Eh doğal olarak yoksulluk nafakası ile iştirak nafakası tümden karıştı ki bunun olacağı belliydi. Şimdi ortalıkta nafaka komple kalktı algısı dolanacak sonra ilk iştirak nafakasına hükmedildiğinde "e hani kalkmıştı" ohooo
Kamu kurumlarına karşı dava kazandığınızda vekalet ücretinizi almak için kuruma başvurup 30 gün beklemeniz gerekiyor.
Davayı kurum kazanırsa ertesi gün icraya koyup bir de icra vekalet ücreti, tahsil harcı, başvurma harcı ödemek zorunda kalıyorsunuz.
Ya ikisi de 30 gün bekleyecek ya ikisi de beklemeyecek.
Bu haliyle eşitlik ilkesine aykırı. Anayasa Mahkemesi önüne nasıl götürülür düşünüyorum.
Birinci ihtimal idareye başvurmadan icra takibi yapıp, idarenin takibin iptali davasında mahkeme eliyle veya başvuru yollarının tüketilmesi sebepli bireysel başvuru;
İkinci ihtimal idarenin 30 günden önce yaptığı ilamlı icra takibine karşı takibin iptali davası açığ mahkeme eliyle veya başvuru yollarının tüketilmesi.
Derdim bu mu diyeceklere de değil elbette ama birilerinin de bir şeylere dertlenmesi lazım.
Önceden kamu kurumları aleyhine nispi vekalet ücreti vardı, maktu yapıldı. AYM iki taraf için de maktu olduğundan eşitlik ilkesine aykırı değil dedi
Böyle münferit davaları yazıp genele vuracaksak eğer ben de yazayım.
Müvekkile (kadın) çocukları, “babam dün bizi bir başka kadınla görüştürdü. bundan sonra sizin anneniz bu kadındır deyip öptü” demesi üzerine müvekkil aldatıldığını öğreniyor. Akşamına evde kavga çıkıyor kadın şiddet görüp polisi arayıp darp raporu alıyor. 12 yıllık evliliğin sonucunda boşanma davasını açtığımız gün mal rejimi davasını da açıp mallar üzerine tedbir istedik. Davalı (erkek) e-devletten davanın açıldığını gördüğü gibi tedbir çıkmadan aracını satıp paralarla yurt dışına gitti. O gün bugündür müvekkil 3 çocuğuna bakmaya çalışıyor. Baba ise kayıplarda.
Hukuku her zaman birileri kötüye kullanacaktır. Bu mantıkla anne babanın daha çok sevdi��i çocuğuna bağış yaparak mallarını devretmesi, yani halk arasında bilinen tabiri ile mal kaçırması rastlanan bir durum. O zaman hukuktaki bağış müessesesini sırf birileri kötüye kullanıyor diye kaldıracak mıyız?
Diyeceğim o ki, bu dahil bütün genellemeler yanlıştır. Kadınların yılların mücadelesi ile kazandığı kazanımları böyle münferit olaylara yorup ellerinden alınması kabul edilemez.
Karakola gidince de "işimiz var bizi bununla oylama" derler. 2 gün önce, kuaförde çalışan 16 yaşındaki kız çocuğu ağlayarak geldi. Metroda üstüne yürüyen adamı şikayet etmiş. Polis çağırmışlar. Şubeye götürülmüşler. Karakolda kendisi de babası da şikayetçi olmamaları için ikna edilmişler.
“Asli kusuru olmasa da” mı? Meslektaşımızın herhangi bir kusuru olduğunu düşünmüyorum. Gerçi doğruları söylemek bu ülkede sanırım tali kusur sayılıyor artık. En çok da böyle zamanlarda meslektaşa destek verilir. Yalnız bırakılmaz. Vatandaş eleştirir. Protesto eder. En doğal hakkıdır. Hoş bu bir kişiye yöneltilmiş salt düşmanlık ama yine de kabul edilebilir. Hukuku hukukçular konuşmalı. Doğruları söylemekten linç ediliriz diye vazgeçmeyeceğimiz gibi doğruları söyleyen meslektaşlarımızı da hukukun “h”sini bilmeyen insanlara yedirtmenin manası yok.
yüzlerce avukat, sosyolog, psikolog size çocuk suçluluğunun sistem kaynaklı bir şey olduğunu açıklamaya çalıştığında birine şöyle yaklaşmadınız. bu analiz çığır açıcı değil, sadece sizin kapasiteniz bilim insanlarını değil mafyaları dinleyip anlayabilecek kadar dar.
Küçük bir aydınlatma panel “suça sürüklenen çocuklar” paneli değildi. 20 Kasım Dünya Çocuk Hakları günü nedeniyle düzenlenen ve her yönüyle çocuk haklarının ele alındığı mağdur veya fail, öznesi çocuk olan meselelerin hukuki boyutuyla konuşulduğu tüm gün süren bir etkinlikti. Ahmet’in yakınları da sabah geldiler herkes gibi Hoşgeldiniz dedik elbette, ilk panelistin ardından alkışlarla Ahmet için adalet sloganı atıldı sonra da salondan ayrıldılar bir tepki veya tartışma yoktu zira İstanbul Barosu çatısı altında adalet talebi dile getirilmesi doğal bir durum. Onlar demokratik ifade hakkını kullandı kimsenin de bir itirazı olmadı. Videolarda gördüğünüzden farklı bir şey yoktu.
MESEM’li genç: “Patron sinirliydi, genelde bağırırdı. İki yıl orada çalıştım. Hakaret ederdi, zekamı küçük görürdü. Salak derdi herkesin içinde. Bir şey diyemiyordum. İşe gidesim gelmiyordu, uyuyamıyordum, kalkasım da gelmiyordu.”
Patron: “Lisenin 12 sene mecburi olmasını doğru bulmuyorum ama bu sistem iyi. MESEM olmasa sanayide eleman bulamazsın. Gerçekten güzel bir sistem, ben şahsen memnunum yani.”
Öğretmen: “İşvereni uyardığımızda ‘çocuğu işten çıkarırım’ tehdidiyle karşılaşıyoruz. Bu da bizi zor durumda bırakıyor. Sonrasında iş bulamamasından endişe duyuyoruz. Bu şekil arada kalıyoruz. Mesela işveren, öğrenciyi uygunsuz saatte çağırıyor. Öğrencilerimizi çalışma saatleri konusunda sürekli uyarıyoruz.”
Patron: “Çocukken bu işler öğrenilir, sonradan olmaz. Sonra olan A101’de çalışmaya başlıyor. Burada çalışması daha mantıklı, devlet doğru bir şey yapıyor. Okula yine gidiyorlar, sosyalleşmeleri var. Geçen sene eleman bulamıyorduk, şimdi bir dükkâna 250 tane eleman düşüyor. Okuyarak bir şey olunmuyor, herkes artık bir şeyleri anlıyor.”
MESEM’li genç: “Saat 08:30, akşam 19:30- 20:00. Çok fazla çalışıyoruz. Oturup nefes alacak zaman olmuyor. Bugün Pazar ve benim ek ücrete ihtiyacım olduğu için başka işe gideceğim. MESEM’in verdiği para 6 bin TL, yetmiyor.”
Bazen diyorum ki acaba siyasal islamcılar ürettikleri mitolojideki "Türk" dışında Türkler hakkında hiç mi bir şey bilmiyorlar?
⭕ Tarihi kayıtlara göre Türkler için kımız zaten milli içki. Hunlar ve Göktürkler elde edebildikleri kadar şarap, pirinç birası ve pirinç rakısı da tüketiyor. Medus ve camum isimli içecekler de biliniyor. Sonraki dönemde Uygurlar bağcılık yaparak şarap üretimine de başladılar.
⭕ Klasik Osmanlı döneminde en çok rağbet gören 3 içki şarap, boza ve rakıdır. Alkollü boza özellikle fakir kesimde tercih edilir. Saray ehlinin ise kuruluştan imparatorluğun batışına kadar tarihi çok açık. Halil İnalcık'ın "Has Bağçede Ayş'u Tarab" eserinde padişahların, paşaların, saray ahalisinin içki alemleri uzun uzun anlatılır. Osman ve Orhan'ın şarap içtiği tartışmalı olsa da Yıldırım'i Bayezit'in içtiği bilinir. Fatih'in şarap içtiği anlaşılıyor. Yavuz çabuk sarhoş olmakla namlıdır. Kanuni gençliğinde içki tüketmiştir. II. Selim'in lakabı "sarhoş" kalmıştır. II. Abdülhamid'in gençliğinde rom tercih ettiği görülüyor.
Dolayısıyla Türklerin içki içmediği, milletin adeta İŞİD militanı gibi yaşadığı zırvadır. Türklerin çok renkli, zevkli bir yeme içme kültürü vardır. Bazı dönemlerde içki yasakları gündeme gelmişse de bu yasaklar da kaldırılmış, yasak döneminde de tamamen uygulanamamıştır. Hayatın doğal akışı bu tip yasakların uygulanmasına manidir.
Siyasal İslamcılar mensubu bulundukları millete adeta düşman oldukları için tarihini, kültürünü yok sayarak bir insan tipi dayatmasında bulunsa da Alperen örneğinde olduğu gibi kaybedecekleri, kaybetmeye de mahkum oldukları anlaşılıyor.
Ezik olan kim biliyor musunuz? Ecdadının şişelerce şarap, galonlarca rakı ve dahi bilumum içki içtiği gerçeğini kabul etmek istemeyen, mabadından tarih uydurup o uyduruk imgeye göre yaşam tarzlarına tahakküm etmeye çalışanlar.
Türkiye’de herkes batılı modern feminist anlayışı tartışmaya açıyor ama TR kadınlarını sizin tabirinizle “feminist” yapan batılı argümanlar değil, “oku erkek eline bakma” diyen Anadolu kadınları. Şunu anlamıyorlar, bugün erkeğin kadını biçimlendiren arzusu kadını başka bir bağlamda köleleştiriyor, doğru. Ama geçmiş, kadınlar için daha özgür, daha adil, daha uygar değildi. Aile büyüklerinin artığını yiyen, tanımadığı oğlanla evlendirilen kadınlar mı mutluydu?
Bu adam (Selahaddin Yalnızoğlu) Figen'e 10 yıldır diğer, 2 kıza 4 yıldır tecavüz ediyormuş. Üstelik kısa saçlı kız engelliydi ve durumun farkında değildi, adamla evleneceğini düşünüyordu. Kızlar 14 yaşındayken istismar başlamış. Figen ve Bahar tecavüzün VİDEOLARINI çekip polise gitmişler ama polis hiçbir şey yapmamış, programa çıkınca canlı yayında tutuklama olmuştu.
Elbette çok olay vardır ama aleni Türkiye'nin gözü önünde olmuştu bu olay.
Münferit bir kaç olayla konuşuyorsunuz.
Patronlar yıllarca maliyetli diye kot taşlama işçilerine gerekli ekipmanları almayıp onların silikozis hastası olmasına ve ölmelerine sebep olmuştu. Aynı patronlar 30 saniyelik reklam için ünlülere bu kadar büyük paralar harcıyor işte
Türkiye'nin her köşesinden su çığlığı gelirken Çanakkale'nin tek su varlığının yanına altın madeni açmak istiyorlar. Koca şehrin suyunu talana açmak için her türlü gayreti gösteriyorlar. Kaz Dağları için elden ele lütfen.
2004'ten bu yana 400 bine yakın maden ruhsatı verilmiş. Madem yer altı zenginlikleri çıkınca refah getiriyordu. 400 bin ruhsata rağmen yoksulluk neden bu kadar arttı? Kime gitti bu para? Eskişehir'de madencilik için ABD'ye verilmek istenen alan kime refah katacak?