmuyordu bir türlü… Komutanı künyeyi çekiştirip durdukça, Ahmet de boynunu uzatıyor, eğilip bükülüyor, velhasıl cebelleşip duruyordu.
“Komutanı telsizi kolay açsın” diye verdiği bu uğraş, sırtındaki çanta tam başından aşıp, onca ağırlığıyla komutanının üstüne yıkılmadan bir an önce, telsizin kapağı açılmayı kabul etti de, Allah’tan yeni bir vukuatın müsebbibi olmaktan kurtuldu.
Hoş, aslında bunu bilerek yapmıştı Özer… Hem severdi, hem de kızardı bilindiği üzere… Ondaki marazı bildiğinden, çoğu kere kızmak istemez, ama dağın sinirleri zıplatıp duran kendine özgü şartları, bunu unutmasına neden olurdu çoğu kere…
“Senin şu suyu ver de, biraz içelim Ahmet…”
İçine attığı bir neşeyle, suyu uzattı Ahmet…
“Ahmet iyi duymaz komutanım…”
Özer, habercisi Ahmet’le ilk, bir atış alanında karşılaşmıştı. Bolu’da kışladaydılar. Bolu’nun meşhur soğuğunda, Özer bölüğü atışa götürmüş, askerlerin atışları istediği gibi olmayınca da kafadan kudurmuştu. “Soğuk moğuk dinlemez mücadele…” diye, inanırdı. O yüzden ne kadar soğuk olursa olsun atışlar iyi olmalıydı. Olmamıştı ama… Olmayınca da bağırıp durmuştu… İşte o kudurduğu anlarda, görmüştü Ahmet’in gülümseyip duran yüzünü…
Resmen gülüyordu bu asker… Önce yanına çağırmıştı. Neden güldüğünü öfkeyle sormuş, karşısında kekeleyip duran ve hâlâ gülümseyen bir yanıt alınca, bu kez de avazı çıktığı kadar Ahmet’i dalamıştı. Sonra da hızını alamayıp, atış alanının karlı çamurlu soğuk zemininde bir güzel süründürmüştü.
Ve bu ceza bittiğinde dahi, hâlâ gülümseyip duran bu askerin neden gülümsediğine anlam verememişti.
Çok sonradan bir çavuş yanaşmıştı yanına…
Ve Ahmet’in hikâyesini anlatmıştı.
“Ahmet iyi duymaz komutanım… Hatta çok az duyar… Nasıl olmuşsa olmuş, dağıtımda komandoya düşmüş, buralara kadar gelmiş… Ama çok saftır, temizdir Ahmet…” demişti.
Acımıştı içi bunu duyunca… Vicdanına değmişti o zaman, Ahmet’in masumluğuyla gülen yüzü… Sonra da Ahmet’i yanına çağırttırmış, bir de onu ondan dinlemişti.
“Kusura bakma oğlum…” demişti ya, Ahmet de ne gam… Hâlâ gülümseyip durmuş, “Asıl siz kusura bakmayın gomtanım…” demişti.
O sıralar Ahmet, Cumhur Üsteğmen’in timindeydi. Cumhur Üsteğmen, Tugay içi bir tayinle karargâh bölük komutanlığına atanınca, Özer kıdemli olma forsunu kullanıp, Ahmet’i kendi timine almış, hemen sonra da habercisi yapmıştı.
Gerçekten çok saf, çok temiz, çok inançlı bir çocuktu Ahmet… Hem de sırım gibi, uzun boylu, güçlüydü. Yağız bir delikanlıydı kısaca… Yani dağa dağda dağlık yapacak cinstendi. Ama şu kulaklarının duymaması yok mu, işte o çoğu kere maraza çıkarıyordu. Harita istiyordu Ahmet’ten, Ahmet sigara getiriyordu. Su istiyor, batarya getiriyordu bazen… İlla ki, komutanın yüzünü görmesi, onun yüzünden ne istediğini anlaması gerekiyordu.
Zamanla bu duruma her ikisi de alışmışlardı. Ama burası da dağdı sonuçta… Fırçasız, azarsız, bağırmasız olmuyordu. Özer’in Ahmet’in sinesindeki künyesiyle, telsizin pimini açmaya uğraşması da biraz bundandı. Hem cezalandırmış, hem de gönlünü almıştı.
Ve hâlâ o aydınlık yüzüyle, gülümseyip duruyordu Ahmet…
Aklına geldi; pusu için gece yaptıkları sızmada Ahmet’in ortadan kayboluşu… Yoktu piyasada… Haberi, ta en arkadaki timden gelmişti. Dağda az yerdi Özer… Buna rağmen Ahmet sırt çantasını ağzına kadar kumanyayla doldurmuş, sonunda da yürüyemez hale gelmişti. İş anlaşıldıktan sonra, fazlasıyla ağırlık yapan bu kumanyaların icabına bakılmıştı. Şimdi, ya timlerdeki askerlerin sırt çantasında ya da midesindeydiler.
Özer de gülümsedi şimdi…
Komutanının gülümsediğini görünce, içi daha bir rahatladı Ahmet’in…
Mahcupluk karışık bir başka gülümseme yayıldı yüzüne…
Biraz mahcup, ama masum, ama mazlum…
Utanmıştı kendince…
Artık gittikçe derinleşen vadinin içinde ilerliyorlardı. Başlangıçta iyiydi aralarındaki mesafeler… Üç tim, vadi tabanına, tabandan yükselen sırtlara ve dağın yamaçlarına açılmış, ilerlemişlerdi. Ancak ilerledikçe, vadi daraldıkça, derinleştikçe birbirlerinin önüne düşer olmuşlardı. Dağın taktiğine uymazdı bu…
Düşündü Özer… Sonra da Celalettin Astsubay’ın timini bir geri kademeye aldı. Hem böylece bir ihtiyatı da olacaktı.
Artık Teğmen’in timi önde, onun sağ üst kademesinde Celalettin’le Mantar’ın timi, arkalarını kollayan da kendi timi vardı.
Tabanın sağ tarafındaydı şimdi…
İlerliyorlardı ağır ağır…
Dikkatli ve tetikte olmaya çalışıyorlardı. En azından askerlerin tetikte olması için gerip duruyordu timleri ve komutanlarını…
Hissediliyordu ölümün, yürekleri tırmalayıp duran sessiz çığlığı…
Ve hiçbir şey, her şey olup, anında bir tek şeye dönüştü.
Çatışmaydı bu…
Birkaç kannas ötüşüyle, bir dizi kaleş şakladı ve hemen ardından bütün bunlar bir uğultuya dönüştü. Bir yerlere girmeye çalışıyordu şimdi… Ve bağırıp duruyordu timlere…
“Mevzi alın, mevzi alın be!”
Ama kendisi mevzilenmeyi unuttu!
Nasıl unutmasın ki…
Kulaklarının duyduğu, ruhunun taşıyamayacağı cinsten apağır bir yüktü.
“Ahmet vuruldu komutanım…”
Telaşlıydı bu ses, kaygılı, panik çabukluğundaydı.
Apansız döndü geriye… Gerisinde yürüyen habercisine…
Gözüne takılan bir an, bir ömür gibi sürüyordu şimdi…
Koştu habercisi Ahmet’e doğru… Yetişmeliydi, bir şeyler yapmalıydı.
Hissetmişti ama… İçin için biliyordu, yapabileceği hiçbir şeyin olmadığını… Nasıl biliyordu, kendisi de bilmiyordu ama biliyordu işte… Yine de koştu koştu, kısacık bir mesafenin saatlerce sürmeye kalkmış zaman aralığında…
Ve orada gördü, bildiği ama nasıl bildiğini bilmediği acı gerçeği… Beyninde ve yüreğindeki bir şey yapılamayacağının acı sancısıyla tanıştı.
Bu sancı, ümidinin bağırıp durduğu cılız çığlığı sonsuza kadar kesti. Özer’in hıçkırığı ve kaygısı boğazına düğümlendi. Kan ter içinde kaldı bedeni, sıkıştı kaldı kendi göğüs kafesinin içinde…
&&&
Bilmiyordu Özer ama…
Ahmet geriye doğru şahlanmaya kalkmıştı.
Şahlanarak şehit olmaya bakmıştı.
Geriye doğru şahlanınca, o şahlanmanın celâliyle toprağa düşmüştü. Hoş, buna “Geriye akmak…” bile denebilirdi. Zamanda geriye akmak… Doğduğu andaki masumluğa, oradan masumluğun özüne kavuşmak…
Ahmet’in geriye doğru şahlanmasını, komutanına bağıran Osman görmüştü.
Şimdi de Ahmet’in başında dem tutan acı gerçek, bir başka dehşetin türküsünü söylüyordu.
Çok saf, çok temiz, çok inançlı, güçlü, uzun boylu, sırım gibi yağız delikanlı Ahmet; başından vurulmuş, beyni fışkırmıştı.
“Uç vuruldu, uç vuruldu…”
Hanımefendi Kahramanmaraş’ta 112 görevlisiymiş.
Dijital çağın insanlığa attığı en büyük kazık tam olarak bu.
Acısını bile etkileşim kasmak için kullanan bir insan tipi ortaya çıktı! Ne hazin bir durum…
30 yıla yaklaşan meslek hayatımın en az 20 yılı plaza diye tabir edilen ofislerde geçti..
Videodakilerin terör saldırısına müdahale eden polisi izlerken yaptıkları espri ve yorumlara belki de bu yaşanmışlık sebebiyle hiç şaşırmadım.
Acı ama gerçek. “Modern” ya da “Yeni nesil” diye tabir ettiğimiz hayat tarzındaki baskın insan tipi üç aşağı beş yukarı bu..
İstisnalar hariç kendisi için neyin doğru neyin yanlış olduğundan bile habersiz bir kuşak.
Keçiören’deki kahvehanede pişpişirik oynayan Memet amcanın dünya ve Türkiye’ye ait donanımı, olayları analiz etme, sebep-sonuç ilişkisi kurma becerisi bunlardan yüksektir.
Her şeyi eleştirir, size bir işin nasıl yapılacağını değil nasıl olmayacağını çok güzel anlatırlar.
İşe gelmek onlar için yeter şarttır. Gerisine dair bir planları, hevesleri yoktur. Sosyal medyanın masa başında üretilmiş yalanlarıyla, her durumda kullandıkları benzer kalıplarla şekillenen, sabitleşmiş bir bakış açıları vardır.
Bütün yetersizliklerine rağmen kendilerini dünyanın 8.harikası zannetmek gibi bir özellikleri de vardır.
Videodakilere hiç şaşırmayın.. Onlar için de mücadeleye devam edin. Merminin üzerine koşarak giden polislerimiz gibi. Başka şansımız da yok zaten.
3/3. İRAN-ABD ATEŞKESİ VE YENİ SAVAŞ AKLI.
İran-ABD arasında “Ateşkes” klasik bir durma değil, çok katmanlı yeniden konumlanmadır.
Bu aynı zamanda iki tarafın da “kontrol sınırına çarptığını” kabul ettiği andır.
Çünkü bu ateşkes:
- Kalıcı bir barış değil.
- Kalıcı bir barışa giden bir yol değil.
- Güven üretmiyor.
- Krizin bittiği anlamına gelmiyor.
Çünkü İran ve ardılı ile ABD/İsrail arasında mesele zaten sınır değil;
- Sistem meselesidir.
- Ortadoğu’nun ittifak yapısını oluşturma meselesidir.
- Ortadoğu üzerinden küresel düzeni inşa etme meselesidir.
- Asya’nın kapısının kırılması meselesidir.
- Asya’yı dizayn etme meselesidir.
- Türkiye’yi sistemin içinde konumlandırma meselesidir.
- İsrail’in güvenliği, İsrail’in tehdit alan değil, tehditleri yöneten bir ülke olma, stratejik egemenliğinin resmileştirme meselesidir.
- Teopolitik ihtirasların/dogmaların/karşıt kıyametçiliklerin kapışma meselesidir.
- İsrail’in 7 Ekim 2023’te basılmasının karşı refleksi, intikam meselesidir.
- Hamas baskınıyla yıkılan jeopolitik yapının yeniden inşa meselesidir.
- Araplarla Persleri düşman etme meselesidir.
- Çin’i boğma, Rusya’yı engelleme meselesidir.
- ABD’ye rağmen Çin, Asya, Ortadoğu ve derin bağları üzerinden küresel hakimiyet oyunları oynayan İngiltere’ye “Aklına başına al, eksenimden çıkma” meselesidir.
Yani çatışma coğrafi değil; ideolojiktir, jeopolitiktir, teopolitiktir, sistemseldir, dogmasaldır ve intikam amaçlıdır.
///
Ateşkesin Gerçek Anlamı: “Kontrollü Donma”
Bu durumda sahada sıcak temas azalabilir, ama;
- Vekil güçler aktif kalır,
- Siber saldırılar artar,
- Ekonomik baskı sürer,
- İstihbarat savaşı derinleşir.
Yani: Savaş durmaz, sadece görünmez hale gelir.
///
Kimin Neye İhtiyacı Var?
Ağır darbe alan, kırılganlık ve sistem çökmesi yaşayan İran:
- Karar ve eylem mekanizmalarını onarmaya çalışır,
- Yaralarını sarar,
- Dış destek ve transfer arar,
- Ağır hasar alan savaş çarklarını, sistemini çalışır ve üretir hale getirmeye çalışır,
- Stratejik varlığını ve yığınağını daha korunur, tahkimli ve gizli hale getirmeye çalışır,
- Kopan emir-komuta, komuta kontrol, kontrol ve koordinasyon hatlarını birbirine bağlamaya ve alternatifler geliştirmeye çalışır,
- İç ekonomik baskıyı dengelemek ister.
- Rejim içi konsolidasyon arar.
- Bölgesel vekil ağını daha etkin organize etmeye çalışır.
Yorulan, gerilen, aradığı hedeflere aradığı zaman aralığında ulaşamayan, savaşın kontrolünü kaybetme riski yaşayan, öngörülemezlik gören, hesaplanamaz maliyetlerle karşı karşıya kalan, zafer tanımı bulanıklaşan ABD:
- Çok cepheli yükü azaltmak ister.
- Çin odaklı stratejiye alan açmak ister.
- Doğrudan savaş riskini sınırlamak ister.
- Birileri Trump’ı neden olacağı insani kriz ve savaş suçları konusunda uyarmış olmalı.
- ABD’nin korktuğu şey yenilgi değil kazansa bile kontrol edemeyeceği bir savaş biçimidir. O yüzden ABD’nin kontrolü korumaya ihtiyacı var. Çünkü kontrolsüz kaos: zincirleme reaksiyonlara, sistem dışı şiddet üretimine, sistem ve müttefik kırılmalarına neden olur, küresel sistemdeki rakiplerin ve bağımsız aktörlerin devreye girmesine neden olur. Yani ABD’nin karşısına hiç kimsenin durduramayacağı bir savaş formu çıkar.
Artık buradaki en kritik nokta şudur: Ortada savaşı bitirmek isteyen bir taraf yok! Sadece zamanı, savaşın şeklini ve amacı yönetmek isteyen taraflar var. Ve bu taraflar, savaşan taraflarla sınırlı değil. Sonuçta herkes ABD’nin bu savaş üzerinden sadece İran ve Ortadoğu’yu değil, bütün küreyi dizayn etmeye, tahtını sağlama almaya çalıştığını görüyor.
Ama ben ABD/Trump, İsrail/Netenyahu’nun şunu da çok iyi gördüğünü düşünüyorum: “İran, ABD ve
İsrail’i savaşı büyütmekle tehdit etmiyor; savaşı yönetilemez hale getirmekle tehdit ediyor.”
Ve bunun stratejik karşılığı: “Kontrol eden kazanır” çağından; “Kontrolü bozan belirler” çağına geçiştir.
Çünkü artık İran klasik üstünlükler ve klasik direniş söylevi üzerinden değil, zafiyet mühendisliği üzerinden konuşuyor.
Yani ABD ve İsrail’e; “Güçlü olduğunuz yerde karşınıza çıkmam, zayıf, hassas ve bağlı olduğunuz yerlerden vururum, sadece kurmak istediğiniz düzeni değil küresel düzeninizi de bozarım” diyor.
///
O zaman bizim karşımıza çıkan tehlikeli senaryo da: “Her şey sakin görünüyor” algısıdır. Biz buna “sahte stabilite” diyelim.
Ve o hepimizin bildiği o kritik cümleyi buraya yazalım: Büyük fırtına öncesi sessizliği!
///
Bu tür bir ateşkes Türkiye için ise;
- Rehavetin değil uyanık kalmanın,
- Stratejik ve jeopolitik radarları açmanın,
- Pasif kalmanın ya da bir eksene katılmanın değil, aktif denge ve sistem inşa edici rolü üslenmenin konusu.
Çünkü bu ortam risklerin azalmasına değil, “belirsizliğin ve asimetrinin artmasına” karşılık geliyor.
Hatta biz buna Azerbaycan’ı da katalım.
- Bize bu ortamda basınç doğrudan değil dolaylı gelir.
- Kriz Güney Kafkaslar’da, dibimizde, hatta içimizde kendini gösterebilir.
- Bu krizler “sıçrama etkisiyle” yayılır.
- Enerji ve güvenlik hatları daha kırılgan hale gelir.
- Toplumsal hassasiyetler ve eksenleşmeler kaşınır. (tam detay bilmesek de; en son başkonsolosluk saldırısına bu açıdan bakmak önemlidir. Bu tür eylemler toplumu bölmez, ama toplumu bölünebilir hale getirmeyi amaçlar, test eder, refleks ölçer.)
///
Bu kadar çabadan ve zihin türbülansından sonra, şu cümleleri kuralım ve bitirelim:
İran-ABD ateşkesi: Silahların sustuğu değil, savaş aklının derinleştiği andır.
Bu tür ateşkeslerde savaş bitmez, sadece bitme umudu silah olarak kullanılır, savaşın haritası değil, mantığı değişir.
Ve bu değişim, artık savaşın nerede olacağını değil, nasıl olacağını belirler.
///
Ve her şeye rağmen ALTIN UMUT!
Bu ateşkes öncesinde, ateşkese neden olan ve savaş savaşın hedeflerine ulaşmasa da SAVAŞI DURDURABİLECEK BİR UMUT ortaya çıktı.
Savaşın ürettiği risk o kadar büyük ki…
Ve bu risk, bir savaşı değil bin savaşı durdurabilecek kadar büyük.
Bakalım bunu gören taraflar, bu fikri nasıl yönetecekler?
Saygılarımla.
Abdullah Ağar
8 Nisan 2026
Gazze'de görev yapmış İngiliz Doktor,İngiliz Meclisinde israilin savaş suçlarını ifşa ediyor," israil savaş uçaklarının bombardımanının ardından,Drone'lar geldi,ve çocuklarında bulunduğu yaralıları hedef alarak ateş ettiler"
🚨 ŞOK İTİRAFLAR: "13 Yaşındaki Çocuğa Tecavüzü Raporladık, İsrail O Kurumu Terörist İlan Etti!"
🔴ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan istifa eden Josh Paul, canlı yayında tüyler ürperten süreci anlattı. Silahlara onay veren masada yaşanan o skandalın detayları:
🔹 Korkunç İddia: Filistinli çocuk haklarını savunan DCIP, Kudüs’teki bir hapishanede 13 yaşındaki bir erkek çocuğuna yapılan cinsel saldırıyı (tecavüz) belgeledi.
🔹 ABD’nin Kararı: Josh Paul ve ekibi iddiaları inceledi ve "güvenilir" buldu. Durum resmi yollarla İsrail hükümetine iletildi.
🔹 Operasyon: İletişimin hemen ertesi günü İsrail ordusu (IDF), kanıtları sunan kurumun ofislerini bastı, bilgisayarlara el koydu ve kurumu "terör örgütü" ilan etti.
🗯"Bu dehşetin kimsenin başına gelmemesi hayati önem taşıyor."
📌 Josh Paul, İsrail'e silah transferlerine engel olunamadığı için görevini bırakmıştı.
#JoshPaul #İsrail #ABD #Haber #Filistin #Sondakika #FREEPALESTİNE #palesti̇ne
İLBER HOCA'NIN BİLİNMEYEN HASSASİYETİ ; DUA BEKLEYEN KİMSESİZ CARİYE VE SARAY AĞALARI
Prof. Dr. İlber Ortaylı hocamızın Müslümanlığına dair bir şeyler yazmayı ayıp ve de yersiz addederim. Fakat hakkında yazılanlar bu yazıyı yazmaya beni mecbur bıraktı. Hoca aleyhinde yanlış zan sahibi olabilecekleri hem aydınlatmak ve hem de tarihe not düşmek için bu yazıyı yazdım. Merhum Ortaylı hocamız samimi bir Müslümandı, fakat bunu birilerine göstermekten hassaten ictinab ederdi. Allah ile kul arasında olan ve başka kulların da haberdar olmasının gerekli olmadığı çok güzel hasletlere sahipti.
Fazla kişinin bilmediği, hocamızın hassasiyetini gösteren aşağıda anlatacağım olay ise ibretlik tarihi bir hadisedir. İlber hocamız 2005 yılında Topkapı Sarayı Müzesi müdürü tayin edildi ve bu görevde 2012 yılına kadar kaldı. Göreve geldiğinde ilginç bir âdet başlattı. Müdür tayin edildiği senenin Ramazan ayında Topkapı Sarayı’nda görev yapmış ağalar, cariyeler ve diğer hizmetliler için hatim okuttu. Hatim bittiğinde küçük bir katılımcı grubu ile duasını okuttu. Kasım 2005 tarihindeki hatim duasına davet edilen birkaç kişiden biri olan değerli dostum Murat Kargılı o gün yaşananları şöyle anlattı: “2005 Ramazan ayında [5 Ekim-2 Kasım] İlber Hoca beni aradı ve ‘Yarın (Salı) Hırka-i Saadet’i açacağız ve siz de gelir misiniz’ dedi. Ben de severek davete icabet ettim. Saat 11.00 gibi Topkapı Sarayı’na intikal ettim. Salavatlar eşliğinde Hırka-i Saadet açıldı. İlber hoca daha önceden destmâller hazırlatmıştı. Hırka-i Şerif’in açılması töreninden sonra Hocamız bana ‘Murat, akşam iftar yapacağız gelir misin’ dedi ve gelmem hususunda ısrarcı oldu. İftardan sonra Fatih Çollak Hoca bir aşir okudu. İlber Hoca aşir kıraatinden sonra elime ekte fotoğrafını yayınladığımız belgeyi verdi. Fatih Hoca, İlber hocanın listesini hazırladığı ağaların duasını yaptı. Duadan sonra İlber hocanın listesini aldım, hocaya imzalattırdım ve tarih attırdım. Hoca o sırada bana ‘Bu sarayın sahipleri sultanlar değildir, asıl sahipleri bunlardır, bunların adı sanı unutulmuştur ve bazılarının nesepleri kesilmiştir, kimseleri de yoktur' dedi'.
İlber Ortaylı hocamız müdür olduğunda başlattığı bu âdedi sonraki yıllarda da devam ettirdi. Her Cuma muhakkak ağalar ve cariyeler için hayır yapar, Kur’an okur ve okuturdu. 2005-2012 yılları arasında hiç ara vermeden Ramazan aylarında Topkapı Sarayı’nda ağalar, cariyeler, Enderun hizmetlileri ve diğer hizmetlilerin ruhu için hatim duası okuttu. Bunu özellikle Osmanlı teşrifatına uygun bir şekilde Hırka-i Saadet ziyaretlerinden sonra yaptırırdı. Hatim duasına davet edilenler arasında muhakkak Saray’ın o dönemdeki “çalışanları da” bulunurdu. Bu hadiseye şahit olanlardan biri de hocam Prof. Dr. Mehmet İpşirli’dir. İpşirli Hocamız şahit olduğu töreni şöyle anlattı: “İlber, Saray’a müdür tayin edildiğinde Ramazan ayında bir gün beni aradı. Akşam hatim duası yaptıracağını ve duayı da benim yapıp yapamayacağımı sordu. Ben de hukukumuza binaen kabul ettim. Akşam yaklaşık on kişinin katıldığı bir iftar yemeği verildi. Yemekten sonra bizzat İlber’in okutturduğu hatimin duasını okudum. Katılımcılar farklı meslek gruplarından idi. İlber, hatimi Saray’da hizmet etmiş ağalar, cariyeler ve diğer hizmetliler için yaptırdığını, çünkü bunların arkalarında kendilerine dua edecek ve Kur’an okuyacak kimselerin bulunmadığını söyledi. Duadan sonra tatlı bir sohbet oldu ve daha sonra dağıldık”.
Ekte bu hadiseye dair ilginç bir belge yayınlıyorum. Belgeyi değerli dostum Murat Kargılı gönderdi. Merhum Hocamız, Topkapı Sarayı Müzesi müdürü olduğu 2005 yılı Ramazan’ın da ağalar ve cariyeler için hatim indirttiği gibi kendisi de 50 Yasin-i Şerif adamış. Fotoğraftaki listeyi bizzat İlber Hocamız, Murat Bey’e bir hatıra olarak vermiş. Listede kimler için dua edildiği yazıyor. İlber hocamız bizzat kendisi “50 Yasin-i Şerif adadım” yazmış.
Amerikalı paralı asker David Mcintosh, Gazze'de binlerce insanın yiyecek bulmak için beklerken öldürüldüğü 'yardım' noktasından daha önce yayınlanmamış görüntüler paylaştı.
Mcintosh, katliamlardan sadece İsrail güçlerini sorumlu tutarak şunları yazdı:
▪️Orada yaptığımız işlerde Amerikalı yoldaşlarımı suçlayamam. Son derece yetenekli, üst düzey personellerdi.
▪️Ancak sahalarımızı çevreleyen İsrail ordusu bambaşka bir seviyede kötülük yapıyordu.
▪️Sivillere ve hatta standart prosedür gereği bize bile ateş ettiler. Burada ayrıntılara girmeyeceğim ama dünyada hâlâ gerçek savaşçılar olduğuna inanın.
▪️Paylaştığım görüntüler, Gazze'deki meşhur yardım sahalarını ve korkuya boyun eğmeyen ve ailelerinin açlıktan ölmesine direnen güçlü, irade sahibi Filistinlileri gösteriyor.
▪️Yönettiğim sahalarda erkek ve kadın askerler, Gazze halkına yardım etmek için ellerinden gelenin en iyisini yaptı.
▪️Fakat ne yazık ki İsrail güçlerinin kötü niyetleri vardı ve yaptığımız işi sabote etmeye çalışıyorlardı.
▪️Savaş suçlarını kolaylıkla işliyorlardı. Gerçekten de bu kadar çarpık ve dalkavuk zihinlerle daha önce hiç karşılaşmadım.
Jeffrey’in Savaşı’na hoş geldiniz: 'Lüks bir tabut ve bitmeyen travmalar' ABD’nin Ortadoğu politikalarını ve İsrail’in saldırgan tutumunu sert bir dille eleştiren parodi video viral oldu.
Suriye’de alan daralmış olabilir.
Ama mesele sadece alan değil, yapı meselesidir.
“Yeni bir entegrasyon modeli” konuşuluyor.
Açık konuşalım:
- Silahsızlandırma olmadan entegrasyon olmaz.
- Komuta zinciri dağılmadan normalleşme olmaz.
- Tünel ve yeraltı kapasitesi yok edilmeden güvenlik olmaz.
- Finans ve lojistik damarları kesilmeden çözüm olmaz.
- İdeolojik çözülme olmadan kalıcı barış olmaz.
- Propaganda aygıtı susturulmadan fitne bitmez.
- Küresel ve bölgesel himaye kesilmeden bu defter kapanmaz.
Alanı konuşup yapıyı perdeleyenler ya meseleyi kavramıyor ya da bilinçli biçimde saptırıyor.
Mesele sadece toprak değil.
Mesele yapıdır.
Yapı tasfiye edilmezse kriz yeniden üretilecektir.
🔴 İçimizdeki çakma Türkçülerden bile bölgeyi, Türkiye'yi daha iyi okuyan Türkiye Ermenisi bir Baba ve oğlu, Sevan Nisanyan ve Arsen Nisanyan
Arsen Nisanyan: TSK Ortadoğu bataklığını kurutmaya talip bir güneş.
📌SUÇ DUYURUSU ❗
Türkiye'nin bölünmez bütünlüğüne kasteden, bölücü örgüt propagandasında kullanıldığı için yasaklanan ve ilk defa bir PKK'lı terörist tarafından okunan "Yan Mirin Yan Diyarbekir" (Ya ölüm ya Diyarbakır) şarkısı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne yeni alınan 600 İtfaiye Eri'nin Yemin Töreni'nde çalındı.
İBB YÖNETİMİNE SORULAR;
1- İtfaiye Erleri'nin Resmi Yemin Töreninde, Terör propagandası içerikli yasaklı bir şarkı çalınması 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 125. Maddesine göre suç mudur?
2- Eğer suç unsuru içeriyorsa sorumlular hakkında herhangi bir disiplin soruşturması başlatılmış mıdır?
İstanbul Valiliği'ne Sorular
1- İstanbul İtfaiyesi'ne yeni alınan 600 İtfaiye Eri'nin Resmi Yemin Töreninde, terör propagandası içerikli yasaklı şarkı çalınmasıyla ilgili herhangi bir bilgi edinilmiş midir?
2- Valilik makamı konu hakkında bilgi sahibi ise herhangi bir soruşturma başlatılmış mıdır?
SON OLARAK
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı; İstanbul İtfaiyesi'ne yeni alınan 600 İtfaiye Eri'nin Resmi Yemin Töreninde, terör propagandası içerikli yasaklı şarkı çalınmasıyla ilgili herhangi bir soruşturma başlatmış mıdır?
*
@TC_icisleri@adalet_bakanlik@tcbestepe@iletisim@istanbulCBS@TC_istanbul
Tarihi bir eşikteyiz.
Eli kanlı terör örgütü SDG/PKK, silahı ve dağ kadrolarıyla çekile çekile “Kürt etnik kimliğini istismar ettiği güç tuttuğu ve çekirdek varlık inşa ettiği” Ayn el Arap ve Kamışlı–Derik–Haseke alanına sıkıştı.
Orada hala canlı, silahlı ve hala yıkıcı -bölücü-ayrılıkçı bir alan yaşatmaya çalışıyor.
Bütün bu gürültü, protestolar, at pazarlıkları, devreye giren aktörler, algılar, ağlaşmalar, istismarlar, tehditler, şantajlar, pervasız Şimelka sınır geçişleri bu alanları yaşatmak için.
Eğer bu pazarlıklar-etkiler-maniplasyonlar tutar;
SDG/PKK yapısal bütünlüğünü koruyarak burada kalır,
Yapısal bütünlüğünü koruyarak Şam’a entegre olur,
Ya da yine yapısal bütünlüğünü muhafaza ederek başka bir ülkeye transfer edilirse… bu bir tasfiye değil; yeniden konumlandırma operasyonu olur.
Bu durumda mesele bitmez.
Sadece coğrafya değişir, tehdit format değiştirir, zaman kazanılır.
Silah bırakmamış, ideolojik omurgasını dağıtmamış, komuta zinciri kırılmamış bir yapı; bulunduğu her yerde yeniden düğüm üretir.
Oyun başka bir boyuta evrilmez;
oyun ertelenir ve bir sonraki kriz için saklanır.
Bu yüzden mesele sadece alan değil yapı meselesidir.
Bir yapıyı tasfiye etmeden coğrafyayı değiştirmek; düğümü çözmeden ipi başka yere taşımaktır.
Bugün Ayn el Arap’ta, Amude’de, Kamışlı’da, Malikiye’de, Derik’te, Derbesiye’de, Haseke’de görünen şey yarın başka bir başlıkla, başka bir kimlikle, başka bir üniformayla karşımıza çıkar.
Örnek mi?
Sincar’da, Mahmur’da, Kerkük’te, Kifri’de, Tuzhurmatu’da, Barzan vadisinde, Süleymaniye’de, Asos’ta, Gara’nın derinliklerinde.
Ya da Şam’ın göbeğinde, Akdeniz sahil bölgesinde.
Ve yarın Türkiye’de.
İsim değişir. Amblem değişir. Söylem yumuşatılır.
Ama çekirdek akıl, çekirdek kadro ve çekirdek hedef yerinde kalırsa, tehdit de yerinde kalır.
Bugün Ayn el Arap’ta, Amude’de, Kamışlı’da, Malikiye’de, Derik’te, Derbesiye’de, Haseke’de görünen yapı; sadece fiziki bir alan değil,
aynı zamanda;
bir zihin alanı,
bir algı alanı,
bir ideoloji alanı,
bir bağ alanı,
bir etki alanı inşa etmeye çalışıyor.
Çünkü SDG/PKK yalnızca toprak tutma değil; anlam, etki, korku, meşruiyet ve gelecek üretme derdinde.
Eğer o zihin alanı dağıtılmazsa,
coğrafi alanın tasfiyesi tek başına yeterli olmaz.
Asıl mücadele haritada değil;
haritanın arkasındaki egemenlik kodlarındadır.
Şam’a entegrasyon adı altında yapısal bütünlüğün korunması ise;
devlet içine gömülmüş, otonom reflekslere sahip bir paralel silahlı yapı üretir.
Başka bir ülkeye transfer ise;
ihrac edilmiş bir kriz demektir.
Sorun çözülmez, sadece sınır değiştirir.
Gerçek tasfiye;
Silahın bırakılması,
Kadroların bireyselleştirilmesi,
Komuta zincirinin dağıtılması,
İdeolojik hiyerarşinin çözülmesi
Ve örgütsel hafızanın parçalanmasıyla olur.
Bugün o hatta görünen yapı; tasfiye edilmezse yarın daha geniş bir coğrafyada, daha karmaşık bir denklemle karşımıza çıkar.
Tarihi eşikler iki sonuç üretir:
Ya düğüm çözülür,
Ya da düğüm sertleşir.
Bugün verilen karar, sadece bir hattın kaderini değil; yarının kriz mimarisini belirleyecek.
Ve sadece Türkiye’nin değil;
Irak’ın, Suriye’nin ve bütün bölgesel denklemin güvenlik mimarisini şekillendirecek.
Çünkü bu mesele sadece bir etnik kimliğin istismarı meselesi değildir.
Bu mesele; devlet ile silahlı yapı arasındaki egemenlik sınırının nerede başlayıp nerede biteceği meselesidir.
Silahlı bir ideolojinin, devlet formuna mı dönüşeceği; yoksa devlet düzeni içinde çözülüp dağılacağı mı sorusudur.
Ya silahlı yapı dağıtılacak ya da devletler silahlı yapılarla birlikte yaşamaya zorlanacaktır.
Bu bir güvenlik tartışması değil; bu bir egemenlik tartışmasıdır.
Tarih böyle anlarda yazılır.
Ve geciktirilen her karar, düğümü sertleştirir; bedeli büyütür.
Saygılarımla
Abdullah Ağar
23 Ocak 2026